16 Temmuz 2009 Perşembe

Sarsıntısı Olmayan Görüntü İstiyoruz!

Sinema yapımında en önemli faktörlerin başında, profesyonel kamera kullanımı gelir. Büyük prodüksiyonlarda görüntünün sarsıntısız olması için çok büyük paralarla kiralanan devasa aletler kullanılır (şaryo, jimmy jib, stedicam, vb.). Kasıtlı olarak omuz kamerası kullanımı durumları hariç, herkes sarsıntısız görüntü elde etmek için çabalar durur.

New Scientist dergisindeki şu makalede, Wisconsin Üniversitesi'ndeki bilim adamları ile Adobe arasında yapılan işbirliği sonucunda, sarsıntılı görüntüleri pro kalitede düzelten bir yazılım geliştirildiği anlatılıyor. Mevcut yazılımlarda buna benzer bir özellik var, ama bu özellik kullanılınca, hareketli nesnelerin arkasında bir iz meydana geliyor. Oysa bu yeni program kameranın üç boyutlu düzlemdeki hareketini hesaplıyor ve sarsıntıyı bu sayede ortadan kaldırıyor.

Şu linkteki videoda programın yapabildikleri gösterilmektedir.

Ama yazıda ve videoda söylendiğine göre, bu programın ticari olarak yaygınlaşması için birkaç sene varmış. Eh, siz senaryonuzu şimdi yazmaya başlarsanız, prodüksiyon aşamasına geçtiğinizde bu program piyasaya çıkmış olabilir.

Bağımsız sinemacıların mazeretleri gerçekten de her geçen gün azalıyor. Birkaç sene sonra "Abi çok iyi bir fikrim var ama film çekecek olanak yok" diyenleri dövecekler gibi geliyor bana.

12 Temmuz 2009 Pazar

ÜÇ MAYMUN

Dikkat: Üç Maymun filmini henüz izlemediyseniz, bu yazıda filmi seyir zevkinizi olumsuz yönde etkileyebilecek bilgi ve yorumlar bulunmaktadır.

Üç Maymun iyi bir film. Yani senaryosuyla, oyunculuğu ile, kurgu ve görüntü yönetmenliği ile, son derece kaliteli bir film. Filmin tek kusuru, senaryosunun içeriğinin hayata ve insana dair pek olumlu şeyler söylememesi. Aşağıdaki yazıda bu konuyu daha ayrıntısıyla ele alacağım.

Üç Maymun'un belki de en belirgin özelliği, görüntülerinin güzelliği. Hem kompozisyonlar, hem de renkler, akılda kalıcı bir özenle hazırlanmış. Kamerayla olduğu kadar post prodüksiyonda da bayağı uğraşılmış, belli o luyor. Görüntülerde, Matrix filmini andıran bir siyah-yeşil hakim. Biraz da "bleach-bypass" havası verilmiş.

Oyunculuklar da ortanın bayağı üstünde. Diyaloglar az olduğundan ve kamera uzun uzun karakterlerin yüzünde durduğundan, bu daha da belirgin bir hale geliyor. Görüntülerin güzelliği ile birleşince, daha da ön plana çıkıyor oyunculuk performansları.

Yönetmenlik de gayet iyi. Yani hikayenin ele alınış tarzı, sahnelenişi, temposu, gayet iyi ayarlanmış. Hızlı akan senaryolara alışkın seyirciler (ya da böyle bir hikaye bekleyenler) filmin hızından dolayı daralabilir ama hikaye daha en başından itibaren böyle birşey vaadetmediği için, bu kıstas üzerinden filmi değerlendirmek haksızlık olacaktır. Film kendi içinde son derece tutarlı bu açıdan da.

Filmin seyirciyi en olumsuz yönde etkileyeceği bölümü içeriği, verdiği mesajı. Senaryo, yapısal olarak son derece arı, ve anlatmak istediğini başarıyla anlatacak kadar iyi işlenmiş. Hiçbir fazlalığı yok. Eksiği de.

Ama hikayedeki karakterlerin ve olayların nitelikleri, seyircinin canını sıkacak cinsten. İnsan "Zeki Demirkubuz, Coen Biraderler karışımı" bir hikaye izler gibi oluyor. Karakterlerin hepsi, filmin ilk sahnesinden itibaren ahlaken yanlış seçimler yapıyorlar ve yanlış seçim yapmayı da filmin sonuna kadar götürüyorlar.

Yavuz Bingöl'ün işlemediği bir suçu üstlenmesi yanlış, bunu para için yapması yanlış, politikacının böyle birşeyi önermesi yanlış, çocuğun seçtiği arkadaşlar yanlış, sonra servis işine girmek için araba istemesi yanlış (bu, ahlaken yanlış değil ama yaşam tekniği açısından yanlış), kadının, oğlunun bu teklifini kabul etmesi yanlış, kocasına haber vermeden politikacıyla görüşmeye gitmesi yanlış, politikacının, kocası hapiste bir kadına yaklaşması yanlış, kadının politikacıyla yatması yanlış, oğlunun, bu durumu öğrendikten sonra babasına haber vermemesi yanlış, kadının bu durumu kocasına haber vermemesi yanlış, çocuğun politikacıyı öldürmesi yanlış, babanın bu olayı başkasına yıkmaya çalışması yanlış...

Hüfff... Bir sürü yanlış oldu. Ama hepsi yanlış yahu!

Yani hani bilmediğiniz bir semtte bir adres ararken hep yanlış tarafa dönersiniz ya. Öyle olmuş işte senaryo. Allah için doğru tek hareket, tek doğru dönüş yok. Şifa niyetine bir tane bile.

Ama bu sadece senaristin bir hatası değil. Hatta buna senaryo yazarlığı açısından tam olarak hata da diyemeyiz. Zira senarist(ler)in seçtiği insanların bu tür hatalar yapması son derece anlaşılır. Yani öyle bir ortamdaki o tür insanlar bu tür hataları yapabilirler, yaparlar, hatta yapıyorlar. (Zeki Demirkubuz hikayelerinde bu alanı son derece sık kurcalar.)

Mesele, insanların bu filmi oturup seyretmek isteyip istemeyecekleridir. "Hadi sevgilim, bu akşam gidip yanlış üstüne yanlış yapan insanların hikayesini izleyelimgidelim" mi diyecek sevgiliniz? İhtimal pek az. (Bugün itibariyle 127 bin kişi). Eğer Cannes'da ödül almasaydı, bu seyircinin dörtte birine bile ulaşamazdı NBC.

Burada daha sonra irdelenebilecek bir nokta ise, Batı'nın sanat filmlerinin en üst noktalarından biri olan Cannes'ın böyle bir filmi neden ödüllendirdiği. Batmak üzere olan Avrupa Medeniyeti'nin bir yansıması bence bu. Ahlaki değerleri dibi boylamak üzere olan, güçlü bir ekonomisi ve teknolojisinden başka geriye pek az şeyin kaldığı bir medeniyetin, böyle bir filmi ödüllendirmesine şaşmıyorum.

Ama asıl şaştığım, insanların bunu bir "başarı" olarak görmesi. Yani bence insanların "Yaşasın, Cannes'ı kazandık" yerine "Eyvah, Cannes'da birinci olmuşum yahu!" demesi gerekiyor. Tabi bu, başka yazılarda uzuun uzadıya anlatılması gereken bir konu.

08 Temmuz 2009 Çarşamba

"Gişe" okur yazarlığı

Kendinizi her ne kadar "sanatçı" "yaratıcı" "ince ruhlu insan" vb. olarak tanımlasanız da girmeye çalıştığınız ya da girdiğiniz ya da içinde bulunduğunuz sinema (ve TV) sektörü, büyük paraların döndüğü, dönmek zorunda olduğu bir alandır. Başka yazılarımda bahsettiğim "internet üzerinden film dağıtımı" (iTunes) ya da "internet TV" (IPTv) henüz Türkiye'de yaygınlaşmadığı için, hala kocaman salonlarda patlamış mısır eşliğinde film izlemekten bahsediyoruz.

İşte format şimdilik bu olduğu için, bu formatın en büyük göstergelerinden biri olan gişe rakamlarını da okumayı bilmelisiniz. Bunları nereden bulacaksınız? En iyi kaynaklar Boxofficeturkiye.com ve sadibey.com. Sinematurk gibi sitelerin de gişe bölümleri var. Yani kaynak çok. (TV reytinleri için ucankus.com'a bakmalısınız).

Önemli olan, burada gördüğünüz rakamların ne anlama geldiğini çözebilmek. En üstte yer alan Recep İvediklere, Kurtlar Vadisine, Babam ve Oğlumlara bakmayacaksınız yalnız. O filmler, büyük paraların döndüğü, pazarlama için harcanan parayla üç beş bağımsız filmin çekilebileceği bir dilimi oluşturuyor.

Sizi ilgilendiren, listenin daha aşağı kısımında yer alanlar. Hatta en alttan da başlayabilirsiniz. Filmleri kimin yönettiğini, konusunun ne olduğunu, hangi hafta vizyona girdiğini (yani karşısındaki rakiplerin kim olduğunu) kaç kopya girdiğini inceleyin. Hatta aslında mümkünse, film daha vizyona girdiği andan itibaren filmin performansını takip etmeye çalışın. (Bunun için sadibey.com'daki excel dosyalarını okumalısınız). Pazarlamaya ne kadar para ve zaman ayrılmış? Pazarlama ile film arasında ne kadar bir bağlantı var? (Çok diye hemen kesitirip atmayın, bir bilimadamı gibi oturup gözlem yapın).

Hatta vaktiniz varsa gidip o en alttaki filmlerin kopyalarını bulup seyredin, analiz edin. Nerede hata yapmışlar, bulmaya çalışın. Konuyla, konunun işleniş şekliyle, oyuncuların performansıyla gişe rakamları arasında bağlantılar kurmaya çalışın.

Sinema kariyeriniz, gişe rakamlarını doğru okumanıza, doğru anlamlandırmanıza, ve senaryonuza da (tamamen değil ama kısmen) ona göre yön ve şekil vermenize bağlı olabilir.

Demedi demeyin.

05 Temmuz 2009 Pazar

Adi

"Sandığımdan daha adiymişsin" dedi kadın...

* * *

Bu kadar. Aklıma gelen tek cümle bu. Ama son derece duygu ve drama yüklü bir cümle.

Hangi kadın, kime, ne zaman ve neden söylüyor bu cümleyi? Sonra ne oluyor?

Bilmiyorum. Henüz gelmedi onlar. Ama var olduklarını biliyorum. Sadece beş kelimelik bu cümle, sayfalar dolusu hikayenin tohumunu taşıyor içinde.

O tohum ne zaman büyür ve bir ürün verir, inanın hiç bir fikrim yok.

Ama bilinçaltımın bana bu hediyesini görmezden gelemezdim.

Bakalım arkasından birşey çıkacak mı?

* * *

Güncelleme: Bu, sevdiklerini korumak için onları üzecek şeyler yapmak zorunda olan bir adamın hikayesi. Bu cümle de, hayatının aşkı tarafından ona söyleniyor. Ama sorun şu ki adam, neyi niçin yaptığını ona söyleyememeli. Ama biz bilmeliyiz - tipik bir dramatik ironi durumu.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Premiere CS4 Eğitimi CHIP Dergisinde

Eğer sinemayla uğraşıyorsanız, kurgu programlarını nasıl kullanacağınızı (en azından temel düzeyde) bilmelisiniz. Bu programların en yaygın olanlarından biri de Adobe Premiere'dir. Bugünlerde CS4 sürümü bulunan bu programın Türkçe görüntülü eğitimini, bu ayki (Haziran 2009) CHIP (Bilgisayar) Dergisinin ekindeki dvd'de bulabilirsiniz. (CS2 hakkında bilgileri ise KKYMN.com sitesindeki "montaj dersleri" bölümünden alabilirsiniz.)

25 Haziran 2009 Perşembe

"Yaşlılardan Nefret Edenler Klübü" ve Diğer Notlar

1) İnsan kendi ruhunun derinliklerine uzun bir yolculuk yapıp kendisini iyice tanımadan, "insan"lık durumunu derinlemesine tecrübe ederek öğrenmeden, dişe dokunur birşeyler yazamaz. Hayatı ve insanları dışarıdan ne kadar iyi gözlemlerseniz gözlemleyin, hayatın en temel meseleleri kısmen ya da tamamen sizin meseleleriniz haline gelmemişse, yani olaylara dışarıdan değil de içeriden bakıyor halde değilseniz, yazdıklarınız sadece birkaç ilginç sahne, birkaç hoş diyalog olacaktır.

Kısacası, hayatla ilgili bir derdiniz olmalı. Zira hayatın sizinle ilgili bir derdi var.

2) Beş sene ilkokul, üç sene orta okul, üç (ya da dört) sene lise, dört sene üniversite... 15 sene. Bu 15 sene boyunca size, beyninizi yaratıcı bir biçimde kullanmanız değil, aksine, hiç yaratıcı olmayan bir biçimde, hatta daha net söylersek, yaratıcılık düşmanı bir şekilde kullanmanız öğretiliyor. Bir insan evladına 15 sene, her Allahın (okul) günü bu eziyeti uygularsanız, o kişinin beynindeki yaratıcılık pınarları kurur, yerini ot diken kaktüs alır, çöle döner ruhunuz, zihniniz.

Kendinizi eğer yaratıcı zannediyorsanız, bir daha düşünün. Çok büyük bir ihtimalle değilsiniz. Ama bu doğuştan değil, size zorla uygulanan bir beyin yıkama operasyonun bir sonucu. Eğer bu operasyonu tersine çevirmediyseniz, yani size öğretilenleri (içerikten çok öğretilme biçimini, yani zihninizin içine sokulduğu çalışma modunu) unutmamışsanız ve yeni (ve daha doğru) zihin işleyiş şekilleri edinmemişseniz, yazdıklarınız (ve yaptıklarınız) ne yazık ki başkalarını yaptıklarının silik kopyası olacaktır (bkz. Türk Sinemasında son otuz yılda çekilen filmlerin yüzde doksan dokuzu).

Önce öğretilenleri unutun. Sonra da doğru ve gerekli olan şeyleri öğrenin.

Bundan önce yapacağınız herşey, beyhude bir çaba olacaktır. Ama şanslısınız: bunun beyhude olduğunu söyleyecek o kadar az kişi var ki, büyük bir ihtimalle kendinizi uzun bir süre çok başarılı ve yaratıcı zannedeceksiniz.

3) Elimde Fatma Teyze Anaokulundaki çocukların darbe yapmayı planladıklarını kanıtlayan bir belge var. Ama fotokopi. Olsun. Şerefsiz yumrucaklar herşeyi en ayrıntısına kadar planlamışlar. Ne, inanmadınız mı? Belge var diyorum. Fotokopi olmasını niye bu kadar sorun yapıyorsunuz ki? Bence derhal bütün anaokulları kapatılmalı. Süt dilimleri mutlaka yasaklanmalı...

4) "Ahlak"ın tanımı, "birşeyi herkes yapıyorsa o şey doğrudur" değildir. Zira toplumlarda zaman zaman çok yanlış davranış, duygu ve düşünce tarzları baskın hale gelebilir. Ama bunlar düpedüz yanlıştırlar. İşte aydın, önder, vb. dediğimiz insanların görevi, toplumların saçmalama eğilimine girdiği bu dönemlerde gece yarısı gemilere yol gösteren bir fener gibi doğruları göstermektir.

Ne yazık ki hem toplumun genelinde, hem de daha küçük topluluklarda, doğruyu bilen, bulan, hissedebilen ve bunlara göre yaşamını sürüp örnek olabilen insanların sayısında büyük bir azalma var. Her yerde "herkes yapıyorsa doğrudur" düşüncesi giderek hakimiyetini artırıyor. Belki farkında değilsiniz ama bu bizi bir toplum olarak içten içe çürüten en büyük sorunlardan biri, belki de birincisi.

Kahramanlarımız bile yok artık. Yazık.

5) NTV'nin kendisine gittikçe daha "yeşil" (çevreci) bir hava vermesi hoş, ama boş bir hareket gibi duruyor. Çevreyle ilgili haberleri yapan spikerin aynı zamanda arabalar ve yatlarla ilgili programları da (hem de daha bir şevkle) sunuyor olması, inandırıcılıklarına büyük zarar veriyor. Hele aldıkları (ve yayınladıkları) reklamların aslında çevreyi yok eden ekonomik mekanizmanın en önemli parçalarından biri olması, kanalın samimiyetine büyük bir gölge düşürüyor.

Yine de hiç yoktan iyidir, Allah nazardan saklasın demek lazım sanırım. Diğer kanallar yangına benzin dökmekle meşguller zira.

6) Elli yıl sonra bugünü nasıl anlatacaklar çok merak ediyorum. Siz etmiyor musunuz? Şimdi içinde bulunduğumuz için farkında olmadığımız süreçlerin sonuçları o zaman çoktan ortaya çıkmış olacak. Ve bu sayede şimdiki olayların değerlendirmesini daha sağlıklı bir biçimde yapabilecekler. O netliğe şimdiden sahip olmak zorundayız aslında. Ama herkes boğaz kavgasına düşmüş, çocuğunun yaşlılığından ve torunundan yiyeceği küfürleri kimsenin umursadığı yok. Belki o zaman, "Yaşlılardan nefret edenler klübü" gibi topluluklar kurulur ve buldukları yerlerde yaşlıları evire çevire döverler, "Dünya bu hale gelirken sen niçin birşey yapmadın" diye.



O dönemde hayatta olacaklara acıyorum şimdiden. Allah yardımcınız olsun, zira bizden size bir fayda yok. Hatta zararın alâsı var bizde.

06 Haziran 2009 Cumartesi

Yeni Buluşlar

Bu iyi mi kötü mü bilemedim:

http://www.youtube.com/watch?v=I9tmr8VDqN8

Ama bunun kötü olduğundan eminim:

http://www.youtube.com/watch?v=W1czBcnX1Ww

Bana Matrix ve Terminator filmlerini hatırlatıyorlar.

Gelecek geldi galiba.

29 Mayıs 2009 Cuma

70 Dolara Uzun Metraj Film: Ne? Yapılamaz mı Demiştiniz?

Aşağıda, CNN.com'da yayınlanan bir haber var. 70 (yazıyla: YETMİŞ) dolara yapılan 109 dakikalık bir filmin CANNES'da kopardığı gürültüyü anlatıyor. Bir okuyun, sonra üzerinde yorum yaparız:

* * *

"CANNES, Fransa (CNN) -- Yeni yetişen bir İngiliz yönetmen, çok düşük bir bütçe ile çektiği "Colin" adlı film ile Cannes'da elde ettiği başarının tadını çıkarıyor. Yeni bir zombi filmi olan "Colin"in yapımı inanılmaz bir bütçeyle, 70 dolara gerçekleşti.

"Colin"in yönetmeni Marc Price filmi 18 ayda çekti, bu esnada da geceleri özel bir araba kiralama şirketinde çalışıyordu.

Şu anda Japon dağıtımcılar filmin hakları için görüşmelerini sürdürüyorlar, bu "bütçesiz" zombi filmi etrafında koparılan tantana bazı büyük Amerikalı dağıtımcıların ilgisini çekmiş durumda - ve bu durum "Colin"in arkasındaki ekip için çok hoş bir sürpriz oluşturuyor.

"İnsanlara düşük bütçeli bir film dediğimiz zaman hepsi birkaç yüz bin (dolar)lık bir bütçemiz olduğunu sanıyorlar. Bunun nasıl mümkün olabildiğini anlamıyorlar. Marc'ın başardığı şey insanların aklını başından alıyor."

Marc, bir zombi DVD film setinden daha ucuza çıkan bu filmi, sosyal ağ sitesi olan Facebook'ta gönüllü zombiler için ilan vererek, Hollywood filmlerinden makyaj malzemeleri ödünç alarak ve kendi kendine özel efektlerin nasıl yapıldığını öğrenerek gerçekleştirmiş durumda.

"Yaklaşımımız şuydu: insanlara "Evet millet, bizim hiç paramız yok, bu yüzden kendi ekipmanınızı kendiniz getirin" dedik" diyor, 30 yaşındaki yönetmen.

Price, geçici arkadaş ve gönüllü topluluklarından aldığı yardımla filmini çekmiş ve kurgulamış - bu, zombi türünü alıp tepetaklak eden bir film, zira filmin tamamını zombilerin bakış açısından anlatıyor. Filmi 18 aylık bir süre içinde çekmiş ve bu esnada da bir araba şirketinde rezervasyon elemanı olarak yarım gün çalışmış.

İnternetteki sosyal ağlar, film hakkında olumlu söylentileri yaymak ve ölüleri ucuza tutmak için son derece faydalı olmuş. Price şöyle diyor: "Facebook'a ve MySpace'e girdik ve "Kim zombi olmak ister?" diye sorduk. Elli kadar son derece iyi yapılmış zombi bulmayı başardık ve bunları bir oturma odasına doldurduk."

Price'ın "dilen ve ödünç al" yaklaşıma uygun olarak, zombi makyaj malzemelerinin çoğu diğer filmlerden alınmış. "Makyaj elemanlarımızdan biri X-Men 3'te çalışmıştı, bu sayede Wolverin'e uygulanan lateksin aynısına sahiptik." diyor Price.

Price, bütçesiz bir film yapma fikrinin kendisine, düşük bütçeli bir film yapacak kadar bile parayı toplayamayacağını fark ettiği için geldiğini söylüyor.

"Birkaç sene önce birkaç arkadaş Romero'nun "Dawn of the Dead"ini seyrediyorduk" diyor Price, "Ve asla bir zombi filmi yapamayacağımız için hayıflanıyorduk - asla bir bütçemiz olamayacaktı."

"Sonra ertesi gün herkesten önce uyandım - muhtemelen biraz akşamdan kalmaydım - ve zombilerin bakış açısından çekilmiş bir zombi filminin daha önce yapılıp yapılmadığını merak ettim."

İşte "Colin" bunun sonucunda ortaya çıktı: "kalbi olan bir zombi filmi" diyor Price. Film, yönetmenin kendi DVD arşivindeki filmlerin "Yapım Öyküsü" ve "Yönetmenin Yorumları" bölümlerini tekrar tekrar izlemesinden öğrendiği yapım değerlerini ("production value" - aşağıda bir yerde bununla ilgili bir yazı var - gg) kullanarak çekilmiş.

Zombi hayranları sitesi zombiefriends.com film için "Romero'nun "Living Dead"i kadar orijinal, çekici ve düşünceye sevk edici" derken, korku dergisi SCARS filmin "zombi sinemasında devrim yapacağı" öngörüsünde bulunuyor.

Price filminin, kariyerini başlatacak kadar ilgi uyandırmasını ve bir başka film çekmesine olanak sağlamasını umuyor. "Umarım biraz ilgi çekebilir ve bir sonraki filmimiz için bütçeye benzer birşey toplayabiliriz - daha büyük bir bütçe, belki 100 pound, bilmiyorum." diyor.

Price'ın uygun maliyetli film çekme tarzı, son filmlerinin bütçeyi aşmaması için çabalayan stüdyo yöneticilerinin ona imrenmesine neden olabilir, ama "Colin" bile piyasadan olumsuz etkilenebilir: "Bu durum ilginç bir biçimde pek verimli birşey değil" diyor Price.

"Satışla ilgilenen herkes "Ah, demek 70 dolara çektiniz. Peki bizim size ne kadar ödememizi bekliyorsunuz ki" diyor. Ama mevcut ekonomik ortama bakılırsa bu, film çekmek için çok iyi bir yönteme benziyor."

Peki Price bu meşhur 70 doları neye harcamış?

"Bir levye ve birkaç kaset satın aldık, galiba biraz çay ve kahve de almıştık - ama pahalılarından değil, en ucuzlarından" diyor ve ekliyor Price, "zombileri mutlu etmek için".

* * *

Gelelim filmle ilgili başka bilgi kaynaklarına:

Filmin fragmanını ve filmden bir klibi şuradan seyredebilirsiniz: http://www.nowherefast.tv/

Filmle ilgili bir başka uzun yazı (İngilizce): http://entertainment.timesonline.co.uk/tol/arts_and_entertainment/film/cannes/article6306149.ece

Birisi film hakkında şöyle bir yorumda bulunmuş: "Şimdi düşününce.. daha önce bir filmin bunu yaptığını hatırlamıyorum. Bu o kadar bariz bir fikir gibi görünüyor, ama bunu yapmış bir zombi filmi gerçekten de hatırlamıyorum. Bütçenin ne kadar düşük olduğu umrumda bile değil, ben sadece bu hikayeyi nasıl anlattıklarını merak ediyorum; bence müthiş olmalı!"

Filmle ilgili bir başka ayrıntılı değerlendirme (İngilizce): http://www.fatally-yours.com/horror-reviews/colin-2008/

Bir değerlendirme daha (İngilizce): http://www.horrortalk.com/reviews/Colin/colin.htm

Bir değerlendirme daha (İngilizce): http://www.horrortalk.com/reviews/Colin_Onset/Zombie_sunday.htm

* * *

Benim düşüncelerim ise şöyle:

Ben zombi filmlerini sevmem. Uzun zamandır baştan sona bir tanesini oturup seyrettiğimi hatırlamıyorum - "Shawn of the Dead" hariç sanırım :) Ha, bir de 28 Gün Sonra ve 28 Hafta Sonra var. Ama o kadar.

Bağımsız sinemacılar için ise korku favori bir türdür, zira başka filmlerde çok zahmetle sağlayabildiğiniz duygusal etkileri, korku filminde çok kolay, kestirme yollarla sağlayabilirsiniz. Hikayeniz ne kadar kötü olursa olsun, seyirciyi bolca tedirgin edin (karanlık mekanlar, büyük bir tehlike kaynağı, el ya da omuz kamerası kullanımı), sonra birkaç defa da şiddet gösterin, yeter. Alın size kestirme başarının yöntemi.

Benim bu filmle ("Colin") dikkatinizi çekmek istediğim birkaç şey var:

1) Eğer kafanıza film çekmeyi koyarsanız, koşullarınız ne olursa olsun bunu yapabilirsiniz.

2) Bir ilk filmin, herşeyden çok, iyi ve ünlü oyunculardan, egzotik mekanlardan, büyük teknik olanaklardan çok "orijinal ve çarpıcı bir fikre" ihtiyacı vardır. Ama bu fikir, çok uzaklarda olmayabilir. Colin'deki gibi, yıllardır burnunuzun dibinde duruyor olabilir. Bakış açınızı genişletmek kafi. (Örneğin, ben ciddi bir Türk zombi filmi hatırlamıyorum?)

3) Eğer işi yapmaya kesin olarak karar verirseniz, sağdan soldan "isteyerek ya da ödünç alarak" yapabileceklerinizin miktarına siz de şaşacaksınız. Gurur ve bağımsız sinemacılık, iyi arkadaş değildir. Dilenmek, ruh için faydalıdır der yabancılar ("Begging is good for the soul").

4) Bağımsız sinemacının en büyük cephanesi, BİLGİ'dir. Neyin nasıl yapılacağını bilmek, hem maliyetleri düşürür, hem de başkalarına olan bağımlılığınızı azaltır. Bu bilgi, kamera kullanımından senaryo yazımına, makyajdan dijital kurguya kadar uzanır. (Colin'in yönetmeninin, DVD'lerin ekstralarından çok şey öğrendiğini söylemesi, ayrıca dikkate şayan bir durum).

5) İnternet'i ve onun sunduğu olanakları kullanın - her açıdan. Oyuncu ve ekip bulurken, bilgi toplarken, filminizin tanıtımını yaparken. İnternet, bağımsız sinemacının en iyi dostlarından biridir.

6) Filmin yönetmeninin gerçekçiliğine de dikkat çekmek istiyorum. Yani genç adam, film çekeceğim diye tarlayı davarı satıp bu işe soyunmuyor. Aksine, araba kiralama şirketindeki işine devam ediyor. Diğer koşulları ne bilmiyorum - ama artık her evde, ortalama bir film kurgusu yapacak bir bilgisayar var. Eh, kamerası olan arkadaş bulmak da zor değildir - düğün videocularıyla iyi arkadaş olmaya bakabilirsiniz, en azından.

Gerisi, azme, bilgiye, ve sebata kalmış.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Hikayen Varsa Sen Varsın

Döne döne seyrettiğim bazı filmler var: Geleceğe Dönüş, Rocky, Casablanca, Matrix, You've Got Mail, Hababam Sınıfı, Selvi Boylum, Eşkiya...

Bu filmlerin temel özelliği, sağlam birer senaryolarının olması. Yani kahramanları net şeyler istiyor, önlerinde ilginç engeller var, ve bu yüzden de ilginç şeyler yaşıyorlar.

Oyunculuklarının nispeten ilkel, kamera hareketlerinin durgun, müzik kullanımının günümüze göre az, vb. olmasına karşın bu filmleri hala seyrettiren tek şey var: senaryoları. İyi senaryo zamanı ve teknolojiyi aşan bir etkiye sahip. Bu yüzden on yıllar geçse bile etkilerinden birşey kaybetmiyorlar.

Yakın zamanda izlediğim Türk filmlerinin hiçbirinde bırakın iyiyi, ortalamaya yaklaşan bir senaryo bile göremedim. Bu yazarların yeteneksizliğinden kaynaklanıyor olamaz. Ama yazarlarımızın bilgisizliğinden kaynaklanıyor olabilir. Ya da yanlış kıstaslar benimsemiş olmalarından olabilir.

Sebep her ne ise, bunu değiştirmeden adam gibi Türk filmleri izleyemeyeceğiz. Ve hikaye sanatını bırakın çözmeyi, yeniden inşa etmeye bile başlamış ülkelerin eserlerini ağzımız açık halde izlemeye devam edeceğiz.

Benim anlamadığım şeylerin başında, bu kadar yabancı iyi örnek seyretmemize karşın, neden bizim ürünlerin bu kadar kötü olduğu. Yani iyiyi kötüden ayıracak ölçütlere sahibiz, ama neden kötü ile çok kötü arası şeyler üretmeyi sürdürüyoruz.

Kendi çöplüğümüzde bize karışan olmadığı için herhalde. Dış pazarların bizim için bir hayal olması, kendi yaşam deneyimlerimizi başka ülkelerle paylaşmanın bizi ilgilendirmemesi, ya da bunu yapamayacağımıza dair köklü bir inanç. Benim tahminlerim bunlar.

Şahsen sıkılmaya başladım artık. Kendini birer Kubrick zanneden zibidilerin her sene otuz kırk defa TV'lerin "sanat" programlarına çıkıp, bir halta benzemeyen filmlerini yere göğe koyamayan tarzlarda konuşmaları, kimselerin seyretmediği filmlerine olmayan sanatsal değerler atfetmeleri, filmleri gişede yattıktan sonra da halkı kendilerini anlamamakla suçlamaları. Bıktım gerçekten. Yani politikacılar bir, bu salaklar iki.

Adam gibi hikaye yazın kardeşim. Başı sonu olan, kahramanı ilginç birşey isteyen, daha ilginç engellerle karşılaşan bir hikaye. Önce bunu yazabilin, ondan sonra kendinize çeşitli sanatsal değerler atfedin. Zira hikayeniz yoksa, bir hiçsiniz...

21 Mayıs 2009 Perşembe

UZAY YOLU'ndan Dersler

Dikkat: Henüz Uzay Yolu ("Star Trek") filmini seyretmediyseniz, bu yazıyı okumak, film izleme zevkinizi etkileyebilir.

* * *

Uzay Yolu filmi eni konu iyi bir film. Hedeflediği şeyi yapıyor: bize bir hikaye sunuyor ve son âna kadar da kendisini izlettirmeyi başarıyor. Yer yer bayağı heyecanlandırıp bazen de güldürüyor. Görsel efektler konusunda pek şaşırtıcı birşey yok. Ama eğer Uzay Yolu'nu TV'de izleyecek yaştaysanız, o efsanevi ekibin nasıl bir araya geldiğini görmek, eğlenceli olacaktır.

Gelelim filmle ilgili eleştirilere:

Filmin en büyük handikapı -bildiniz!- senaryosunda. Senaryo, bir TV dizisinin heyecanlı bir bölümü olacak nitelikte. Ama sinemada sadece perde değil, herşey çok büyüktür. İnsanlar orta karar hikayeler izlemeye gitmez sinemaya. Onları zaten evlerinde, TV'de yeterince izliyor, gazetelerde ve romanlarda okuyorlar. İnsanlar sinemaya, nefeslerini tutarak izleyecekleri hikayeler için giderler.

Ama Uzay Yolu'nun böyle bir hikayesi yok. Çok ilginç bir düşman, çok şaşırtıcı bir ikilem, dehşet verici bir tehlike söz konusu değil.

Bunun, hikaye bazında neden bizi baydığını uzun uzadıya anlatmayacağım (Ama şunu da unutmayın: benim bayık dediğim hikaye, bizim "sinemacıların" önümüze attıkları şeylerden birkaç kat daha iyi). Tamamen başka bir açından olaya yaklaşacağım:

"Acaba TV yazarları, iyi (saf) sinema senaryosu yazamıyor mu?!"

Ne demek istediğimi biraz açıklayayım:

Bildiğiniz gibi sinema ve TV, zaman açısından çok farklı çerçevelerde çalışırlar. Sinemanın elinde iki saati vardır, bu iki saatte sizi heyecanlandırmalı, üzmeli, coşturmalıdır. TV'nin ise zamanı boldur. Bu yüzden karakter serimini, gerilimi, çatışmaların çözülmesini haftalara, hatta aylara, hatta bazen yıllara yayabilir.

Bunun çok doğal sonucu şudur: Her iki alan da farklı bazı beceri grupları ("skill sets") gerektirir. Yani sinemada çok daha kıvrak, çok daha eğlenceli, çok daha kestirmeli bir zekaya ve yeteneğe sahip olmalısınızdır. İnsan ruhundaki öyle duygulara hitap etmeli, öyle duyguları uyandırabilmelisiniz ki, iki saat sonunda yaşanan duygusal patlama, aylar hatta yıllar süren bir etkiye neden olsun.

TV'de ise önemli olan seyircileri bir hafta boyunca bekletecek finallere doğru, ağır ama emin adımlarla ilerleyebilmenizdir. (Bunun en iyi örneğini sanırım son yıllarda LOST dizisi yaptı. Milleti meraktan hasta etmeyi başardılar. Bunu da cevapladıklarından çok soru sordurarak yaptılar.) Diyaloglar biraz daha ağdalı, sahneler biraz daha uzun, ritm biraz (bazen çok daha fazla) düşük olabilir.

Görüldüğü üzere ikisi de farklı alanlar. Bazı ortaklıkları olsa da (çatışma, vb.) aslında iki farklı sanat türü olarak bile değerlendirilebilirler. Biri bale ise diğeri halk oyunu, biri eskrim ise diğeri ortaçağ kılıçlarıyla yapılan bir dövüş, biri cross motor ise diğeri tır. Sanırım ne demek istediğimi anladınız - bu örnekler sonsuza kadar gidebilir zira...

Ama gerçek hayatta şöyle bir durum var: TV'de yazanlar aynı zamanda sinema için de yazıyorlar. Bu sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada böyle. (Ama durumun Türkiye'de daha ileri boyutlarda olduğu söylenebilir zira her sene çekilen film sayısına bakarsak, sadece sinema filmleri yazarak bir yazarın hayatta kalma ihtimalinin neredeyse sıfır olduğunu görebiliriz).

Ve, işte Uzay Yolu burada devreye giriyor. Filmin iki senaristine de baktığınızda (Roberto Orci ve Alex Kurtzman) her ikisinin de çoklukla TV'de çalışmış olduğunu görüyoruz: Herkül, Alias, Fringe bu arkadaşların ellerinden çıkmış). Arada bir iki sinema filmleri var (örn. Görevimiz Tehlike 3) ama bu iki şahsı kolaylıkla TV yazarı olarak niteleyebiliriz.

Ve ben, bu akşam izlediğim Uzay Yolu'nun bu kadar TV kokmasının nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum. (Filmin yönetmeni olan J.J. Abrams'ın da bir TV çocuğu olduğunu söylemeye gerek yok.)

* * *

Acaba diyorum, bizdeki sinema sektörünün bir türlü düz yola çıkamamasının bir nedeni de, sürekli olarak TV için senaryo yazan yazarların, sinema için senaryo yazmaya kalktıklarında eski alışkanlıklarından kurtulamaması mı? Yani bizde sadece sinema için yazarak hayatını kazanan senaristlerin olmaması mı?

Eğer durum böyle ise, yandık arkadaşlar, hem de ne yandık!

Zira bir insan, en çok hangi işi yaparsa, zihninde, beyninde, beynindeki nöron ağlarında o işle ilgili kalıplar, modeller, "pattern"ler oluşur, ve kendisi farkında olmasa da artık bu modellere göre hayatı görür, eser verir, ürün yaratır, iş yapar. Buna mesleki deformasyon da denilebilir.

Örneğin, yıllar boyunca kanunsuzlarla, suçlularla, canilerle uğraşan polis, hakim, avukat, ve savcıların, insanların büyük çoğunluğunu suçlu gibi görmesi ve hayatı bu şekilde değerlendirmeleri bundandır. Ya da yıllar boyunca öğretmenlik yapan insanların, kendilerinden talep edilmediği halde bile çevrelerindekilere tavsiyelerde bulunmaları, onları küçük çocuklar gibi azarlamaları, uzun uzun nutuklar çekmeye her an hazır olmaları bundandır. Bu durumu örnekleyen birçok meslek anılabilir. Siz kendi hayatınızda karşılaştıklarınızı bir düşünün, sonra yazıya devam edin...

İşte uzun yıllar boyunca, Allah'ın her haftası TV dizisi yazan, reytingleri düşünerek dramatik yapılar kuran ya da mevcut yapıları bozan insanların, sinemanın ihtiyaçlarına göre senaryo yazması zor, hem de çok zor. İşin kötüsü bunu bu insanlara da anlatamazsınız. Yani hayata bakışı artık belirli bir biçimde şekillenmiş bir insan, o bakış şeklinin tek ve en doğru bakış olduğuna inanır ve bununla ilgili herhangi bir eleştiriyi kabul etmez. Filmin bilet satışının gişede iki seksen uzanması bile bu insanları kendine getirecek bir şok yaratmaz.

* * *

Bize safkan Arap Atı gibi safkan sinema senaristleri lazım galiba.

Galiba diyorum, zira başka şeyler de gerekiyor. Yani sadece sinema için yazıyor olmanız kafi değil. Deli gibi bilgili ve tecrübeli de olmalısınız. Tamam, bilgiyi bu siteden ve başka kitaplardan edindiniz, ama tecrübeyi nereden edineceksiniz?

Eğer dijital kamera ve post-prodüksiyon destekli bağımsız sinema en kısa sürede patlamazsa, biz bayık Türk filmleri izlemeye bir süre daha devam edeceği demektir arkadaşlar...

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Yatacak Yeriniz Yok!

Türkan Saylan ölmüş. Öldürülmüş demek daha doğru olabilir. Kanserle boğuşan bir insanı, genel olarak bünyesini, özel olarak da bağışıklık sistemini hırpalayacak şeklinde strese sokmak, taammüden cinayetten başka birşey değildir. Bunu yapanların, yapılmasına vesile olanların, yapılmasını emredenlerin, inanın yatacakları yerleri yok. Ne bu dünyada, ne öbür dünyada!

İnsan için, insanlar için, insanlık için birşey yapmanın ne dini vardır, ne ideolojisi. Bu ayrı bir kategoridir kendi başına, hatta bir üst kategoridir denilebilir. Dinlerin, ideolojilerin, ülkelerin üzerindedir bu uğraş. Bu yüzden bu uğraşın peşinde olanları, kendileri hangi dinden, milliyetten, ya da sosyo-ekonomik durumdan olurlarsa olsunlar, zorda olanlarla omuz omuza, sırt sırta görebilirsiniz.

Ama bütün dinlerin en aziz tuttuğu, en yüksek yere koyduğu, en büyük payelerle donattığı bu eylemleri yapan bu insanların, her zaman takdir edilmediği de bir gerçektir. İçeriği göremeyip şekle takılanlar, bu gibi kişilere bile düşman kesilip onların faaliyetlerini durdurmaya çalışırlar. Hatta ellerinde güç varsa onları cezalandırma yoluna bile gidebilirler.

Buradaki savaş, dar zihinlerle engin zihinler arasında cerayan etmektedir. Bilgililer ile cahiller arasındadır bu savaş. Ruhen fakir olanlarla ruhen zengin olanlar arasındadır. Hangi din, hangi ideoloji, hangi mezhep/klik olursa olsun, asıl mücadele bu ikisi arasındadır.

Ve o çok sevdiğiniz demokrasi, her zaman, gücü en cahillere ya da cahilleri sömürmekten hiç haya duymayanlara veren bir sistemdir. Sistem bu olduğu ve insanların duygularını en utanmaz şekilde sömürenlerin eline güç ve yetki verildiği sürece, Türkan Saylan gibilerin sıkıştırılması, onlara azap çektirilmesi, hayatlarının dar edilmesi de kaçınılmazdır.

Yine de insan ruhu, en azından bazılarının ruhu, bu zorluklardan yılmayacak kadar onurlu ve güçlüdür.

* * *

Nur içinde yat Türkan Hocam. Sadece yaptıkların için değil, yapılabilecekleri ve yapılması gerekenleri gösterdiğin için, sonsuz teşekkürler...

15 Mayıs 2009 Cuma

USTA: Çırak Bile Değil

Dikkat: Aşağıda "Usta" filmiyle ilgili bilgiler vardır. Henüz bu filmi seyretmediyseniz... anladınız işte.

Dün Usta filmini seyrettim. Çoğunlukla hatır için. Oysa asıl planım J.J. Abrams'ın Uzay Yolu'nu izlemekti. Aradaki farka bakar mısınız: Biri uyduruk bir uçak, diğeri de Atılgan.

Filmin hatalarını notlar halinde yazayım, zira uzun uzadıya detaylı bir eleştiriyi hak etmiyor.

1) Türk filmlerinin ennn temel meselesi, birşeyi çok ama çok isteyen ve bunun için herşeyi göze alan ana karakterlerin yokluğudur. (İkinci ennn temel mesele ise, bu karakterle özdeşleşmemizi sağlayacak "özdeşleşme yöntemleri"nin kullanılmamasıdır.) Usta, fragmanlarda bize böyle bir karakter vaad etmesine karşın karşımıza böyle bir karakter çıkartmıyor. Aksine, karısının bir tavrı ile hayatının en büyük hayalini hurdalığa atan birini gösteriyor.

Eee? Ne oldu şimdi? Kandırıldık mı?

Evet.

Karşılaştırma için, David Fincher'in "Zodiac" filminin başkarakterini incelemenizi tavsiye ederim. O filmde, üstüne hiç vazife olmadığı halde hayatını bir katili ortaya çıkarmaya adayan Robert Graysmith adlı bir karikatürist anlatılmaktaydı. Ama Graysmith, Usta'dan farklı olarak, karısı çocukları alıp gittiğinde bile tutkusundan vazgeçmiyordu.

Sinema tarihi bu tür karakterlerle doludur. Bizi etkileyen de bu insanların tutkusunun gücüdür. İnsanlar, bu kadar güçlü bir tutkuyu görmek için sinemaya giderler. Karısının ilk tavrı ile hayallerinden vazgeçen adamlar için değil.

İşin ilginç tarafı, filmdeki yan karakterleri oluşturan çocukların, Usta'dan daha fazla bir tutku sergilemesiydi. Yani, mesela Havacılık Müzesine girip pervane çalma işini çocukların değil de Usta'nın yapması gerekirdi, uçak yapmak eğer en büyük hayali idiyse. Ama biz biliyoruz ki Usta böyle birşey yapmaz, zira o uçmayı o kadar istemiyor. Karşısına çıkan ilk ciddi engelde vazgeçiyor.

2) McKee "Değişim, kahramanın içinden gelmelidir" der. Oysa Usta'nın tekrar uçak yapmaya karar vermesine neden olan şey yeğeni Uğur ve karısı. Tipik Türk filmi hatası. Kahramanın yanındaki birileri kahramana birşeyler söyler ve o da fikrini değiştirir (bkz. 1. Yeni Hababam Sınıfı'nın sonunda Mehmet Ali Erbil'in, Güdük Necmi'nin konuşması sonrasında fikir değiştirmesi).

McKee'nin bu ilkeyi söylemekteki amacı, kahramanın kendi kararıyla tekrar hayallerinin peşinden koşmaya başlamasının, dış etkenler sonucunda koşmasından daha değerli olduğunu anlatmaktır. Bu, günlük hayatta da böyledir. Kurallara uyduğu için "iyi" davranan insanlar ile, kurallara uyması gerekmediği, yani kural baskısı olmadığı halde "iyi" davranan insanlar arasındaki fark budur. İkincisi evladır.

3) Yönetmenin stedicam kullanmaktaki ısrarı, filmin zaten zayıf olan omurgasına (dış motivasyonun kaynaklık ettiği "film motoru"na) zarar vermiş. Filmin motoru, hikayeyi ileri götüren şeydir. "Acaba kahraman istediğini elde edecek mi?" sorusunu sorduran şeydir. Eh, yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı bu motor zaten güçsüz, bir de yönetmen bir çok sahneyi tek planda çekmeye kalkınca ritm iyice düşmüş. Yer yer yerlerde sürünmüş

Sinemayı teknik açından bilenler bilir, her "kesme" aslında aynı zamanda bir atlamadır. Yani, örneğin, karşılıklı konuşan iki kişiyi düşünün. Bu iki kişiyi göstermenin bir yolu, kesme ile önce A'yı sonra B'yi sonra yine A'yı göstermektir. Bir başka yolu da kamerayı kesintisiz olarak bir A'ya bir de B'ye, sonra yine A'ya çevirmektir. Birinci yöntem ikinci yöntemden daha hızlı bir akış sağlar, zira her kesme saniyenin küçük bir bölümü kadar zaman atlaması anlamına gelir. Bu da filmlere büyük bir dinamizm katar.

Usta'da ise böyle yapılmamış. Çok gereksiz bir sürü sahne tek planda çekilmeye çalışılmış. Bu da filme "teatral" bir hava vermiş. Sinemanın en büyük avantajlarından biri olan, bazılarına göre sinemaya özgü tek sanat olan KURGU'nun nimetlerinden faydalanılmamış. Hikaye esnedikçe esnemiş.

4) Eh, filmin kahramanının dış motivasyonu zayıf olunca, hikayeye dolgu malzemeleri üşüşmüş. Anne'nin ölümü böyle bir sahne mesela. Hoş olmasına karşın, filmin şiddetinin giderek artması gereken bir yerde, gereksiz ve uzun olmuş.

5) Filmdeki bazı oyunculuklar güzel. Şevket Çoruh, "İnşaat"ta sergilediği performans kadar iyi bir iş çıkartmış. Yetkin Dikinciler ve Fadik Sevin Atasoy ise orta karar performanslar sergilemişler. Kuş konduran yok yani. E nasıl kondursunlar, hikaye öyle zayıf ki.

6) Bir de filmin ana konusu, yani uçak yapmak ile ilgili bazı çözülmemiş meseleler var. Çözülmemiş derken, filmin kahramanının motivasyonunu sorgulamamızı sağlayan şeyler.

Usta'nın yapmak istediği şey teorik olarak mümkün değil. Yani Usta'nın kalkıştığını iddia ettiği şeyi yapamayacağını daha en baştan biliyoruz. Tıpkı AROG'da Arif'in mağara adamlarını teknolojik evrimini hızlandırmaya çalışması gibi, bu da sonuçsuz bir çaba. Neden?

Günümüz dünyasında tamamıyla yerli birşey yapmak, isteseniz de istemeseniz de artık imkansız hale gelmiş durumda. İlle de "tamamen" orijinal birşey yapacaksanız, başkasının planlarını da kullanmayacaksınız. Yani ta Wright Kardeşler'in denemelerini bile reddedeceksiniz, zira ilk planlar onlara kadar uzanıyor. Onları da reddedip kendi denemelerinizi kendiniz yapmalısınız. Eğer bunu yapamıyorsanız, motorunuzun, kanatlarınızın, hatta kullandığını profilin teknik bilgisini dışarıdan alıyorsanız, "sadece bize özgü"lük iddiasında bulunamazsınız.

Usta mesela bir ulus olarak bizim için anlamlı birşey yapıyor olsaydı, yani Türkiye için çok gerekli birşeyi icat ediyor olsaydı (örn. ilk Türk uzay gemisi, ya da Bor ile çalışan bir araç, ya da onulmaz bir hastalığın sadece bize özgü tedavisi), film bizi daha heyecanlandırırdı. Oysa Usta çok kaba bir taklitçiden başka birşey değil. Sizin tahmin ettiğinizden daha çok sanayiye giden biri olarak şunu söyleyebilirim: sanayiler, Usta'larla dolu! Hele bir oturun, sohbet edin sanayidekilerle, size onlarca, hatta yüzlerce Usta hikayesi anlatırlar...

* * *

Güncelleme:

"Kaybolmayan Hikaye İstiyoruz"

Usta'nın en temel sorununun, kahramanın dış motivasyonunun zayıflığı olduğunu söylemiştim. Bu öyle zayıf bir dış motivasyon ki, filmin ortasındaki yaklaşık 40 dakika boyunca tamamen ortadan kalkıyor. Yani Usta'nın karısını eve geri götürme girişiminden, tekrar uçak yapmaya karar vermesine (verdirilmesine!) kadar olan sürede, kahramanımızın dış motivasyonundan eser yok! Yani öylesine seyrediyoruz filmi.

Bir de Usta'nın uçağı Havacılık Fuarında (adı tam olarak bu olmayabilir) uçurma girişimi var ki intihardan farksız. Hikayeden anladığımız kadarıyla Usta'nın brövesi var, ama bir uçağı uçarmadan önce çeşitli denemeler yapması gerektiğini göz ardı ediyor. Sonuç olarak yaptığı bir kahramanlık değil, düpedüz aptallık gibi görünüyor.

Eh, neticede karşımızda ne yaptığını bilen bir mühendisler grubu değil, bir şekilde uçak yapmaya kafayı takmış, sanayide dükkanı olan bir motor ustası var. Ve kendisi de bize kahraman gibi yutturulmaya çalışılıyor. E, haliyle yemiyoruz.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Senaryo Yazma Süreci - Bir Örnek

Senaryo yazdığım dönemde süreç her zaman ÇOK İYİ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜM BİR FİKİR ile başlardı. Bu her zaman başımın etini yiyen ve ifade edilmesi gerektiğini hissettiğim birşey olurdu. Bir süre sonra, hiçbir şekilde bir senaryo haline getirilemeyecek HARİKA fikirlerin de bulunduğunu fark edecek kadar akıllandım. Bu nedenle zamanla, yazılması bir seneye yakın bir süreyi alabilecek bir fikre kendimi adamadan önce şöyle durup derin bir nefes almam gerektiğini öğrendim.

Fikrin, senaryo haline getirilmeye değer olduğunu anladıktan sonra, sahneler, karakterler, an'lar, karakter dönüşümleri için "güzel" fikirler toplamaya başlar ve bunları herhangi bir süreklilik ve form kaygısına düşmeden panoya asardım. Bu süreç, fikir toplama dışında başka birşeyin baskısı olmadan, malzemenin bir araya getirilmesini içeriyordu. Bu fikirler kaçınılmaz olarak başka fikirlere yol açıyor ve zamanla belirli bir gidiş yolu ve sıra hissi doğuruyorlardı.

Torba dolar gibi olduğunda, bu malzemeleri hangi perdelere yerleştireceğimi belirlemeye başlar ve bir öykü haline getirirdim. "Ne olursa olsun yazmalıyım" isteğine direnir, bu isteğin birikmesini bekler, bu arada zor ve sıkıcı sayılabilecek hazırlık çalışmalarını (araştırmalar - gg) yapardım.

Tamamen gelişmiş bir oyun planım olduğunda, yani tamamlanmış hikayeler, gerçek bir giriş, gelişme ve sonuç ve "kendi kendini yazan sahneler" bulduğumda, sanki o gece düğün gecemmiş gibi yazmaya koyulurdum.

Kaynak: http://www.hollywoodscript.com/40tips.html

27 Nisan 2009 Pazartesi

Neden Yola Çıktığını Unutmak

Sinemayla uğraşmaya başlayan birçok genç, film yapma sürecinin karmaşık yollarında kaybolmaktadır. Kendilerini aniden bu sürecin yan dallarından birinde tıkanıp kalmış bulmaktadır. "Film çekmek" için başladıkları bu macerada, kendilerini başlangıçta hiç de tahmin etmedikleri bir alanın uzmanı bulabilmektedirler.

Örneğin kendilerini kameralar konusunda uzmanlaşmış halde bulabilmektedirler. Bir sebepten dolayı gözlerini hedeften (yani, film çekmekten) ayırıp, kameralara (kameraların birbirlerine üstünlüklerine, performans farklarına, yeni geliştirilen özelliklere, vb.) fazla odaklanarak, içlerindeki film çekme coşkusunu kaybetmekte ya da yanlış alana kanalize etmektedirler.

Kimi de post-prodüksiyona takılıp kalmaktadır. Kurgu, efekt, animasyon, "color correction" derken, aslolanın hikaye anlatmak olduğunu unutmakta, vakitlerini ve yeteneklerini, ilk hedeflerinden çok farklı amaçların hizmetine vermektedirler.

Kendilerine yeterince güvenleri olmadıkları ya da "teknik konuları" anlaşılamaz zannettikleri için senaristliğin güvenli çemberinin dışına çıkamayanlar da var. "Codec", "bitrate", "saturation", "follow focus" gibi yabancı terimlerden tırstıkları için, kendi hayallerini başkalarının çekmesine (ki bu genelde bir katliama dönüşür) gönül indirenlerdir bunlar. Hayallerinin asla kendi hayal ettikleri gibi yansıtıldığını göremeyeceklerdir.

Kendisini reklam ya da TV sektöründe acayip konumlarda bulanların hemen hepsi, film çekmek üzere yola çıkmış iyi niyetli, genç insanlardır. Ama film çekmenin güçlüklerinden (ki 35mm döneminde nispeten daha zordu), ya da para tatlı geldiğinden (bazen de bu ikisinin bir kombinasyonundan) bu amaçlarından uzaklaşmış, TV ya da reklam dünyasının ruh karartan koridorlarında ömürlerini harcamaya başlamışlardır. (Hepsinin koltuğunun altında "birgün" çekecekleri bir kaç uzun metrajlı filmin senaryosu vardır, o ayrı!)

Bu sözlerim yanlış anlaşılmasın: herkes yönetmen olmalıdır demiyorum. Yani kimi insanlar sadece ve sadece senarist olmalıdır, zira yetenekleri o kadardır. Kimileri de sadece efekt konusunda uzmanlaşmalı, kimileri de en iyi görüntüyü elde etme konusunda kendilerini geliştirmelidir.

Ama bir de tam teçhizatlı bir yönetmen olması gerekirken, yanlış yollara sapıp olamayanlar var. Başarıdan korktuklarından (evet, başarı korkusu diye birşey var) ya da onlara sinemanın çetrefilli yollarında doğru hedefi gösteren birileri olmadığından, yan yollarda kaybolup giderler.

Siz hangisisiniz? Ve bunu nasıl bilebilirsiniz?

Eğer sinema üretiminin herhangi bir dalında uzmanlaşmaktaysanız ya da uzmanlaşmışsanız ve içinizde hala "Ben bundan daha fazlasını yapabilirim" duygusu varsa, kendinizi mihenk taşına vurma zamanı gelmiş olabilir. Farklı alanlara yönelerek, yeteneklerinizi orada da deneyebilir, yola çıkış amacınıza doğru, biraz geç de olsa, tekrar ilerlemeye başlayabilirsiniz.

En kötü ihtimalle yeteneğinizin sınırlarını öğrenir, mevcut alanınızda içiniz huzurlu bir biçimde uzmanlaşmayı sürdürebilirsiniz.

26 Nisan 2009 Pazar

KARIŞIK NOTLAR - 2

Dikkat: Aşağıda "AROG", "The Day The Earth Stood Still", "Knowing" filmleri hakkında bilgi yer almaktadır. Henüz seyretmeyenlerin bu yazıyı okumaları tavsiye olunmaz.

1) AROG'u seyrettim. Hatırlayanlar bilir, GORA ile ilgili bayağı uzun sayılabilecek bir değerlendirme yapmıştım. AROG ile ilgili söyleyeceklerim ise belki de tek cümle ile özetlenebilir: Cem Yılmaz, filmlerin bir senaryoya göre çekildiğini bilmiyor! Yani bir film çekmeden önce, asgari gerekleri yerine getiren bir senaryoya sahip olması gerektiğini bilmiyor. Ya da -ki bu daha kötü- yazdığı şeyin ÇOK AMA ÇOK kötü bir senaryo olduğunun farkında değil.

AROG ile ilgili sadece şu iki şeyi söyleyeyim, neden bu kadar net ve negatif konuştuğumu anlarsınız:

a) Filmde, hikayenin (!) bir yere doğru gidiyor olduğu hissini veren tek şey, yani kahramanın dış motivasyonu, Halıcı Arif'in taş devrindekileri teknolojik olarak geliştirme çabasıydı. Filmin yaklaşık olarak yarısını bu çaba alıyordu. Ama bu o kadar saçma, o kadar anlamsız bir çaba ki, seyircide hiçbir biçimde "Ne olacak şimdi?" duygusunu uyandırmıyor. Hiç ama, hem de hiç! Cem Yılmaz'ın en büyük hatası bu: Bu kadar anlamsız ve imkansız birşeyi, filmdeki aksiyonun gerekçesi haline getirmek. Yahu yanındakilerden bir Allah'ın kulu da "Yav Cem, bu senaryoda hikaye yok!" demedi mi? Dememiş demek ki.

b) Filmin finalindeki futbol maçının da, hikaye ile hiçbir alakası yok. Yani ne hikayeyi ileri götürüyor, ne de bir heyecan katıyor. Hatta "a" maddesindeki saçmalığı ikiye katlıyor. Yani eğer Cem'in takımı kazanırsa, diğerleri onlara teknolojiyi geliştirme izni verecekmiş. Diyecek birşey bulamıyorum.

Film boyunca, Türk seyircisinin hoşuna gidebilecek bir iki espri ve skeç bulunuyor. Ama bunlardan hiçbiri yaratıcılık ya da kalite içermiyor. Hele bir senaryodan kaynaklanmıyor olmaları ya da senaryo ile organik bir ilişki içinde bulunmamaları, hem kendilerine zarar veriyor, hem de filme.

Filmin finalinin, Arif'in çabasıyla hiçbir alakasının olmaması, tam bir "deus ex machina" olması, filmde herhangi bir senaryonun bulunmadığının adeta bir "nişanesi" olmuş. Bu kadar para harcanıp da bu kadar az bir senaryo niteliği gösteren bir başka Türk filmi hatırlamıyorum.

Not: Bu siteyi takip eden ve Cem Yılmaz'ı tanıyanlardan biri (ya da birkaçı!) SANARİST ULTIMATE ve bu sitedeki yazıları kendisine okutsun. Aksi takdirde insanların, filmlerine sadece kendisini değil de yazdığı hikayeleri de izlemeye geldiği zannına kapılıp parasını ve zamanımızı harcamaya devam edebilir.

2) "The Day The Earth Stood Still" ("Dünyanın Durduğu Gün") filmi, birkaç düzeyde işlemiyor. Ama en önemlileri, filmdeki olayların etrafında döndüğü bir kahramanın olmaması. Bu kahramanın olayların akışını değiştirmek için birşeyler yapmaması. Bu olmayınca (aslında hikaye buna izin vermiyor), seyircinin de heyecanlanacak birşeyi olmuyor: "Acaba kahraman hedefine ulaşabilecek mi?" sorusunu ("Major Dramatic Question") sormuyor?

Filmin ikinci en büyük zayıflığı da, finaldeki akış değişikliği. Yani Dünyayı yok etmeye karar veren uzaylılar, sırf bir kadın çocuğunun hayatını kurtarmak için kendi hayatını feda etmeye karar verdi diye, dünyayı insanlardan arındırmaktan vazgeçiyorlar. Yani! Bu uzaylılar ya hiç dayak yememişler, ya da sayı saymayı bilmiyorlar! O kadın, çocuğu için hayatını feda ederken, aynı anda dünyanın başka yerlerinde binlerce çocuk, kurulu düzenin vicdansızlığından dolayı ölüyor. Ama heyhat! Filmin yapımcısı mutlu bir son olsun diye karar vermiş ya, bu yüzden en saçmasından da olsa bir tanesini bize izlettiriyor. (Bu açıdan, vizyona yeni giren "Knowing" [şu Nicholas Cage'in oynadığı "Kehanet"] çok daha gerçekçi. Dünya üzerindeki yaşam, bir Güneş patlaması ile silinip gidiyor!)

3) "Dünyanın Durduğu Gün"den kısa bir süre sonra Hiroşima ile ilgili bir belgesel seyrettim. Ve şundan kesinlikle emin oldum: Gerçekten de insan ırkı bu dünya üzerinden yok olsa, evren çok ama çok az bir kayıp yaşamış olacak. Özellikle de kendine gelişmiş diyen ülkeler, bu durumun en büyük mesulleri. Ve vahşiliklerini, vicdansızlıklarını, adiliklerini "gelişmişlik" olarak satmaları ise, tarihin en büyük "dramatik ironisi".

4) Bir ara "CNBC-E ve TNT Özel" yazısı yazmalıyım. Ama unutmadan şunu belirteyim: UST yani Çözülmemiş Cinsel Gerilim, birçok dizide başarılı bir biçimde kullanılıyor. Mesela "Pushing Daisies" tamamen bunun üzerine kurulmuş durumda, kahramanların bırakın aynı yatağa girmeleri, birbilerine dokunmaları bile mümkün değil. Benzer bir durum "Chuck" için de geçerli. İş arkadaşı / sevgilisi olan kızla aralarında gerçek bir ilişki olması neredeyse imkansız - her ikisi de birbirlerinden hoşlanıyor olsalar da. Bu da bizi içten içe üzüyor tabii. (UST ne diyenler, ULTIMATE'e baksın bir zahmet).

5) Bu arada SANARIST ULTIMATE kitabını ben en az yüz elli kişiye şahsen yollamışımdır. Bir arkadaşımız da scribd.com'a yüklemiş. Ben bu bilgilerin bir işe yaraması için 2010 yılını hedef olarak koymuştum, ama sanırım çok iyimser davranmışım. Eski alışkanlıklar kolay ölmüyor. Yepyeni bir yazar kuşağına ihtiyacımız var.

16 Nisan 2009 Perşembe

Geri Bas!

Bu konuya daha önce değinmiştim. Ama her önemli konu gibi, birkaç defa ve farklı açılardan anlatılması gerekiyor.

Mesele şu: Büyük bir heyecanla, hevesle, çoşkuyla başladığınız bir senaryoda bir noktadan sonra tıkanırsanız ne yapmalısınız?

Durumu biraz daha detaylandırayım. Diyelim ki içinize doğan, sizin için duygusal düzeyde çok anlam taşıyan bir senaryo fikri yakaladınız. Bu senaryo fikri hem büyük bir çatışma potansiyeli içeriyor, hem de çok güzel karakterler barındırıyor. Bazı çok önemli ve güzel sahneler de geldi aklınıza.

Siz de bunlara güvenerek, oturup senaryoyu yazmaya başladınız. Başlangıçta, fikrin kendisinden kaynaklanan enerjiyle bir yere kadar geldiniz. Zihninize kendiliğen doluşan sahneleri, diyalgoları, kolaylıkla yazmaya başladınız.

Ama bir süre sonra, bu ilk cephane bitti. Siz belki bunun farkına vardınız ya da varmadınız. Belki bu projeyi sizden acilen bekleyen birileri var ya da cephanenizin bittiğini fark etmediniz ya da umursamadınız ve yazmaya devam ettiniz. Lakin hissediyorsunuz ki en baştaki enerjinin onda biri bile yok. Yazdığınız sahnelerin, diyalogların, karakterlerin hiçbirisi sizi heyecanlandırmıyor.

Belki açılırım diye yazmaya devam ettiniz, ama nafile. Kendiniz yemyeşil Yağmur Ormanları'ndan Sahara çölüne düşmüş gibi hissediyorsunuz.

Ne oldu? Neden bu noktaya geldiniz? Ve bu durumdan kurtulmak için ne yapmalısınız?

* * *

Olan şu: Bilinçaltınızın size şimdilik verdiği malzeme tükendi. Ve siz de kaynağı bilinçaltı olan malzemelerle devam etmek (yani kaynağı bilinçaltı olanyeni malzemeleri beklemek) yerine, aklınızla bulduğunuz malzemeleri senaryonuza eklemeye başladınız.

"Ee? N'olmuş akıl kaynaklı malzeme kullanmaya başladıysak?" diyebilirsiniz. Ve bu soruyla, sanat eserlerinin nasıl yaratıldığı konusunda ne kadar bilgisiz olduğunuzu belli etmiş olursunuz.

Sanat eserlerinin kaynağı, malzemelerin üretildiği yer, bilinçaltıdır. Burası, bizim için "gerçekten" önemli olan konuların, bilgilerin, olayların, duyguların harmanlanıp, "al şunu yaz/bestele/çiz" diye bilince gönderildiği bir tür mutfaktır. Buradan gelen malzemeler "gönül telimizi titretir" insanları gerçekten derinlemesine etkiler, "ruha hitap eder".

Oysa bilinçaltıyla yazılmayan/çizilmeyen/bestelenmeyen eserler her ne kadar teknik açıdan bütün şartları yerine getirse de, "gönül telinizi titretmez", sizi derinden heyecanlandırmaz, ruhunuzda derin bir iz bırakmaz. Akıl ile yapılmış ürünleri yine akıl tüketir, duygular ve ruh değil.

Eğer bilinçaltınızdan/ruhunuzdan gelen bir malzemeyle başladığınız bir işe, yeni malzemenin gelmesi için sabırla beklemek yerine aceleyle akıl yoluyla bulunmuş malzemeler eklerseniz, eserinizin bütünlüğünü bozmuş olursunuz. Hikayeniz bir yere kadar çok iyi, çok orijinal ilerler, ama sonra klişelere, bildik trüklere, vb. yönelir.

Bazen de -eğer kendi ruhunuzla biraz daha barışık bir insansanız- görünmez bir duvara çarpmış gibi olursunuz. Yeni sahneler yazar, yeni karakterler yaratır, yeni diyaloglar oluşturursunuz, ama hiçbiri sizi heyecanlandırmaz. Buradaki anahtar sözcük "heyecanlanmak"tır. Çok iyi bilirsiniz ki, sizi heyecanlandırmayan bir eserin ya da eser parçalarının başkalarını heyecanlandırması da mümkün değildir.

Özetlersek, bu durumunuzun nedeni, kökeni bilinçaltında olan malzemelere, bilgisizlikten ya da aceleden, akıl ile bulunmuş malzemeler eklemektir.

Peki bu durumdan kurtulmak için ne yapmalısınız?

Cevap iki kelime: Geri basmalısınız!

Yani, hikayenize sonradan, akıl yoluyla eklediğiniz karakterleri, sahneleri, diyalogları teker teker çıkarmalısınız. Her ne kadar uğraşmış olursanız olun, onları atmalısınız. Teker teker. Hiç acımadan.

Nereye kadar? Bilinçaltından gelen son malzemeyi kullandığınız yere kadar. O sahneye kadar. O karaktere kadar. Sizi heyecanlandıran son noktaya kadar geri basmalı, diğerlerini de acımasız bir biçimde atmalısınız.

Bu size önce zor, mantıksız, zaman kaybı vb. gibi gelebilir. Ama emin olun öyle değil. O noktaya kadar geri gittiğinizde, kaybetmiş olduğunuz heyecanı tekrar hissetmeye başlayacak, kendinizi bir anda tekrar Yağmur Ormanları'nın kıyısında bulacaksınız.

Bilinçaltınıza güvenin. O size tekrar malzeme vermeye başlayacaktır. Başka kitaplar okuyun, dergiler karıştırın, sakin yürüyüşler yapın, insanlarla başka konularda konuşun. Bilinçaltınız size cevabı verecektir. Hem de hiç ummadığınız bir anda. (House M.D. dizisini seyredenler, beş sezon boyunca bu yöntemin istisnasız her bölümde kullanıldığını, House'un son teşhisi hep bu şekilde koyduğunu iyi bilirler).

* * *

Ha, diyebilirsiniz ki "Ben TV sektöründe çalışıyorum, çok kısa teslim tarihleri var, bu yüzden bu yöntem bana uymaz". Ben de derim ki "Allah yardımcınız olsun." Bizdeki dizilerin genelde bu kadar kalitesiz olmasının nedeni, yazarların bilinçaltlarından gelen malzemelerle değil, ço kısa sürede reyting yapan klişelerle çalışmasıdır. "Lost"un ya da "Coupling"in bir bölümü iki ayda (rakamla 2) yazılmaktadır. Ama bu sayede dünyanın her tarafında seyredilmekte, zamana karşı da çok iyi direnmektedirler.

Ne zaman ki bizim yazarlar da bu koşullarda yazmaya başlarlar (artı, bu sitede anlatılan ve anlatılmayan binlerce bilgiyi sindirirler), Türk dizileri de o zaman gerçekten kaydadeğer bir nitelik kazanır.

* * *

Güncelleme: Sadece yazdığınız bir senaryoda, atmış olduğunuz yanlış adımları geri almakla bitmiyor iş. Bazen kendinizi tamamen yanlış bir projeye başlamış halde de bulabilirsiniz.

13 Nisan 2009 Pazartesi

4 Erkek Dönüşümü

Hikayelerin büyük bir bölümünde kahraman(lar) bir dönüşüm geçirir. Buna karakter dönüşümü ("character arc") denir. Her filmde kahraman dönüşüm geçirmez (örn. James Bond - "Casino Royal" hariç). Bu tür filmler genelde aksiyon filmleridir. Ama genel olarak ana karakter(ler), başlarına gelen olaylar sonunda bir değişim geçirirler. Bu, seyircinin hayat deneyimleri ile de örtüşen bir durumdur, zira onlar da hayatları boyunca yaşadıkları olaylar sonunda değişim geçirmişlerdir.

Burada dikkat edilmesi gereken, bu değişimin mümkün mertebe organik olmasıdır. Yani kahraman başına gelen olayların ona dayattığı değişime önce direnmeli, sonra yavaş yavaş bu direnç gevşemeli, bir noktada tamamen kırılmalı (muhtemelen üçüncü perdede) ve yaşadığı olaylar sonucunda hayata, kendine ve insanlara karşı daha derin bir içgörü geliştirmelidir. Kahramanın başına gelen olaylar, (aşağıda anlatıldığı gibi ilginç ve çatışmalı olmalarının yanı sıra) onu değişime sevk edecek nitelikte de olmalıdır, yani o tür olaylar seçilmelidir. Kahramanın film boyunca değişime direnmesi, sonra da tek bir olayla dönüşüme uğraması inandırıcı değildir.

Aşağıda, erkek baş karakterlerde görülen dönüşümlerden bazıları yer almaktadır. Bunlar daha çok ilişkiler ile ilgili dönüşümlerdir. Başka tür filmlerde başka dönüşümler de gerçekleşebilir. (Kadınların dönüşümü ile ilgili yazı, daha sonra gelecek). Yazının, gerçek hayatta karşınıza çıkan erkeklerle ilgili ne kadar çok şey söylediğine de dikkatinizi çekerim.

* * *

1. Oğlan dönüşümü (bazen, ama her zaman değil, “Dalgacı”)

Bu, kalbinde hala bir çocuk olan ve büyümeyen adamla ilgilidir. Adam sorumsuzdur, olgunlaşmamıştır, kaçıktır ve çok eğlencelidir.

Dönüşüm: Filmin sonuna gelindiğinde, artık büyümüş bir adama dönüşmüştür. Yani gerçek bir iş bulmuş, nişanlanmış, ya da evlenmiş ve/veya muhtemelen bir çocuğun bakımını üstlenmiştir.

Örnekler: "Süper Baba"daki ("Big Daddy") Adam Sandler; "Kaza Kurşunu"ndaki ("Knocked Up") Seth Rogen, "Kırk Yıllık Bekar", "The Hangover" (bir grup adam bekarlığa veda partisinde damadı Las Vegas’ta kaybederler ve düğünden önce adamı bulmak zorundadırlar). Tonlarca film bu dönüşümün çeşitli varyasyonlarını takip eder: aslında çocuk olan ve çok eğlenen adamların bir şekilde hayatlarında sorumluluk almayı kabul etmeleri gerekir.

Sık görülen türler: Komediler, Romantik Komediler

2. İşkolik

Bu, ailesi ve karısı/sevgilisi pahasına sürekli olarak çalışan adamdır.

Bu, dramatik bir dönüşümün “neşeli” karşılığıdır: o kadar çok yapılmıştır ki artık suyu çıkmıştır. Örneğin "Evan Almighty" ("Aman Tanrım 2"). Bu formül artık işe yarayabilir mi? Belki, ama ilginç bir yaklaşım/sürpriz gerekiyor. Ama lütfen senaryonuza “Senin tek düşündüğün işin!” ya da “Ofiste çok fazla zaman geçiriyorsun!” diyen kadın karakterler koymayın. Lütfen, lütfeeen.

Dönüşüm: Bu filmin sonunda bu karakter ailenin, ilişkilerin ve insanların ne kadar önemli olduğunu fark eder.

Örnekler: Jim Carrey, "Yalancı Yalancı"; Adam Sandler, "Click"; Don Draper, "Mad Men" vb.

Sık görülen türler: Komediler, aile filmleri, romantik komediler, dramalar

3. Yalnız Adam

Bu, kimseye ihtiyacı olmayan, muhtemelen içki içen, ve size bakmak kadar kolaylıkla suratınıza bir tane indirebilecek biridir. Güçlü, sessiz, sert bir tiptir. Western filmlerinde bu adamlar dönüşüm geçirmez. Genelde acılı ve duygusal olarak kopuk/uzak bir tiptir.

Dönüşüm: Filmin sonunda bu karakter bir santim kadar ilerleme kaydetmiştir, ama bu onun için kilometrelere eşdeğerdir. Kendisi dışında birisine önem vermiştir.

"Örnekler: "Casablanca"da Humprey Bogart. "Benden Bu Kadar"da ("As Good As It Gets") Jack Nicholson..

Sık görülen türler: Dramalar, Dramediler (yani Drama-Komedi karışımları, örn. "Ally McBeal", "House", "Scrubs")

4. Yaralı Adam

Bu adamın, geçmişinde yaşadığı ve atlatması gereken bir travması vardır. Ya sevdiği birini kaybetmiştir, ya da bir şey yapmıştır ve bu olayla barışamamaktadır ve kendisini suçlamaktadır. Geçmişinde, kendisini kurtarmak zorunda olduğu olduğu bir şey vardır.

Dönüşüm: Filmin sonunda, kahramanın ruhundaki (geçmişe ait) şeytanlar çıkarılır ve geçmişin yaraları iyileşir.

Örnekler: "Cehennem Silahı"ndaki Gibson/Riggs, "Die Hard"ta Bruce Willis, "24" dizisindeki Jack Bauer.

Sık görülen türler: Aksiyon, Drama

* * *

Eğer 5. bir dönüşüm olacak olsaydı, o da Sıkı Dost filmleri (Buddy Films) olurdu (erkek Romantik Komedileri)

Not: Erkek dönüşümlerinin çoğu, bağlılıktan korkan erkeklerle ilgilidir.

* * *

Kaynak: http://bluestockingla.blogspot.com/2007/12/there-are-only-four-male-character-arcs.html

Nereden Başlamalı?

Elinizde yazılmaya değer bir senaryo olduğunu nasıl anlarsınız? Daha doğrusu, senaryo yazmaya ne zaman ve nereden başlamalı?

Bu konuyu daha önce ele almıştık biraz. Senaryoda hikaye mi önemlidir, yoksa karakter mi? sorusuna çeşitli cevaplar verildiğini görmüştük. (Kaç yıl önceki bir yazıya atıfta bulunduğumu ben bile hatırlamıyorum :) )

Ama burada bahsettiğim biraz daha farklı: aklınıza doluşan bir sürü sinematik düşünceden hangisine dayanarak bir senaryo yazmaya başlayabileceğiniz. Ve bir senaryo yazmaya oturmak için bu düşüncenin ne gibi niteliklere sahip olması gerektiği.

* * *

Bir senaryo yazmaya başlamadan önce, elinizde, çok çeşitli ilginç olaylara kaynaklık edebilecek İLGİNÇ VE ÇATIŞMA İÇEREN MERKEZİ BİR SORUN/DURUM olmalıdır. Bu öyle bir durum olmalıdır ki,

1) Bizzat bir sürü ilginç olaya kaynaklık edebilecek kadar ilginç olmalıdır (yani iki saati dolduracak kadar malzeme potansiyeli içermelidir)

2) Bu olaylar da ancak ve ancak iki ya da daha fazla tarafın çatışmasını gerektirecek nitelikte olmalıdır. Ve bu çatışma da öyle az buz değil, gerçekten güçlü olmalıdır.

Elinizdeki fikirlerin senaryo haline getirilmeye değecek nitelikte olup olmadığını anlamanın yolu, bu iki kıstasa uyup uymadıklarına bakmaktır.

* * *

Benim Türk filmleriyle ilgili en temel eleştirilerimin başında, aslında bir film olacak kadar güçlü olmayan ve potansiyel içermeyen sorun/durumların film haline getirilmiş olması geliyor. En fazla bir kısa film olabilecek malzemeler, çeşitli şişirme yöntemleri ile iki saate kadar uzatılmakta, sonra da film diye önümüze konuyor sık sık.

Bunun nedeni bazen bulunan fikrin öz itibariyle zayıf olmasıdır. Yani yazar öyle bir konu seçer ki, ne kadar zorlarsanız zorlayın, insanların ilgisini iki saat boyunca ayakta tutacak malzeme çıkmaz. Belki bu konu kendisi için çok ilginç olabilir, ama sinema kitlesel bir eğlence olduğu için, genel izleyici kitlesinin ilgisini cezbetmez.

Bazen de yazar, büyük bir potansiyel içeren bir fikre sahiptir, ama bu fikri uç noktalarına kadar taşımamıştır. Yani durumları olabilecek en uç noktalara kadar zorlamamış, hikayenin ve karakterlerin uç noktalarına kadar gitmemiştir. Belki bunu yapması gerektiğini bilmediğinden, belki acele ettiğinden, belki de korktuğundan. Hikaye, yeterince şeker konmamış tatlılara benzer.

Sebep her ne olursa olsun, bir fikrin yeterince ilginç olmaması, çatışmaların uç noktalara kadar taşınmaması, senaryonun aleyhine işler. Bu da seyircinin sıkılmasına ya da yeterince heyecanlanmamasına neden olur. Sizin ise bir senarist olarak, vampirlerin sarmısaktan korkması kadar korkmanız gereken birşeydir seyircinin sıkılması.

* * *

İşte elinizdeki fikir bu özelliklere sahipse, yani yeterince ilginçse ve büyük çatışma potansiyeli içeriyorsa, ya da fikrinizi bu hale getirebildiyseniz, işte o zaman oturup karakterleriniz üzerinde daha ayrıntılı bir şekilde çalışmaya başlayabilirsiniz.

Eğer bunu yapmadan karakterlere geçerseniz, istediğiniz kadar sayfalar dolusu biyografi yazın, onlara bir sürü ilginç kişilik özelliği verin vb., hikayenizin ilginç olmasını sağlayamazsınız. Zira hikayeden kaynaklanan sorunlar, karakterler ile çözülemez ya da örtbas edilemez.

09 Nisan 2009 Perşembe

DİYALOG YAZMA TEKNİKLERİ

Senaryo yazarlığının en önemli olan ama en az dikkat edilen alanlarından biri “diyalog yazmak”tır. Güzel bir hikaye, kötü yazılmış diyaloglar yüzünden çok zayıflayabileceği gibi, normalde vasat sayılabilecek bir hikaye de güzel diyaloglar sayesinde seyredeğer bir hal alabilir.

Ben Türk filmlerindeki diyalogları genelde beğenmiyorum. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, konuşan insanların hep akıllarından geçen ilk şeyi doğrudan söylemesi. Yani insanlar ne düşünüyorlarsa doğrudan onu söylüyorlar. Bu gerçekçi bir diyalog yazarlığı değil. Zira insanlar hemen asla akıllarından geçeni doğrudan söylemezler.

İkincisi, bu tür diyaloglar seyircinin zihinsel katılımına da olanak tanımıyor. Yani karakterin söylemek istediği şey ile seyircinin duyduğu şey aynı ise, seyircinin bu sözleri zihninde incelmesine, değerlendirmesine, çıkarsamalarda bulunmasına gerek kalmıyor.

Üçüncü neden, Türk filmlerindeki karakterlerin hemen hiç yaratıcı konuşmaması. Yani imalar, kinayeler, kelime oyunları.. ya hiç yok ya da çok kalitesizler.

Son olarak da, iyi diyalog yazma tekniklerinden mahrumlar. Belki de en önemli neden bu. Hemen bütün diyaloglar, tekniğe dayalı bir yaratıcılıktan mahrumlar.

* * *

Burada David S. Freeman’ın (“Beyond Structure” seminerini veren şahıs) diyalog yazma ile ilgili bazı tekniklerini aktarmak istiyorum. Bu teknikleri öğrenmeye ve izlediğiniz filmlerde de bunları yakalamaya çalışın. Eminim diyalog yazma becerileriniz bayağı ilerleme gösterecektir.

Diyalog Yazma Teknikleri

1) Geciken Cevap

A karakteri B karakterine bir cevap verdiğinde, B hemen cevap vermez. A ve B başka konulardan bahsetmeye devam ederler. Belki de B yeni bir konu açar. B cevabı konuşmanın başka bir yerinde, belki de çok alakasız bir yerinde verir. Bu gecikme, B’nin kişiliği ya da sorulan konu ile ilgili farklı anlamların doğmasına yol açar.

2) Anlamlı Sessizlik

Nasıl müzik seslerden ve onlar arasındaki boşluklardan oluşuyorsa, diyalog da sözlerden ve onlar arasındaki sessizliklerden oluşur. A karakteri bir şey söyledikten sonra B cevap vermesi gerekirken cevap vermiyorsa, bu (hikayeye göre) çok ilginç anlamların ortaya çıkmasına neden olur. Bazen iki (ya da daha fazla) kişinin konuşmaları gerekirken hiç konuşmamaları, sahneye, herhangi bir sözden daha büyük bir derinlik katar.

3) Birbirinin Sözünü Kesmek

Günlük hayattaki konuşmalarımız ile filmlerde gördüğümüz diyaloglar birbirinden oldukça farklıdır. Filmlerde daha rafine (arıtılmış) bir dil ve üslup kullanılır. Günlük hayatta iki kişi konuşurken sözlerini sürekli keserler, kekelerler, konudan konuya atlarlar, vb. Oysa kısıtlı bir süre içinde derdini anlatmak zorunda olan filmde karakterler tane tane ve birbirlerinin sözünü pek kesmeden konuşurlar. Ama gerektiği yerde birbirlerinin sözlerini kesebilmelidirler. Yani diyaloglara bir miktar gerçekçilik ve hız kazandırmak istiyorsanız, karakterlerinizin birbirinin sözünü kesmesini, normal akan bir diyaloğun sözün kesilmesiyle birlikte aniden başka bir yöne kaymasını sağlayabilirsiniz.

4) Karakter “Aslında” Ne Demek İstiyor?

İnsanlar, toplumsal ortamlarda gerçek duygu ve düşüncelerini gizleme eğilimindedirler. Bunun nedeni bu duygu ve düşüncelerin genelde çevrelerindekileri kızdıracak ya da üzecek nitelikte olmasıdır. Filmlerde ise genelde günlük hayatın monotonluğunun çok ötesinde şiddetli olaylar yaşanır ve bunlar da karakterleri derinden etkiler. Gerçek duygular ve düşünceler bu gibi durumlarda da açıkça ifade edilmez. Ancak karakterlerin sözcük seçimleri, tonlamaları, ya da yaptıkları söz oyunları veya dil sürçmeleri, gerçek duygu ve düşüncelerine işaret eder. Sizin de karakterleriniz akıllarına gelenleri ya da hissettiklerini aynen söylüyorlar ise diyaloglarda sorun var demektir. Tabii ki senaryonuzdaki herkesin bulmaca gibi konuşmasından bahsetmiyorum. Ama her duygunun anında ve aynen ifade edilmediği de bir gerçektir. Bunu da göz önünde bulundurun.

5) Cümle parçası

Günlük konuşmada kullanılan üslup, yazı dilinde kullanılan üsluptan oldukça farklıdır. Günlük konuşmalarda edilgen yapı sıklıkla kullanılır. Yani yüklem cümlenin en sonunda olmayabilir. Değişebilir yeri bazen. Ya da cümleler itinayla tamamlanmayabilir. Bazı cümleler yarım bırakılabilir. Bunun nedeni, o cümlenin geçtiği sahnenin, cümlenin devamında ne söyleneceği ile ilgili yeterince bilgi içermesidir. Yani o sahneden, cümlenin devamı tahmin edilebilir. Bu ilginç bir yöntemdir ve seyirciyi filme biraz daha fazla dahil eder. Zira yarım kalan cümlenin geri kalan bölümünü her seyirci kendi kafasından tamamlar. (“Ocean’s Eleven” filmleri, bu gibi eksik bırakılmış cümleler konusunda çok sayıda örnek içerir).

6) Kendi konusundan ayrılmamak

İki kişi konuşurken genelde aynı konudan bahsederler. Ama durum her zaman böyle olmayabilir. A karakteri 1) Belli bir konu zihnini çok meşgul ettiği için, ya da 2) B karakterinin açmak istediği konudan kaçınmak istediği için, kendi istediği konuda konuşmaya devam eder. Bu da görünürde acayip bir durum yaratır. Ama aslında karakterlerin öncelikler hakkında izleyiciye çok önemli ipuçları sunar. Sizin karakterleriniz de sanki çok iyi hazırlanmış bir PPT sunumu gibi hep aynı konudan bahsetmek değildir. Ortama biraz anarşi, biraz kaos katın, bakalım ne olacak.

* * *

Diyalog yazmakla ilgili teknikler sadece bunlarla sınırlı değil. Ama en belli başlıları bunlar diyebilirim. Siz de David S. Freeman'ın yaptığını ("tersine mühendislik" / "reverse engineering") yaparak, burada anlatılmayan teknikleri bulabilirsiniz.

Kaynak: David S. Freeman (Yorumların çoğu gezgin’e ait).

08 Nisan 2009 Çarşamba

"The Wrestler" - "Güreşçi"

DİKKAT: "The Wrestler" filmini henüz izlemeyenlerin bu yazıyı okuması tavsiye olunmaz.

* * *

Bu film isimlerini Türkçeleştirenlerde bazı zihinsel anormallikler var. Tamam, bazı yabancı film adlarının Türkçe karşılıkları ya hiç yok ya da çok saçma oluyor. Ama "The Wrestler" gibi tam Türkçe karşılığı olan bir ismin yerine filme hiçbir ilgisi olmayan "Şampiyon" adını koymak da neyin nesi?! (Filmde birinin "şampiyon" olmasını sağlayacak bir yarışma vb. yok.)

Filmin konusuna gelince: Darren Aronofsky hemen hiçbir risk içermeyen klasik yapıda bir senaryoyu filme almış. Film Randy "Ram" adlı artık iyice yaşlanmış bir güreşçinin hayatından kesitler sunuyor. Randy bir maçtan sonra kalp krizi geçiriyor, bunun üzerine güreşten bir süre uzaklaşıyor, kopmuş olduğu kızıyla tekrar yakınlaşıyor, ama bu ilişki bozuluyor, hoşlandığı striptizci de yüz vermeyince Randy son bir maça çıkmaya karar veriyor. Film, bu son maç ile sona eriyor.

Aslında film, tema itibariyle Rocky'ye benziyor. Yaptığı spor üzerinden özsaygısını yeniden kazanmaya, hayatına bir anlam katmaya çalışan bir adam var burada da. Ama Rocky'den farkı -bir Aronofsky filmi olduğu için- biraz daha karamsar olması. (Yine de bir Aronofsky filmine göre oldukça iyimser sayılır).

Filmin nispeten karanlık havası, hem senaryosal hem de görsel unsurlarla desteklenmiş. Randy'nin parasız olması, bunun için kaldığı mekanın dışında uyumak zorunda kalması, para kazanmak için kendi bedenine her türlü zararı veren faaliyetleri yapması, hayatındaki tek anlamlı ilişkinin bir striptizciyle kurduğu paraya dayalı ilişki olması, arada sırada bir süpermarkette çalışması... Hep Randy'nın dipteki hayatının atmosferini başarılı bir biçimde yaratıyor.

Randy'ye çok acımıyoruz, ama ona karşı tamamen duyarsız da değiliz. Özellikle kalp krizi geçirdikten sonra striptizciyle arkadaş olmaya çalışması ya da kızıyla ilişkisini yeniden başlatma çabaları, seyirciyi yeterince duygulandırıyor ama yönetmen bu sahneleri duygu sömürüsü yapacak kadar uzatmıyor.

Normal bir hayat sürdürmeyi başaramayan Randy, iyi olduğu tek alana, yani güreş ringlerine geri dönüyor - hem de ölmek pahasına. Bu davranışı da çok insancıl Randy'nin. Hepimiz hayatımızda yeni alanlara girmek için yaptığımız girişimlerde başarısız olduğumuzda geriye, başarılı olduğumuz alanlara dönmek istemiş, hatta kimimiz de dönmüşüzdür. Randy'nin bizden farkı, onun bu dönüşünün, hayatına son verebilecek bir seçim olması. Ama bu da bize Randy için özsaygının, hayatına acayip de olsa bir anlam katmanın, seyircinin yüzeysel de olsa sevgisinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

İşte film özetle bundan ibaret: hayatını heba etmiş bir insanın, hayatında birşeyleri yoluna koyma girişimlerinin başarısız olması üzerine, kendisine çok zarar verebilecek ama kendisini iyi hissetmesini sağlayabilecek bir alana geri dönmesi.

* * *

Filmin öne çıkan özelliklerinden bazıları şunlar:

1) Film 16 mm kamera ile çekilmiş. Bu yüzden görüntüler 35mm'liğe göre çok daha grenli. Bu filme sert bir hava veriyor, ki bu da hikayeye gayet uygun.
2) Filmin bazı sahnelerinde bilerek yapay ışık kullanılmamış. Bu da filmin gerçekçi havasını artırıyor.
3) Mickey Rourke'un iyi bir performansı var. 9.5 Hafta ve Angelheart'taki yakışıklının ne hale geldiğini görmek ise iç burkucu. (Ama Mickey'nin bu haline benzer bir hali Spun diye bir filmde de vardı. Onu izleyenler çok şaşırmayacaklardır.)
4) Filmde Marisa Tomei'nin karakteri üzerinden sergilenen bir miktar çıplaklık var ama bu erotik bir çıplaklık değil. Daha çok seks işçilerinin hayatından bir kesit sunmak amacıyla kullanılmış.
5) Filmde çok az müzik var. Olanlar da genelde 80'lerin hard rock ve metal gruplarının şarkıları. Bu müzik türü Randy'ye çok uygun düşüyor.
6) Adı "Güreşçi" olan filmde doğal olarak bir miktar şiddet var. Ama çok fazla değil. Burada da şiddet seyirciyi çok duygulandırmak için değil, Randy adlı karakterin hayatını kazanmak için katlandığı birşey olarak gösteriliyor. Tıpkı 4. maddede bahsedilen çıplaklık gibi.
7) Filmin toplam maliyeti 6 milyon dolar ve bütün dünyada yaptığı gişe 42 milyon dolar. Yani aşırı kârlı bir film. (Aronofsky'nin bir önceki filmi olan "Fountain" 35 milyon dolara malolmuş ve 15 milyon dolar iş yapmıştı. Aronofsky de bu filmiyle biraz piyasaya oynamış gibi.)

* * *

Netice: "Güreşçi" çok çok iyi bir film, bir klasik ya da kült bir film değil. Ama ortanın üzerinde bir senaryosu var. Oyunculuk ve yönetim de güzel. Yine de iki defadan fazla izleyeceğinizi sanmıyorum.

03 Nisan 2009 Cuma

Hademe Partisi!

Ben demokrasi ile ilgili olumsuz düşüncelerimi ifade ederken genelde felsefi düzeyde konuşuyorum. Yani önümüze çıkan adayların belirlenme sürecindeki keyfiliğe ve saçmalığa, seçenlerin çoğunun da seçme kabiliyetinden yoksunluğuna işaret ediyorum. Yani olay tam bir körler dövüşü ve birileri de bundan müthiş bir çıkar sağlıyor.

İşin bir de karanlık boyutu var: Bazı insanların adlarının seçim listelerinde yer almamasından dolayı oy kullanamamaları, gökten bir anda inen altı milyon seçmen (Bu fena halde 4400 adlı diziye benziyor. Hani orada da uzaylıların kaçırdığı 4400 kişi iade ediliyordu ya. Burada da bu 6 milyon kişi kaçırılmış ve iade edilmiş gibi), ve en son olarak da nüfus cüzdanında TC Kimlik Numarası bulunmaması yüzünden on milyon insanın neredeyse oy kullanma hakkından mahrum kalması.

Ama işin asıl karanlık tarafı, seçimler gerçekleştikten sonra sandıklarda yapılan işler. Bunlardan bir tanesi yerel bir gazetede yer almış. Adam açık açık oyların 100 TL karşılığında kendisine yaktırıldığını söylüyor. Sözlerinin en sonunda da ekliyor: "Hiçbir partiye üye değilim." Herhalde bu itirafının arkasında bu "bağımsızlık" yatıyor.

Peki bir de partili olanlar? Yani iktidar partisine üye olup da kendilerini madden ve manen bu tür suçları itiraf edemeyecek kadar partilerine bağlı, bağımlı hissedenler. (Özgürlüklerini bir görüşe tamamen teslim etmiş insanların özgür irade gerektiren seçime katılmaları ne ironik değil mi? "Kör kameraman" gibi.). Onlardan asla böyle itiraflar duyamayacaksınız. Yüzlerce, hatta binlerce bu tip olay görmezden gelinecek, karanlıkta kalacak.

Sonra da bana "Demokrasi en güzel yönetim biçimidir" diyeceksiniz.

Tahminim ilköğretim okullarında hademelik ya da çaycılık yapan insanlardan oluşan bir topluluk bizi daha düzgün bir biçimde yönetir. "Hademe Partisi" kurulursa, oylarım kesinlikle onlara gidecektir.

01 Nisan 2009 Çarşamba

Helal Değil Hacı!

Şu televizyon sektöründe çalışmak cefalı bir iş. İsterseniz kanalın sahibi olun, mutlaka ama mutlaka birilerine gebesinizdir. Asla tam olarak kendi içinizden geldiği gibi, özgür bir şekilde hareket edemezsiniz. Mutlaka yararını gözetmek, en azından gazabından sakınmak istediğiniz birileri vardır. Şu anda Türkiye'de bu tanımın dışında kalan bir televizyon kanalı göremiyorum. Bize en bağımsız gibi gelen kanalların dahi, bizim bilmediğimiz yarenleri ya da düşmanları vardır.

Bunun doğal sonucu olarak, bir kanalda çalışan en düşük düzeyli elemandan en tepe yöneticiye kadar herkes, kendi inançlarına zıt şeyler yapmak durumunda kalır zaman zaman. Bunun etik tarafları bir yana, kişiler üzerinde psikolojik açıdan çok yıpratıcı bir etkisi vardır. İnanmadığınız şeyleri para uğruna yapmak, ne kadar yaygın olursa olsun, insan ruhu üzerinde son derece tahrip edici bir etkiye sahiptir.

Bu tahrip edici etkiye en fazla maruz kalanların TRT çalışanları olduğunu düşünüyorum. Her dört ya da beş senede bir tepelerindekiler değişince ona göre tavır almak, daha önceden övdüklerinize şimdi sövmek, daha önce sövdüklerinizi ise şimdi övmek, karakter üzerinde bayağı baskı oluşturuyordur.

Ama bu onların tercihi tabii. Yani burada onlara acıyor değilim. Bir maaş uğruna ruhu satıp satmamak, her zaman kişinin tercihine kalmış birşeydir. Ekonomik ve toplumsal koşullanmaların dışına çıkma cesareti gösteremiyorsanız, eninde sonunda birilerine bende (köle) olacaksınız demektir. Eğer gösterebilirseniz, fakir (olma olasılığı biraz yüksek) ama onurlu bir hayat sizi bekliyor demektir.

* * *

TRT'nin Kanal 7'leşmesi sürecini bir süredir takip ediyorum. Bilenler bilir, bu sadece program çeşitlerinin aniden Kanal 7'ninkilere benzemesinden mütevellit değil, bizzat Kanal 7 kadroları TRT'ye dolmuş durumda. Bunun doğal sonucu olarak, özel bir girişimle değil, bizzat ülkede yaşayan herkesin paralarıyla kurulmuş ve işleyen bir devlet kurumu, sadece belirli bir partinin ve siyasi görüşün borazanı haline gelmiş halde.

Bunun son örneği de, TRT'de yayınlanacak olan bir dizi: Başrollerin birinde Ahmet Özhan varmış, Hacı adlı bir karakteri canlandırıyormuş. Bu Hacı, yurtdışında okullar açan bir dini öndermiş. (Bu şahsiyetin gerçek hayatta kime karşılık geldiğini tahmin etmekte güçlük çekmezsiniz sanırım.).

* * *

Sizi bilmem ama ben bu haberi duyunca öfkeden deliye döndüm. Ne TRT'ye sövmediğim kaldı, ne Ahmet Özhan'a. Bu ikisinin bu diziyle yalakalık etmeye çalıştığı grup zaten günlük sinkaf listemin başlarında yer alıyor. Ama benim paramla işleyen bir kurumun, benim dinsel ve siyasi inançlarıma tamamen zıt bir görüşü savunan bir eser yaptırması ve yayınlaması, hiçbir koşulda kabul edilebilir birşey değil benim için. Devlet kanalının işinin ehli olan insanlarla değil de sadece belirli bir dini görüşe sahip olanlarla doldurulmasının vehameti bir yana, bir de benim paramla bu ülkeye bu kadar zararlı bir grubun propagandasının yapılması, ülkenin kendi ayağına, hatta kalbine kurşun sıkmasından farksız.

Sonuç olarak, hakkımı helal etmiyorum bu insanlara. Benden (bizden) aldıkları paralarla bu işi yapanlara, yayınlayanlara, buna vesile olanlara kazandıkları para yâr olmasın. Bir milletin saflığı, duyguları, iyi niyeti ancak bu kadar suistimal edilir. Kainat, mazlumların ahını asla unutmaz, geçen yıllar içerisinde şiddetlenen bir eko halinde, zalimin hesabını mutlaka görür. Bugün güç sahibi olup da hak hukuk tanımayanlarınkini de görecektir, emin olun.

29 Mart 2009 Pazar

Karamsar Notlar - 1

Aslında yazılması gereken bir sürü senaryosal konu var ama içimden gelmediği için yazamıyorum. Bir sürü film eleştirisi de yapılabilir ya da politik olaylardan da bahsedilebilir, ama içimden hiçbiri hakkında birşeyler söylemek gelmiyor.

Yine de bir iki kelam edilebilir belki.

1) Hayatta en büyük mücadelelerimizi sevmediğimiz insanlara karşı değil, sevdiğimiz insanlara karşı vermek zorundayız. Bizi hayallerimize ulaşmaktan alıkoyma gücüne sahip olanlar, bizden nefret edenler değil, bazen bizi en çok sevdiğini söyleyenler, hatta gerçekten de sevenler. Bu yüzden onlarla mücadele etmek zor.

2) Benzer bir şekilde, hayallerimize ulaşmak için en büyük engellerden bazıları da kendi içimizde yer alıyor. Anne babamızın, arkadaşlarımızın, yakın çevremizin bilerek ya da bilmeyerek ruhumuza soktuğu engeller, koşullanmalar, değersizlik hissi, ya da başarısız olacağımıza dair inançlar, dış dünyadaki engellerden daha fazla bizi uğraştırıyorlar. Kendine güvenen ve inanan bir insanın, örneğin, çekmeye karar verdiği bir film için yirmi otuz bin dolar toplaması sorun olmaz, ama kendine güvenmeyen ve inanmayan bir insan, üç kuruşu bile bir araya getiremez.

3) Türk eğitim sisteminin insanların ruhları ve beyinleri üzerindeki dehşetengiz yıkıcı etkisini gördükçe, tarifi imkansız kederlere kapılıyorum. Bu ülkeden neden daha fazla sayıda dünya çapında sanatçı ve bilimadamının çıkmadığını soranlar, üzerinde MEB yazan binalara çevirsinler bakışlarını. Böyle bir ruh katliamı, gelecek kuşakların korku hikayelerinde bulunabilir ancak. Biz ise içinde yaşadık, yaşıyoruz.

4) Sevsek de sevmesek de doğulu bir milletiz biz. Duygularımız daha baskın hep. Bu yüzden de kandırılmaya daha müsaitiz. Hele aklını bileyip ruhunu çoktan kaybetmiş Batılı uluslara bu yüzden çok kolay yem oluyoruz. Ben diyorum ki aramızdan bazılarını, ama bizden ruhen kopmayacak kadar güçlü karakteri olan bazılarını, tam anlamıyla batılı tarzda yetiştirelim ve onlar mücadele etsinler Batılılarla. Ama böyle bir eğitimin de şu riski var: onlar gibi düşünmek üzere eğitilenler, her nedense çok kolayca onların safına geçiyorlar.

5) Yeni kuşaklarda gerçekten de ruhsal bir dejenerasyon var. Ama bundan dolayı onları suçluyor değilim. Onlar sadece kendilerini içinde buldukları ortama uyum sağlıyorlar. Bu ortamı sağlayanlar ise önceki kuşaklar. Bu yüzden büyük aşklar, büyük kahramanlıklar, büyük düşünceler çıkmıyor ortaya. Hepsi kısa süreli zevk, en az çabayla maksimum kazanç, ve sorumluluktan tamamen ari bir hayat istiyorlar. Onların kuracağı bir dünyada yaşamak zorunda kalanlara acıyorum.

6) Teknolojinin insanları daha mutlu etmediği kesin. Sadece daha fazla köleleştiriyor, kendi ruhundan daha fazla koparıp daha fazla maddiyata yönelmesini sağlıyor. Zihinsel yoğunluk, konsantrasyon, ânı yaşama ise kaybolup giden en temel melekelerimiz.

7) Yöneticilerimizin ve zenginlerin bizleri sadece bazı faydalar (örneğin değiştirilmiş genlerimiz sayesinde ürettiğimiz sıra dışı bir protein) için hayatta tutulan fareler gibi gördüğünden adım gibi eminim. Yeter ki ekonominin çarkları dönsün, yeter ki onların istediği gibi hareket edelim. Bunun için çokça ceza, nadiren de ödül kullanıyorlar. Halkı aydınlatması gerekenler ise ne yazık ki bu kesimlerin borazanlığından başka birşey yapmıyorlar. Bu nasıl bir çağ ki, hayatımızın ne kadar berbat olduğunu ve ideoloji gözetilmeksizin hepimizin hayvan yerine konduğunu söyleyecek bir insan evladı yok memlekette.

8) Yine de her doğan çocuk, gelecek için bir umut demek. Her ne kadar "Children of Men" filmindeki kadar vahim bir duruma henüz düşmediysek de, her yeni (yepyeni) kuşak, geleceğe umutla bakmamız için bir sebep teşkil ediyor. Ama her yeni kuşağın öncekilerden daha kötü bir biçimde şekil aldığını görmek, içimizi karartıyor. Tamamen ümidi kaybetmek için çok erken, çok ümitli olmak için çok geç.

9) Ölecek olmanız, hem de sandığınızdan erken ölecek olmanız, size arkanızda bir yangın yeri bırakma hakkı vermiyor. Benden sonra tufan deyip de çevrenize ve gelecek kuşaklara büyük kötülükler etme hakkınız yok. Bu bazen, ölmeden önce en çok sevdiğiniz şeylerin hepsini yapmanızdan (ve bu esnada insanlara ve çevreye büyük zararlar vermenizden) vazgeçmeniz anlamına gelebilir.

10) Kendinizi tamamen değiştiremeden, en mükemmel halinize ulaşamadan, bir çok işi yarım, bir sürü hayali de gerçekleşmemiş halde bırakarak bu dünyadan göçeceksiniz. Kendinizi bu fikre alıştırsanız ve zamanınızı abuk subuk işlerle değil de gerçekten de mutlaka yapılması gerektiğini hissettiğiniz en önemli bir iki şeyle geçirmeye başlasanız iyi edersiniz. En büyük korku kaynağı erken ölmek değil, mutlaka yapmanız gereken o bir iki şeyi yapmadan ölmektir.

* * *

Bugün seçim olmayan bir seçim var. Sanki birşeyleri değiştirebilecekmişiz gibi gidip oy kullanacağız. Oysa hemen hiçbirşey değişmeyecek. Zira sistem gerçek bir değişime izin vermeyecek şekilde kurulu. Ufak tefek bir iki istisna haricinde, herşey olduğu gibi kalacak. Bütün sistemin, toplumun zekasıyla ve ruhuyla alay etmesinin şahikasıdır seçimler. Sonra da günler, haftalar boyunca saray soytarılarının seçim sonuçlarıyla ilgili şaklabanlıklarını izleyeceğiz.

Yine de gidip oy kullanmak lazım. Bizimle alay eden sistemle alay etmenin en iyi yolu, blöfünü görmektir zira.

07 Mart 2009 Cumartesi

Gelecek, ŞİMDİ!

Eğer sadece senaryo yazımı ile ilgilenip, görüntü üretme teknolojilerinin hangi aşamaya geldiğini umursamıyorsanız, yazdığınız hikayeler bundan zarar görecektir. Bu nedenle tam detaylarını anlamasanız bile, kameraların nasıl işlediği, post-prodüksiyonda görüntü ve ses ile ilgili ne gibi cambazlıklar yapılabildiğini öğrenmenizi tavsiye ederim. Eğer bunları öğrenirseniz, hikayeleriniz çok daha zengin bir dokuya sahip olabilir. Sadece siz bilmiyorsunuz diye, aslında kolayca yapılabilecek bazı şeyleri hikayelerinize eklemezseniz, yazık olur.

Aşağıda, "Benjamin Button"da kullanılan ve Brad Pitt'in yüzünün, filmin başlarındaki yaşlı adamın yüzünü canlandırmakta nasıl kullanıldığını anlatan bir video var. Bu teknoloji, daha önce kullanılan "motion capture"dan çok farklı, tamamen yeni bir teknoloji. Artık hayatta olmayan sanatçıların yeni filmler çevirmesine bence en fazla beş sene kalmış durumda. Bu teknolojilerin çok kısa bir süre sonra sizin de kullanımınıza açılacağından emin olabilirsiniz. Bu yüzden, yazdığınız hikayelerin türü değişebilir. Belki de görsel açıdan herkesi tatmin edecek gerçek bir Atatürk filmini, ancak bu teknoloji ile çekebileceğiz.

Aşağıdaki konuşmacı, Benjamin Button'daki bu efektleri yaratan ekipten bir eleman. 18 dk'da herşeyi anlatmak için çılgınca bir hızda konuşuyor (İngilizce). Ama amca zaten ancak 9. dk'dan sonra ilginç birşeyler söylemeye başlıyor. Anlamasanız bile görüntüleri seyredin, sinema teknolojisinin hangi aşamada olduğunu görünce bayağı şaşıracağınızı tahmin ediyorum. Şaşırmazsanız, ya bu gelişmeleri takdir edemeyecek kadar sinema teknolojisinden uzaksınız, ya da Benjamin Button'u yaratan ekipte çalışıyordunuz zaten :)

04 Mart 2009 Çarşamba

GECEKONDU MİLYONERİ

DİKKAT: "Slumdog Millionaire" (SM) filmini henüz seyretmeyenlerin bu yazıyı okuması tavsiye olunmaz.

* * *

SM, "orta kalite" bir film. Yani başı sonu olan bir hikayesi var, bu hikayeyi çok yaratıcı olmayan bir tarzda anlatıyor, ama sonuçta bizi az da olsa duygulandırmayı başarıyor ve hedefine ulaşıyor.

SM bu kadar Oscar'ı alacak bir film miydi? Diğerlerini seyretmeden birşey diyemeyeceğim. Ama Oscar tarihinde en gereksiz yere bu kadar çok ödül almış filmlerden biri olarak anılması muhtemel. Zira o kadar ahım şahım bir film değil SM.

Filmin gerçekten de orta karar bir hikayesi var. Genç bir adamın (Cemal), kaybettiği sevgilisine ulaşmak için "Kim Milyoner Olmak İster" yarışmasına katılmasını anlatıyor. Ana hikaye bu. Biraz ilginç olsa da, çok yaratıcı olduğu söylenemez.

Senarist, hikayenin zayıflığının farkında olduğu için, anlatım tarzına iki atraksiyon eklemiş. Birincisi, Cemal'in en baştan filmin 3/4'üne kadar karakolda işkence altında sorgulanması. İkincisi de, bu sorgulama sırasında izlediğimiz geri dönüşler ("flashback").

İşte bu sonradan eklenen iki atraksiyon, filmin potansiyel sıkıcılığını nispeten ortadan kaldırmış. Ayrıca bize Cemal ile özdeşleşmek için bir sürü fırsat vermiş. Cemal'in gerçekten sefalet ve tehlike içinde geçen çocukluğu, Latika'yı kurtarması, onu sevmesi, daha sonra kaybetmesi, hayatını kazanmak için abisiyle birlikte komik sahtekarlıklar yapması... Bu arada Cemal'in karakolda işkence görmesi. Ve yarışmadaki adamın Cemal'i kandırmaya çalışması... Yazar Cemal ile özdeşleşme kurulması için kitaptaki her yöntemi (bkz. SANARIST ULTIMATE, s. 316) kullanmış. (Sonuçta 8 Oscar aldığına göre, etkili olduğu söylenebilir).

Hikayenin bir ilginç noktası da, Cemal'in yarışmaya katılana kadar yaşadığı olayların hepsinin, yarışmadaki soruları doğru cevaplamasına yardımcı nitelikte olması. Bu da onun "kaderi"nin yarışmayı kazanmak ve Latika'ya kavuşmak olduğunu gösteriyor.

(Hikaye boyunca anlatılan herşeyin aslında daha büyük bir amaca hizmet ettiğini öğrendiğimiz bir başka film daha hatırlıyorum: "İşaretler" ("Signs"). Bir başka Hintli (Night Shyamalan) tarafından yönetilen o film de, kader temasını bu kez gerilim atmosferi içinde işliyordu.)

Filmin anlatım tarzının batılı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Tam Avrupalıların ve Amerikalıların anlayacağı tarzda ele alınmış herşey. E, yönetmen de Dany Boyle zaten. Bu film bir Avrupalı-Amerikalı olmayan biri tarafından çekilseydi, Oscarlarda bu kadar iltifat görmezdi sanırım.

* * *

Bence çok kayda değer bir film değil. İkinci kez seyreder miyim emin değilim.

Ama sıkıcı olabilecek bir hikayenin, doğru yöntemler kullanılarak nasıl izlenir hale getirildiğinin güzel bir örneği.

En azından bu açıdan ilgiyi hak ediyor.

Güncelleme: Yine de, bu filmin Hindistan ile ilgili olumlu bir izlenim bıraktığı söylenemez. Artık Hintlilerin de bir "Geceyarısı Ekspresi" var sanırım, hem de 8 Oscarlı!

25 Şubat 2009 Çarşamba

Neden Olmasın: Yirmi Bin Dolara Uzun Metraj Film!

Yirmi Bin Dolar!

Benim, sinemalarda gösterilebilecek kalitede bir filmin, senaryo aşamasından son kurguya kadar çekilip hazırlanması için ihtiyaç duyulacağını düşündüğüm asgari miktardaki para bu. Yani bu paraya, onu filme basacak dağıtımcıya götürebileceğiniz bir film çekebileceğinizi düşünüyorum.

Bu paranın içinde neler var?

* Kamera: Beş bin dolara Bir HVX200 ya da HPX 171 alabilirsiniz. (Sony EX'ler (1 ve 3) sinema filmi çekimi için uygun değildir. Daha iyi DOF'ları vardır, ama codec'leri (HDV) film için yetersizdir.)

(Alternatif: Film çekiminin üç hafta süreceğini varsayarsak, iki-üç bin dolara bu kameraları bu süre için kiralayabilirsiniz. Hele elinize -yakında çıkacak- bir HPX300 geçirirseniz -10 bit AVC-Intra codec kullanıyor - çok daha iyi olur, görüntüleri diğerlerinden çok daha iyi.)

* Ses: Bin dolara ses kitini satın da alabilirsiniz, kiralayabilirsiniz de. Yurtdışına gidip gelenlerden alırsanız, biraz daha ucuza gelir. En iyisi, bu işten gerçekten anlayan birilerini bulmak ve sıkı bir pazarlıkla ikna etmek.

* Işık: Bin dolara yine ışıkları halledebilirsiniz. Ucuz halojen ışıklar alabilir, ya da okulunuzdaki ya da fotoğrafçı/videocu arkadaşınıza ait ışıkları kullanabilirsiniz (o zaman bedavaya ya da çok daha ucuza gelir).

* Lojistik: Dört bin dolar. Oyuncuların sete gidip gelmesi, kamera, ışık, vb. ekipmanın sete taşınması, ekibin yiyecek ve içecek ihtiyacı, bazı mekanların kiralanması bu parayla karşılanacak. Oyuncularınızın karnını doyurmayı ve asgari yol paralarını vermeyi unutmayın.

* Ekip (kameraman + ışıkçı + sesçi): İki bin dolar. Kameramanınızın kullanacağınız kamerayı iyi tanıdığından emin olun. Yani bütün özelliklerini bilmeli. Sesçiniz de ses kayıt cihazlarını çok iyi düzeyde kullanabilmeli. (Eğer kamerayı da siz kullanacaksanız, kendinize ödeme yapmayın!)

* Oyuncular: İki bin dolar. Adam başı değil. Toplam hepsine. Bu tabii ki filmden alacakları toplam para değil. Bunun bir avans olduğunu söyleyin ve asıl paranın film satıldıktan sonra geleceğini belirtin. Film satılırsa para alacaklarını bir sözleşmeyle belgeleyin. Az da olsa para alan oyuncu, sizin bu işte ciddi olduğunuzu düşünecektir.

* Müzik: Ortalık, adını duyurmak isteyen müzisyenlerle dolu. Bu yüzden avantajlı konumda olan sizsiniz, onlar değil. Yine bu yüzden çok seçici olmalısınız. Beş yüz, en fazla bin dolar.

* Post (Kurgu + Color Correction): Bu işi de çok sağlam ve işleyen bir bilgisayarı olan ve bu işten anlayan kişilerle yapmalısınız. İyi arkadaşınız ise, hiç para vermeden, değilse, en fazla bin dolar.

* Tanıtım (web sitesi + ziyaretler + telefon görüşmeleri + duyurular + vb): Bin dolar. Filminizin yapım aşamalarının da anlatıldığı "cool" görünümlü ama pahalı olmayan, FLASH ile hazırlanmış bir web sitesi.

* Beklenmedik harcamalar: İki bin dolar. Emin olun, beklemediğiniz bir sürü şeyle karşılaşacaksınız.

* * *

Tabi burada belirtmediğim bazı şeyler var:

* Bu fiyatlara bu işleri yaptırabilmek için bazen bir kedi yavrusu kadar sevimli, bazen de Rus mafyası kadar acımasız olmanız gerekiyor. İkna kabiliyetiniz had safhada olmalı. Sinirleriniz ise çelikten. Birçok insan, kendilerinden bedava birşey istenince otomatik olarak hayır cevabı verir. Bu otomatik cevabı aşmak için onlara biraz dil dökmeniz gerekebilir. Bazen gerçekleri hafifçe çarpıtabilirsiniz, ama asla yüzde yüz yalan söylemeyin. Neticede bir sanatçı (adayı) olarak film çekiyorsunuz, "saadet zinciri" kurmuyorsunuz.

* Elinizde, az mekanda ya da bedava ulaşabileceğiniz çok mekanda çekebileceğiniz fişek gibi bir senaryonuz olmalı: birşeyi çok ama çok isteyen bir karakter bulun ve onun önüne iki saat boyunca ilgi çekici (VIM'i yüksek) engeller çıkartın. Eğer seyirci karakterle özdeşleşir ve onun arzusuna inanırsa, teknik ve senaryosal ufak tefek hatalarınızı görmezden gelecektir.

* Maddi engellerin sizi durdurmasına izin vermeyin. Kameranın tamamen bozulması, ve oyuncuların seti terk etmesi dışında hemen her sorununuzun yaratıcı bir çözümü vardır. Ve çözüm genelde yakınınızdadır!

* Yaptığınız iş yakın çevrenizdekileri gerebilir. Herkes sizinle aynı coşkuyu paylaşmayabilir. Bu girişiminizin, çok önemli bağlara kalıcı zarar vermemesini sağlamak, sizin en büyük görevlerinizden biri. Sevdiklerinizin desteğini arkanızda hissetmek, size daha büyük güç verecektir. İnsanlar, uygun bir dille konuşulduklarında ikna olma eğilimindedirler.

* Sette karşılaşabileceğiniz hatalarla ilgili olarak önceden olabildiğince bilgilenmeye çalışın. Başta dvinfo.net olmak üzere sizin girişiminizle ilgili olabilecek bütün web sitelerini araştırın. Ama ne yaparsanız yapın, sorunların hepsini önceden ortadan kaldıramazsınız. Bu yüzden sette ve postta bir çok soruna hızlı ve yaratıcı çözümler bulmaya hazır olun.

* Bu işi tek başınıza değil de, birbirine nazı geçen sıkı iki ya da üç arkadaşla sırtlamanızı tavsiye ederim. Bir kişi sanatsal işlere yoğunlaşırken diğerleri işin daha pratik yönleriyle uğraşır.

* Bu paranın (yani yirmi bin dolar) sadece çekim ve post için olduğunu unutmayın. Filmin gerçek tanıtımı, baskısı, DOLBY'si vb, filminizi satın alacak dağıtımcının işi. Film ille sinemada gösterilmeyebilir, doğrudan DVD'ye ve TV kanallarına da gidebilir. Olsun, önemli değil. Bu ülkede bu kadar az imkanlarla uzun metraj bir film çekmek, Everest'e tırmanmaktan daha prestijli bana göre.

* * *

Peki yirmi bin doları nereden bulacaksınız?

İşte o, sizin ikna kabiliyetinize kalmış bir mesele. Artık babanıza ya da zengin bir arkadaşınıza arabasını mı sattırırsınız (bu kriz ortamında iyi fikir değil), iddia'da çok iyi bir formül mü bulursunuz, ya da bir banka müdiresini ikna mı edersiniz, yoksa filminizin etkileyici bir sahnesini çeker ve (güzelce kurguladıktan sonra) bu sahneyi olası yatırımcılara mı gösterirsiniz, bilmem.

Ama şunu unutmayın: gerçek coşku bulaşıcıdır. Siz projenize gerçekten inanıyorsanız, ve bu inancınızı başkalarına da aktarabiliyorsanız, önünüze çıkan engelleri daha kolay aşabilirsiniz.

Önünüzde hiçbir engel olmazsa, işin zevki kalmaz ki?!

İnanmayan Nasuh'a sorsun...

22 Şubat 2009 Pazar

AŞK TUTULMASI

DİKKAT: "Aşk Tutulması" filmini henüz seyretmeyenlerin ve seyretmeyi planlayanların bu yazıyı okuması tavsiye olunmaz.

"İki Süper Film Birden"in yönetmeni Murat Şeker'in, "Plajda"dan sonraki yeni eseriymiş aşk tutulması. Her nedense sinema gösterimi gözümden kaçmış, DVD'si çıkınca seyredeyim dedim, romantik komedileri severim ya.

50. dakikada artık filmi izlemenin, filmi izlememekten daha büyük bir kayıp olduğuna karar verdim ve seyri bıraktım.

Burada uzun uzadıya bir eleştiri yapacak değilim. Romantik komedilerin benim en sevdiğim üç türden biri olduğunu biliyorsunuz (diğer ikisi bilim-kurgu ve aksiyon). Aşağıda da rom-komlarla ilgili bir sürü yazı var, iyi bir romantik komedinin nasıl olması gerektiği ile ilgili. İşte bu yüzden, benim gibi birinin bu türden bir film izlemesi tehlikeli oluyor, zira sıradan bir seyirci olarak değil de o türü (janr) ıncığı cıncığı ile bilen biri olarak seyrediyorum.

Filmle ilgili uzun bir eleştiri yapmayacağım - zaten finalini de seyretmedim, haksızlık olur. Ama ilk elli dakikası ile ilgili olarak söyleyebileceğim bazı şeyler var.

* Romantik komedi filmlerindeki EN ÖNEMLİ unsur, kahramanların bir araya gelecek olması değil, onları birbirinden ayrı tutacak olan NEDEN'dir. Yani elinizde ÇOK ORİJİNAL BİR NEDEN yoksa, romantik komedi yazmaya oturmamalısınız.

Orijinal neden örneklerine bakalım: "You've Got Mail" ("Mesajınız Var") filminde aşıklar, aslında birbirlerinin TİCARİ RAKİBİdir ve BİRBİRLERİNİ TANIMAMAKTADIRLAR. "Sleepless in Seattle"da (Sevginin Bağladıkları) aşıklar, BİR KITANIN İKİ AYRI UCUNDADIRLAR ve birinin (Tom) diğerinden (Meg) haberi bile yoktur. "Pretty Woman"da ("Özel bir Kadın"), kahramanlardan biri FAHİŞE, diğeri ise çok ZENGİN BİR İŞADAMIdır. Yakın zaman örneklerinden "Just Like Heaven"da ("Cennet Gibi"), aşıklardan biri bedeni komada olan bir RUHtur.

* Lakin orijinal bir nedene sahip olmanız yetmez. Bu nedeni filmin başlarında devreye sokmalı ve seyirciye "Acaba bu salaklar bir araya gelecek mi?" diye en başından itibaren sordurmaya başlatmalısınız. Filmin itici gücü bu sorudur: acaba bir araya gelecekler mi? Acaba bu engeli nasıl aşacaklar? Bu esnada kendilerini nasıl küçük düşürecekler? Ne gibi komik durumlar olacak?

Yukarıda andığım filmlerin hepsi, bu çatıyı filmin birinci perdesinde, hatta bazıları daha ilk on dakikasında kurarlar ve biz de keyifle koltuğa yayılıp hikayenin önümüzde çözülmesini ("unfold") seyrederiz.

Ama "Aşk Tutulması"nda 50. dakikaya gelinmesine karşın hala aşıklar ilk adımı yeni atıyorlardı. Yani filmin sonunu merak etmemizi sağlayacak olan "Aşıkları Ayıracak Neden" henüz devreye girmemişti. Hatta aksine, aşıkları birlikte olmaya iten bir sürü acayip neden vardı: 1) Trafik Kazası 2) Rastlantılar (Eczanede ve Restoranda) 3) Ailelerin gençleri buluşturma çabası...

DVD'nin arkasında yazdığına göre, aşıkları ayıracak neden, Uğur'un ("Tolga Sayışman") Fenerbahçe aşkıymış. Bence bu çok çocuksu bir neden. Yani, hayatını birlikte geçireceği kadın ile arasına bir takım sevgisi giriyorsa, o zaman karşımızdaki adam, aslında ruhen "yetişkin" biri değil, çocuk kalmış biridir. Böyle bir ruh hali içindeki insandan da iyi bir rom-kom karakteri çıkmaz. (Bu nokta, aşağıdaki V.I.M. yazısında bahsedilen "Anlamlılık"a ters düşüyor. Yani hiçkimse, bu kadar anlamsız birşey (yani "takım sevgisi") yüzünden sevgilisini bırakmaz).

* Filmde, Türk filmlerinde ortak olarak görünen bir sürü olumsuz özellik de var: gereksiz yere uzun sahneler, kötü diyaloglar, yeterince orijinal malzeme olmadığı halde sırf "dolgu olsun" ya da "bilgi versin" diye yazılmış sahneler, vesaire. (Bkz. SANARIST ULTIMATE, s. 199). Beni asıl şaşırtan, bunca eğitimden, bunca güzel örnek seyrettikten sonra bile hala bu hataların aşılamaması. Yani yazar, yönetmen ve kurgucularımızın, bir sahnenin orijinal ya da gereğinden uzun olup olmadığını, diyalogların ilginç yeni ve manidar olup olmadığını bilememeleri veya bir durumu (örneğin bir ilişkiyi) başlatmak için hoş fikirler bulamamaları (kız ile erkeğin ilk tanışması için bir trafik kazası! Çok orijinal!).

Ben bunu iki şeye bağlıyorum:

1) Türk eğitim sistemi sonucunda beyninin içine edilmeye devam eden kuşaklar ile karşı karşıyayız. Yani on altı yıl süren ezberci eğitim sonucunda orijinal düşünme yeteneğini kaybeden adamlar/kadınlar, orijinallik, yaratcılık isteyen işlere girince, derhal en klişeye en sıradana, en yavana sarılıyorlar.

2) Aslında sinemacılarımız çok yaratıcı insanlar (!!!) ama televizyon seyircisi ile sinema seyircisini karıştırıyorlar. Günümüzde (son yirmi yıldır hatta) dramatik yazarlık ürünlerinin çok büyük bir bölümü TV'lerde yayınlandığı için ve hemen her yazar aslında TV yazarı olduğu için, iş sinema için birşeyler yazmaya gelince, mod değiştiremiyorlar ve yine TV için yazıyor gibi yazıyorlar. Oysa sinema seyircisi çok daha farklıdır. Daha hızlı, daha yoğun, daha kaliteli, daha ince işler bekler. Bu isteğini de özel bir zaman ve para harcayarak belli eder zaten. Tek kuruş para vermeden dizi izleyen ev kadını ile, süslenip püslenip sinemaya giden genç kadın arasında beklenti ve standart (dramatik eser standardı) açısından dağlar kadar fark vardır. Ama işte bizim yazarlar bunu görmezden geliyorlar ve şişirilmiş, yavan, komik olmayan, sadece bilgi veren sahneleri ardı arkasına önümüze koymaya devam ediyorlar. Bunun çözümü sanırım sinema sektörümüzün, sadece filmlerden para kazanarak yaşamını idame ettirebilen insanlar yaratacak kadar büyümesinde. Ya da bağımsız sinemada.

12 Şubat 2009 Perşembe

V.I.M.'e Devam

Aşağıda yer alan ve çok önemli olduğunu iddia ettiğim, ama kendi başına okunduğunda çok da önemli gibi durmayan bir yazı var: "V.I.M. Çok Önemli Bir Yazı". Bu yazıda, orada anlatılan kuramsal bilgilerin uygulamadaki etkilerini anlatacağım.

Ama önce, özelde sinemanın, genelde de sanat eserlerinin temel bir fonksiyonundan bahsetmek gerekiyor. Sanat eserlerinin en temel işlevi, hayatın devam etmesine yardımcı olan üretimsel eylemlerden farklı olarak, insanların zihinlerini ve ruhlarını eylemek, meşgul etmek, "eğlendirmek"tir. Bu yönüyle sanat eserleri daha çok "keyfi" bir yapıya sahiptirler.

Buradaki "eğlendirmek" sözcüğünü ille de güldürmek, kahkaha attırmak anlamında kullanmıyorum. Trajik sonu olan bir film de, örneğin, seyircisini ağlatarak onu eğlendirebilir. Ya da heyecan verici bir aksiyon filmi ("Hızlı ve Öfkeli"), ya da üzücü bir insanlık durumuyla ilgili bir film ("Schindler'in Listesi") de insanı "eğlendirir".

Kısaca özetlersek, sinema seyircisi sinemaya "eğlenmek" için gider.

Bunun en doğal sonucu olarak, insanları en fazla "eğlendiren" filmler, en "başarılı" olan (en "kaliteli" demedim, dikkat edin) filmlerdir. Eğer siz de filminizin başarılı olmasını istiyorsanız, filminizi olabildiğince eğlenceli yapmalısınız.

* * *

Şimdi size, bütün senaristlik kariyerinizi etkileyebilecek bir bilgi vereceğim:

Filminizin / hikayenizin daha fazla "eğlenceli" olmasını sağlamanın en garantili yolu, onun VIM'ini artırmaktır.

İyi de bu ne demek?

Şu demek:

Bir hikayenin VIM'ini artırmak, o hikayeyi oluşturan unsurların "Variety" (Çeşitlilik), "Intensity" (Şiddet, yoğunluk), ve "Meaningfulness" (Anlamlılık)'ını artırmak demektir.

Hemen örneklere geçelim.

ÇEŞİTLİLİK ÖRNEKLERİ

Mekansal Çeşitlilik

"James Bond" filmlerinin başarısının en temel nedenlerinden biri, "mekansal çeşitlilik"in çok fazla olmasıdır. Bütün James Bond filmleri hep ilginç mekanlarda geçer. Sadece farklı mekanları göstermesi bile James Bond filmleri için bir cazibe nedenidir. Örneğin "Casino Royal" bizi Prag'da karşılar, ardından Madagaskar'a ve Bahamalar'a, sonra da "Karadağ"a götürür. "Bourne" filmleri de böyledir. Bizi Avrupa'nın bir yakasından diğer yakasına sürükler dururlar.

Karakter Çeşitliliği

Filminizde çok çeşitli ve ilginç karakterlerinizin olması, filminizin eğlendiricilik özelliğini arttırır. Aklıma ilk gelen örnek, "Karayip Korsanları". Bu filmdeki karakter çeşitliliği, filmin cazibesine büyük ölçüde katkıda bulunuyordu. (Ama dikkat: Bağımsız Sinemacılar için, çok çeşitli karakter kullanmak biraz zordur, zira o kadar geniş bir cast'ı toplamak para ve/veya nüfuz ister). "Lost" dizisi de karakter çeşitliliği açısından iyi bir örnek teşkil eder. Dizide uyuşturucu kaçakçısı rahipten (Mr. Eko) kaza öncesi bacakları tutmayan bir karton kutu fabrikası çalışanına (John Locke), bir cerrahtan (Jack) eski ününü kaybetmiş bir şarkıcıya (Charlie) kadar herkes vardır.

Konu Çeşitliliği

Bu biraz dikkat edilmesi gereken bir özelliktir. Zira ortalama iki saatlik bir filme birden fazla konu sığdırmaya çalışmak riskli bir harekettir. Burada yapılabilecek en iyi şeylerden biri, merkezdeki bir konunun alt dallarını araştırmaktır. Bu da o konuyu derinlemesine bilmeyi gerektirir. "Titanic" bu konuda çok iyi bir performans sergiler. Batacağını bildiğimiz bir gemide kaptan köşkünde olanlardan, 3. sınıf yolcular arasında yaşananlara kadar herşeyi izleriz.

Görsel Çeşitlilik

Bununla kastettiğim, görsel efektler. Bir filmdeki görsel efektlerin çeşitliliği, izleyicinin o filmden zevk alma miktarını artırır. "Matrix" filmindeki efektler buna en iyi bir örnektir. Ama burada da dikkat edilmesi gereken bir husus var (bu sözüm Holivut yapımcılarına!): Sadece görsel çeşitliliğin, filminizin başarılı olmasını sağlayacağını sanmayın. "Transformers" gibi filmler, seyirciye görsel bir zenginlik sunmakla beraber, senaryo açısından zayıf kalmakta ve filmin çok kısa bir sürede unutulmasına neden olmaktadır. (Doğru dürüst bir senaryosu olmamasına karşın sadece görsel çeşitlilik sayesinde dikkate şayan hale gelen filmlere bir örnek olarak bkz. "The Fall")

* * *

ŞİDDET (YOĞUNLUK) ÖRNEKLERİ

Şiddet ("intensity") ile kastettiğim şey, insanların birbirlerine fiziksel ya da ruhsal açından zarar vermesi ("violence") değil. Hikayenizdeki bazı unsurların kısık ateşte değil de harlı ateşte olması. Yani volümünün yüksek olması.

Bir çok Türk filminin en zayıf noktası, içindeki malzemelerin aslında 2 saatlik bir filmi dolduracak miktarda ve şiddette olmamasıdır. Bizde sık sık, insanda en fazla "hafif" bir duygulanım uyandıracak konular ve durumlar, hiç üşenilmeden iki saatlik filmlere dönüştürülür, ve sonuçta da "Neden kimse filme gelmedi / filmi beğenmedi?" diye sızlanılıp durulur.

Oysa bir filmdeki unsurların, seyircinin evinden kalkıp sinemaya gelmesini sağlayacak yoğunlukta, şiddette olması gerekmektedir. William C. Martell'in de söylediği gibi, eğer bir aksiyon filmi hikayesi yazıyorsanız, on, en geç on beş dakikada bir büyük aksiyon sahnelerine ihtiyacınız vardır. Filminizin altmış beş yetmiş dakikasını diyaloglarla doldurup son on beş dakikasına aksiyon koyarsanız seyirci sıkılır. Yani filminizdeki aksiyonun belirli bir şiddette olması gerekmektedir.

Ama bu sadece aksiyonla ilgili durumlar açısından geçerli değildir. Bir romantik komedi yazıyorsanız, belirli aralıklarla hem romantik hem de komik sahnelere ihtiyacınız vardır.

Yani filminiz, seyirciyi hangi "janr" üzerinden duygulandırmak istiyorsa, o tür duyguları uyandıracak malzemelerin belirli bir şiddette (miktarda, sıklıkta ve yoğunlukta) olması gerekmektedir.

İlginç bir biçimde hem Stanley Kubrick hem de James Cameron, bir film çekmeden önce, çok etkileyici dört ya da beş sekans bulmaya çalıştıklarını söylerler. Yani hikayede, seyirciyi etkileyeceğinden emin oldukları bu dört beş sekansı bulmadan, filmi çekmeye kalkışmazlar. Bu da bu iki iyi yönetmenin, hikayedeki duygusal şiddetin belirli bir yoğunluğun üzerinde olması gerektiğini çok iyi bildiğini göstermektedir.

Gelelim örneklere:

"Matrix" filmi, filmin içerdiği aksiyon sahnelerinin hikayenin geneline yayılmış yoğunluğu açısından mükemmel bir örnek teşkil eder. Bu filmde sıkılacak tek bir saniye bile bulamazsınız. Film hem bilgilendirme (Matrix nedir?) hem de eğlendirme (dövüş ve kovalamaca sahneleri) açısından tam dengededir. Başarısı da büyük ölçüde bundan kaynaklanır.

"İşaretler" filmi, ait oldu janr'ın gerektirdiği gerilimi hep doğru zamanlarda ve doğru miktarlarda verir. Gerilim filmin sonuna doğru gittikçe artar ve final sahensinde doruğa ulaşır. Bu kadar küçük bir cast, bu kadar az görsel efekt ile bu kadar büyük bir gişe başarısı yakalanmasının altında, senaryodaki gerilim öğelerinin doğru yoğunlukta (şiddette) ve doğru sıklıkta kullanılması yatmaktadır.

"Aşık Şekspir" filmine bakalım. Bu filmin başarısı da, filmdeki romantik ve komik unsurların, filmin ilk sahnesinden itibaren, ilgimizi ayakta tutacak yoğunlukta verilmesinden kaynaklanmaktadır. "Aşık Şekspir"de sıkılacağınız tek bir sahne bile bulamazsınız, hepsi ya komiktir ya romantiktir ya da ikisi birdendir.

* * *

ANLAMLILIK

Filminizin seyircide olumlu ve yoğun bir tepki oluşturması için, hikayenizin "anlamlı" olması lazım. Burada "anlam" derken kastım, "İnsanları, insanlığı ilgilendiren konularda, anlamlı birşeyler" söylemesi.

Yani filminizin, siz isteseniz de istemeseniz de, insanlık durumlarıyla ilgili bir mesajı olmalı. İnsanlar iki saat bir öykü izledikten sonra, böyle bir mesaj da beklerler, kaçınılmaz olarak. Her ne kadar modern kuramcılar, içerik önemli değildir, önemli olan biçimdir deseler de, hayır, içerik önemlidir. Hele hikayelerin, insanlara, hayatı doğru bir biçimde algılama, hayatla ilgili paradigmalarını oluşturmalarına yardımcı olma gibi bir fonksiyonu da vardır. Bu yüzden hikayenizin, insanların, insanlığın durumu ile ilgili anlamlı (ve mümkünse de "olumlu") bir mesajı olmalıdır.

Örneklere geçelim:

"Titanic" bu konuda yine başı çekmektedir. İçerdiği aşk hikayesi ve geminin batışını göstermek için sunulan görsel efektlerin yanı sıra, bu hikayede insanların zor durumlarda ne gibi tepkiler verdiği ve birçoğunun, başkalarının hayatını kurtarmak için kendi hayatını nasıl feda ettiği anlatılmaktadır. "Titanic"i tek kelime ile anlatmak istesek, o kelime "fedakarlık" olurdu.

Benzer bir durum "Er Ryan'ı Kurtarmak"ta da var. Orada da önce tek bir askeri kurtarmak için kendi canını tehlikeye atan bir grup asker (Yüzbaşı Miller ve ekibi), sonra da ekibi için kendi hayatını riske atan bir başka asker (Ryan ve köprüyü savunanlar) anlatılmaktadır. Bu filmin bu kadar başarılı olmasına şaşmamalı.

"Eşkiya" da, arkadaşı için kendi aşkını ve canını feda eden bir adam anlatılmaktadır. "Eşkiya"nın benim en sevdiğim film olmasının nedenlerinden biri, bu "anlamlılık" boyutuyla ilgilidir. Son zamanlarda gişede başarılı olan hiçbir Türk filminin "anlamlılık" boyutu, "Eşkiya"nınki kadar derin değildir. Ne "Kurtlar Vadisi Irak", ne "Vizontele"ler, ne "Recep İvedik"ler, ne "GORA" ya da "AROG", ne "Babam ve Oğlum", ne de "Issız Adam"... Hiçbiri anlamlılık açısından "Eşkiya"nın yanına dahi yaklaşamamıştır (Yavuz Turgul'un son iki filmi bile).

* * *

Gördüğünüz üzere, VIM çok derin bir konu.

Ve çok da önemli. En az, senaryo teknikleri kadar önemli.

Bu konuda başka yazılar da gelecek.

08 Şubat 2009 Pazar

"MUSTAFA" Hakkında Birkaç Şey

Can Dündar'ın "Mustafa"sını seyrettim. Açıkçası bende olumlu ya da olumsuz bir duygu uyandırmadı. Yani ne bazı kesim gibi Mustafa Kemal'in insani tarafını gösterdiğini düşünüyorum, ne de diğer bir kesim gibi onu aşağıladığını.

Benim fark ettiğim şey, bunun bir belgesel olmadığı. Yani bize bir sürü belgeye dayanarak belirli bir konuda bilgilenme fırsatı sunmuyor. Aksine, bütün hayatı tarihin aydınlığında geçmiş ve kendisiyle ilgili onbinlerce belge bulunan bir insan hakkında, bu belge yığınından seçilen en fazla yüze yakın belgeyle hazırlanmış bir eser bu. Yani bize sunulan bu kadar.

Eh, bu da çok doğal olarak Mevlana'nın anlattığı fil hikayesine benziyor. Fil sicim gibi uzun birşey mi, yaprak gibi ince ve düz birşey mi, sütun gibi kalın birşey mi, yoksa büyük bir kaya gibi yuvarlak birşey mi? Bu anlamda "Mustafa" bizi aydınlattığı bölümlerden çok bizi karanlıkta bıraktığı yönleriyle dikkat çekiyor. Yani söylediklerinden çok söylemedikleriyle.

Yani bu adam (C. Dündar) neden binlerce belge arasından bunları seçmiş? Agatha Christie yöntemini kullanarak (yani bu durumdan en çok kimin fayda gördüğüne bakarak) bu soruyu cevaplandırırsak, C. Dündar'ın gizli bir şeriatçı olduğu sonucuna varabiliriz (!) (Bu bir espriydi, bu arada. Yine de böyle bir belgesel hazırlamaya kafası ve yetenekleri yetmeyen belirli bir kesimin ekmeğine yağ ve bal sürdüğü kesin.)

Bu eser ile ortaya Mustafa Kemal'in insani tarafının ortaya çıkarılmasından çok, onunla ilgili halkın zihninde ve bilinçaltında var olan "üstün insan" düşüncesi kırılmak istenmiş. Bunu anlamak çok zor değil. Filmin sadece ilk 15 dakikasına bakarsanız, Mustafa Kemal ve çevresi hakkında sürekli olarak olumsuz ya da üzücü şeyler duyuyor ya da görüyorsunuz (Bir "Metin Analizcisi"nden bu ilk on beş dakikayı analiz etmesini rica ediyorum). Bunlar ise bizde onunla ilgili insani bir hislenmeye yol açmıyor - en azından bende yol açmadı.

Benim sorduğum soru şu oldu. "Neden bir ülke kurmuş bu insanın çocukluğu ve gençliği, bir korku filmi havasında verilmiş?"

Can Dündar ne yazık ki en basitinden bir psikanalitik çözümleme bile yapamamış. Bu tür "belgesellerde" genelde kahramanın daha sonraki hayatında gösterdiği büyük başarıların altında yatan motivasyonun tohumları yakalanmaya çalışılır. Yani kahramanın gençliğinde yaşadığı ve hırslanmasına neden olan olaylar ele alınır ve bunlar daha sonra büyük tarihsel olaylarla ilişkilendirilir.

Oysa C. Dündar sadece "Kendisine küçük kulübe yapan Mustafa, daha sonra halkı için bir ülke kurdu" ve "Medresede yediği dayağın intikamını daha sonra şunu şunu yaparak aldı" dışında herhangi bir neden sonuç bağlantısı kurmuyor. Bize sadece iç karartıcı bir arka plan sunuyor.

Ama bu arka plan (background) ne yazık ki gerçekçi değil. Şöyle ki: C. Dündar'ın anlattığı tarzda geçmişten gelen birisi, daha sonra karşısına çıkan her türlü engelin üzerine bir aslan gibi saldıracak bir karaktere, motivasyona sahip olmaz. Aksine ezilir, büzülür, Küçük Emrah gibi boynu bükük, çekingen, önüne gelenin ensesine vurup lokmasını aldığı biri olur.

Oysa Mustafa Kemal karşısına çıkan her engelle hem de bodoslama mücadele etmeyi tercih etmiş birisidir. Hem kişisel hayatı hem de mesleki hayatında yaptıkları bunu göstermektedir. Yani korkak değildir, son derece yüksek bir özgüven sahibidir. Bir insan, C. Dündar'ın anlattığı tarzda bir arka plandan gelip de bu kadar özgüven sahibi olmaz. Ama bunun böyle olamayacağını anlamak için C. Dündar'In azıcık gelişim psikolojisi bilmesi gerekiyordu. Filme baktığımızda C. Dündarın bu bilgiye hiçbir şekilde sahip olmadığı ortaya çıkıyor.

Peki ama neden diğer yöntemi seçmiş? İşte burada "Acaba bilinçli ya da bilinçsiz bir art niyet mi var?" sorusu ortaya çıkıyor. Şimdilik bu soruyu bir kenara koyalım.

Filmin geri kalan bölümünde de Mustafa Kemal hakkında nispeten kişisel şeyler duyuyor görüyoruz. Bunlar bize Mustafa Kemal'in özel hayatı hakkında bölük pörçük bilgiler veriyor. Ama bu bilgilerin de ortak özelliği, genel olarak olumsuz bir havaya sahip olmaları. Yani sanki C. Dündar eline bir cımbız almış ve sadece belirli koyuluktaki bilgileri seçmiş ve bize sunmuş.
Mustafa Kemal'in hayatı ne kadar sevdiğini, sevmekle kalmayıp onu daha da güzelleştirmek için kendi hayatını dahi gözünü kırpmadan tehlikeye atan bir karaktere sahip olduğunu her nedense hep görmezden gelmiş.

Bu sitenin okurlarından büyük bir bölümü senaryo yazan/yazmaya çalışan ve bir gün kendi filmini çekmek isteyen insanlar - en azından ben öyle tahmin ediyorum. Onlar bir film çekmenin ne kadar zor olduğunun farkındalar. Ben de aşağıda özetledim (bkz. Çok Zor Ama İmkansız Değil).

Peki bir ülkeyi önce düşmanlardan kurtarmak, sonra neredeyse sıfırdan yeniden kurmak ne kadar zordur acaba? Ne kadar büyük bir motivasyon, ruhsal ve zihinsel enerji, yetenek, bilgi, irade gerektiriyor farkında mısınız? Ve hele çevrenizdeki herkes, sizin dörtte biriniz kadar bir çapta iken, yani bütün önemli işleri ve kararları siz üstlenmişken?

"Mustafa"nın ıskaladığı taraf bu bence. Bunları başaran, yani 15 senede bir ülke kurup ayağa kaldıran (siz son onbeş senede ne kurdunuz?) bir adamın karakterini doğru analiz edememiş C. Dündar. Mustafa Kemal'in insani tarafını göstereceğim derken, onun kişiliğinin en önemli bölümünü göstermemeyi, hatta bizzat kendisi görmemeyi tercih etmiş.

Yani şöyle birşey yapsak, C. Dündar'ın peşine bir kameraman taksak. Bu kameraman da onun sadece yataktan çıkarkenki halini, yüzü gözü şişmiş halini, saç baş karışık halini, banyodan yeni çıkmış halini, ağır bir grip etkisi altında ağzı burnu birbirine karışmış halini çekse, geçmiş defterleri kurcalayıp ona dayak atanları (C.'de hiç dayak atmış bir hal yok :) ve onu terk edenleri, onu işten kovanları bulsa ve konuştursa ve bunları bir film olarak bir araya getirip önümüze koysa, bu film bize C. Dündar'ın insani tarafını mı tanıtmış olur? Hayır. Böyle bir filmde hemen bir kasıt ararız, zira önümüze konan herşey gerçek bile olsa, gerçeğin tamamını temsil etmemekte, sadece C.'nin olumsuz durumlara düştüğü zamanları göstermektedir. Yani burada bir imaj yıpratma söz konusudur.

C. Dündar "Mustafa" filmiyle aynı şeyi yapıyor. Sanki birileri kendisine belirli bir açıdan propaganda yapsın diye para vermiş gibi Mustafa Kemal'in hayatında yaşadığı olumsuzlukları cımbızla seçmiş ve bunları arka arkaya koymuş. Şifa niyetine arada sırada tarihsel olayları da anlatının orasına burasına serpiştirmiş, ama bunlar üzerinde pek durmamış. Zira amacı Mustafa Kemal'i nesnel olarak anlatan bir film yapmak değil, kendi bakış açısından bir Mustafa Kemal sunmak.

İyi de o zaman biz buna "belgesel" demiyoruz. "İzlenimcilik" gibi birşey bu. Böyle birşey yapmak istiyorsan gider roman yazarsın, kurgu film çekersin. Ama format olarak BELGESEL'i tercih edip, sonra bu formatın içeriğini KURGU ile doldurursan o zaman bu kadar ters tepkiyle karşılaşman normaldir.

BELGESEL sadece bir eser türü değil aynı zamanda bir format (biçem) türüdür. Dış ses, hareketli kamera kullanımı, belgelerin sunulması, tarihsel görüntülerin kullanılması, canlandırmalar... bunlar hep bu formatın unsurlarıdır. Bu unsurları kullanarak tamamen sahte bir belgesel yaratabilirsiniz. Mesela ben sırf bu unsurları kullanarak, Hitler'in ne kadar insan sever biri olduğunu anlatabilirim, sadece bazı olaylara ve bilgilere odaklanıp çok miktarda başka bilgiyi ve belgeyi göz ardı ederek.

Sanırım ne demek istediğimi anlatabildim.

"Mustafa" bir belgesel değil. İzlenimlere ve on binlerce belge arasında yapılan çok öznel bir seçiciliğe dayanan, kişisel bir eser.

* * *

Ama neden şimdi? Neden bizi cehennemin dibine güle oynaya götürmeye çalışan bir iktidar zamanında, bu iktidarın ekmeğine yağ sürüyor?

İleride oğlunun kendisine soracağı ikinci soru eminim bu olacaktır: "Neden o dönemde böyle bir film yaptın baba? Neden şeriatçılardan yana tavır aldın?"

Bence C. bu sorunun cevabını şimdiden düşünmeye başlasın. Zira aklı başında bir yanıt bulmak bayağı vakit alacaktır.

05 Şubat 2009 Perşembe

Geçici Uyarı: Bu Haftaki TEMPO Dergisi

Bu haftaki TEMPO Dergisini mutlaka alın. Kendisi için değil, eki için.

Dergiyi kaçırırsanız, ekini mutlaka dışarıdan bulun: GÖKYÜZÜNDEN TÜRKİYE

V.I.M. - Çok Önemli Bir Yazı


DUYUSAL UYARANLAR (Sensory Stimuli)

Duyusal (yani görme, işitme, dokunma, vb. ile ilgili) uyarılma, günlük hayattaki en önemli pekiştireçlerden biridir. Bu tür uyarılma (stimulation), ister uykuda ister uyanık, ister tek başımıza ister başkalarıyla olalım, davranışlarımızı günün her saatinde etkiler.

Duyusal uyarım, bize, uyaran kolajının her tarafından – bedenimizin hem dışından hem de içinden - gelen uyaranların toplam miktarı anlamına gelmektedir.

Biz beş duyumuz (görme, işitme, koklama, tatma, ve dokunma) sayesinde sürekli olarak uyaranlara maruz kalırız.

Çevremizde ne kadar çok şey meydana gelirse, bu beş duyumuza o kadar çok duyumsal uyaran girer.

Bedenimizin içindeki çeşitli kaynaklardan (örneğin, beyin) gelen uyaranları algılayan içsel duyu organları da vardır.

Bu algılayıcılar bizim heyecanlanınca içimizin pırpır etmesi, kalbimizin çarpması, kollarımızı ya da bacaklarımızı hareket ettirdiğimizde kaslarımızda meydana gelen kasılmalar gibi çok sayıda içsel tepkiyi de hissetmemizi sağlarlar.

Beynimizin çok aktif olduğunu ya da tamamen durgun bir hale girdiğini de hissedebiliriz.

Düşünceler, fantaziler, gündüz düşleri bize o kadar çok ilginç duyusal uyarım sağlayabilir ki, insanlar zihinsel uyarımdan aldıkları zevk yüzünden dışsal uyarımları göz ardı edebilirler (Örn. okuduğu kitaba ya da izlediği filme kendini kaptırdığı için etrafında olup bitenleri fark edemeyen insan – gg.).

Bütün bu duyu modaliteleri, optimal miktarda ve nitelikte duyusal girdi tarafından uyarıldıklarında insana haz verirler. (Yani, sizi uyaran bu dış kaynakların hem miktarı, hem de niteliği optimum/ideal düzeyde olmalıdır, daha az ya da daha fazla değil – gg).

* * *

MİKTAR (NİCELİK)

Duyusal uyarım, duyu sistemlerine giren uyaranların miktarına bağlı olarak, bir pekiştireç ya da cezalandırıcı olabilir.

Normal uyanıklık halinde, duyusal girdilerin çok az ya da çok fazla olması, temel cezalandırıcılar (ceza – gg) olarak iş görürler.

Bu iki uç arasında, temel pekiştireç (ödül – gg) olarak işgören, optimal bir duyusal uyarım düzeyi vardır.

Dışsal ve içsel kaynaklardan çok az uyarım aldığımızda, SIKINTI şeklinde olumsuz duygular yaşarız.

Aşırı miktarda duyusal uyarım da, gerginlik, kaygı ve yüksek tansiyon gibi olumsuz duygulara yol açar.


İnsanlar, kendilerine gelen uyarıları OPTIMAL düzeyde tutmak için ayarlama yaparlar: gün ışığında gözümüzü kısar, karanlık bir odaya girdiğimizde ışığı açarız.

Eğer kafamız çok meşgulse, yatmadan önce bir uyku hapı alırız, ya da düşünecek birşeyimiz yoksa bir dergi alır ya da TV’yi açarız, böylece duyularımızı uyarırız.

Kimileri daha fazla uyarıcı ister ve kafein, nikotin, amfetamin ya da kokain alır.

Başka insanlar ise heyecanlı bir hayat sürmenin ve zorlayıcı fiziksel aktivitelerin insanı doğal olarak “uçurduğunu” (high) fark ettiklerinden, bunları yaparlar.

Aktif bir biçimde hayatın duyusal harikalarını aramak, beyni heyecan verici uyaranlarla doldurmanın doğal bir yoludur.

* * *

NİTELİK

Uyaranların, duyusal uyarılma sağlama yetenekleri etkileyen en az 3 niteliği bulunmaktadır:

1) Çeşitlilik (Variety)
2) Şiddet (Intensity)
3) Anlamlılık (Meaninfulness)

(yani VİM – gg)

Bütün uyaranlarda bu 3 Vim özelliği bulunmaktadır, ama farklı uyaranlarda bulunan çeşitliliğin, şiddetin, ve anlamlılığın miktarı da çok farklı olabilmektedir.

Örneğin bir uyaranın Çeşitliliği (V’si) ve Şiddeti (İ’si) son derece yüksek olabilir; bir başka uyaranın ise Çeşitliliği (V’si) ve Anlamlılığı (M’si) yüksek olabilir.

ÇEŞİTLİLİK

Çeşitlilik, hayatın tuzu biberidir!

Bildik, monoton, ve basit uyaranlar, bize düşük bir çeşitlilik düzeyi sunarlar ve SIKINTI’ya yol açma olasılıkları çok yüksektir.

Yeni, değişken, karmaşık ve şaşırtıcı uyaranlar ise daha fazla çeşitlilik sunarlar. Bir uyaran ne kadar yeni ve çeşitli ise, kişinin uyaran kolajından deneyimlediği toplam duyusal uyarıma o kadar çok katkıda bulunur.

ŞİDDET

Düşük Şiddet …………… Yüksek Şiddet

Sessiz ……………. Yüksek Sesli
Karanlık …………….. Parlak
Yumuşak……………… Sert (Kaba)

Bir uyaran ne kadar şiddetli olursa, kişinin deneyimlediği toplam duyusal uyarıma o kadar katkıda bulunur.

Uyaran şiddetinin çok fazla olması (çok miktarda ışık, çok miktarda ses) genelde rahatsız edicidir. Uyaran şiddetinin çok düşük olması ise insanların canının sıkılmasına neden olur.

ANLAMLILIK

Her uyaran, az anlamlıdan çok anlamlıya doğru uzanan bir skala üzerinde yer alır.

AZ (Düşük) Anlamlı …………………………. ÇOK (Yüksek) Anlamlı

Eğer bir insan bir uyarana cevap (tepki) veriyorsa, o uyaran o kişi için anlamlı demektir.

Bir uyaran ne kadar çok anlamlı ise, o kadar çok içsel ve dışsal tepkiye (cevaba) yol açar.

Gefarlich: Eğer Almanca biliyorsanız, anlamı “tehlikeli” olan bu kelimeye tepki verirsiniz. Eğer bilmiyorsanız vermezsiniz.

* * *

Kaynak: Behavior Principles In Everday Life

* * *

Psikolojiyle ilgili bu metin burada ne arıyor diyebilirsiniz, demeyiniz.

İyi senaryoların neden iyi olduğunu, kötü senaryoların ise neden kötü olduğunu açıklamamızı sağlayacak çok önemli kavramlar anlatılıyor bu yazıda.

Bu kavramlardan bazılarını kullanarak birkaç yazı daha yazacağım.

Ondan sonra geceleri daha rahat uyuyabilirim sanırım.

04 Şubat 2009 Çarşamba

Çok ZOR Ama İMKANSIZ Değil

Teknolojinin, uzun metrajlı bir film çekmek için gereken malzemeleri nispeten ucuz bir şekilde bağımsız filmcilere sunacak kadar gelişmiş olması, eline her kamera alanın, seyredilmeye değer bir film çekebileceği anlamına gelmiyor.

Kendisine "bağımsız" diyen filmcinin, bu bağımsızlık durumunun bedeli, normalde üç dört kişinin beynini doldurabilecek bilgi ve yetenekleri kendisinde toplaması oluyor.

Bir bağımsız filmcinin asgari olarak neleri bilmesi, en azından haberdar olması gerektiği ile ilgili sırasız liste aşağıda yer alıyor:

1) Senaryodan anlamalı. Ya kendisi iyi senaryo yazabilmeli, ya da bulduğu senaryoların iyi olup olmadığını doğru olarak kestirebilmeli.

2) Kameradan anlamalı. Filmini çekerken kullanacağı kameranın güçlü ve zayıf yönlerini bilmeli. 35mm adaptör kullanacaksa, bu aleti kullanabilmeli. Kameradan istediği (ya da istediğine en yakın) görüntüyü almayı başarabilmeli.

3) Işıktan anlamalı. Hangi ışığın ne tür ruh hali (duygu) yarattığını bilmeli ve sette bu tür ışıkları (set-up) kurabilmeli, kurdurabilmeli. Işık ile kamera arasındaki etkileşimi bilmeli.

4) Sesten anlamalı. Sesin, en az görüntü kadar önemli olduğunu fark etmiş olmalı. Ses kayıt konusuna en az kamera kadar önem vermeli. Çekime başlamadan önce sesle ilgili çıkabilecek bütün sorunları olabildiğince ortadan kaldırmış olmalı. Ses için mutlaka bu işten anlayan bir elemanla çalışması gerektiğinin farkında olmalı.

5) Oyuncularla çalışmayı bilmeli. Oyunculardan oyun alabilmeyi başarmalı. Onlara istediğini yaptırırken kırıcı olmamayı başarabilmeli. Ama sette son söz sahibi kendisi olmalı. Kontrolü oyunculara bırakmamalı. Ama ne zaman oyuncuyu serbest bırakması gerektiğini bilmeli.

6) Çekim mekanı, çeşitli özel vasıtalar vb. ayarlama konusunda başarılı olmalı. İkna kabiliyetine sahip olmalı, yoksa da bunu öğrenmeli. Ya da bu işleri yapabilecek yetenekte birilerini bulacak kadar akıllı davranabilmeli.

7) Post-prodüksiyon aşamalarını çok iyi bilmeli. Film hangi programda kurgulanacak, color correction nasıl yapılacak, müzikler nasıl olacak. Hepsi konusunda asgari bilgi sahibi olmalı ve bu işleri yapacak uzmanlara taleplerini anlamlı bir dille iletebilmeli. (Bazılarını kendisi de yapabilir: kurgu, color-correction).

8) "Sinema Dili"ni bilmeli ve bunu mümkünse yaratıcı, değilse en azından anlamlı bir biçimde kullanabilmeli. Sinema Dili'nin senaryo+oyunculuk+ışık+ses+kurgu+renk+müzik'ten oluştuğunun farkında olmalı ve bunları istediği şekilde etkileyerek anlamlı bir ürün verebilmeli.

9) Filmi bitirdikten sonra (hatta, aslında, filme başlamadan önce) tanıtımlara başlamalı. Film için güzel bir web sitesi hazırlatmalı. Filmini verebileceği dağıtımcılarla, tv kanallarıyla, DVD şirketleriyle, vb. profesyonel görüşmeler yürütebilmeli ve filmini pazarlayabilmeli.

10) Daha bir filmi bitirmeden, ikinci filmini hazırlıklarına başlamalı. Bu piyasada tek atımlık bir kurşun olmadığını göstermeli. Elinin altında en az iki senaryo daha olmalı. Daha sonraki filmlerini çekmek için yapımcılarla ön-görüşmelere başlamalı.

* * *

Gördüğünüz üzere, film çekme işini Olimpos dağından alıp sıradan insanlara ulaştıran teknoloji, diğer konularda çok yardımcı olmuyor. Bağımsız filmcinin üzerinde yine muazzam bir yük biniyor.

Ama uzun metraj film çekmek, sıradan insan için eskiden İMKANSIZ iken, şimdi sadece ÇOK ZOR.

Gerisi, sizin kişiliğinize, yeteneklerinize, irade gücünüze, azminize kalmış.

03 Şubat 2009 Salı

GİDEN BİR KUŞAĞIN ARDINDAN

Şimdilerde altmış yaş ve üstü olan insanlarımız, hayatlarının sonlarına yaklaştıkça (Allah hepsine uzun ömürler versin), kendileriyle birlikte çok değerli bir hazineyi de götürüyorlar.

Bu hazinenin adı, "Orijinal Türk Kültürü"dür.

Bu ne demek hemen açıklayayım.

1950'lerde ve sonrasında Türkiye topraklarında doğan insanların büyük bir bölümü, kültürel olarak, çok miktarda dış etkilerin altında kalmıştır. Büyük bir bölümü Batılılık etkisindedir, kimi (politik nedenlerden dolayı) Rus etkisinde kalmıştır, son otuz yıldır ise ülkenin her tarafını bir kanser gibi saran ve Türk'e müslümanlık öğretmeye kalkan Arap emperyalizminin etkisi söz konusudur.

Bu insanların kimliklerini, kişiliklerini, hayata bakışlarını belirleyen şey, kendi milletlerinin orijinal kültürü değil de, bu yabancı kültürlerin yoğun etkisi olmuştur.

Bunun sonucunda Türk müziği (TSM ve Halk Müziği) sevmeyen kuşaklar, bayramları insanları ziyaret etmek için değil de insanlardan kaçmak için bir vesile (yani "tatil") olarak gören kuşaklar, görüntüsü itibariyle New York Manhattan'dan ya da Mekke'den daha biraz önce gelmiş ve oraya geri döndüğünde hiçbir sıkıntı çekmeyecek gibi duran kuşaklar, kendi milletinin en temel kurumlarıyla (örn. ordu) kavgalı hale gelmiş kuşaklar... ortaya çıkmıştır.

Yeni kuşaklar için çok olumsuz şey söylenebilir. Ama bu yazının konusu onlar değil. Bu yazının konusu, orijinal, yani bozulmamış (ya da olabildiğince az, son derece kabul edilebilir düzeyde, hafifçe değişmiş) bir kültürü taşıyan son kuşak.

Ve bu kuşak, yavaş yavaş hayatın sahnesinden elini eteğini çekiyor. Artık toplumun karar mekanizmalarındaki yerlerini, kendilerinden sonra gelen acımasız, vicdansız, ruhunu az ya da çok (genelde çok) kendi milletininkinden başka bir kültüre entegre etmiş bir kuşağa yerlerini bırakıyor.

El öpmeyi çok doğal karşılayan, bayram-cenaze-doğum gibi olaylarda ne yapılması gerektiğini en doğru şekilde bilen ve bunları samimi bir biçimde yerine getiren, biraz tutucu ama aslında son derece anlayışlı, biçime takılmadan Allah'a inanan (şimdiki şeriatçılardan farklı olarak), sohbet-muhabbet adabı bilen, "Siz" kelimesini zorla değil de içinden geldiği için ve gerçek bir saygının belirtisi olarak kullanabilen bir kuşak bu.

Ama üzülerek gözlemliyorum ki, bu kuşak, kendisine sorunsuz bir biçimde aktarılan bu içsel ve dışsal değerleri, kendisinden sonraki kuşaklara aynı başarıyla aktarabilmiş değil.

Neden?

En başta, kendilerinden daha küçük olan kuşakların ruhu üzerinde etkide bulunan çok fazla yabancı etken vardı. Çocukluklarını 40'lı yıllarda yaşayanlar ile, çocukluklarını 50'li yıllar ver daha sonrasında, gittikçe artan Amerika-Avrupa etkisinde yaşayanların kültürel yapılanmaları da farklı oldu. Hele 80'lerde çocuk olanların durumları çok daha kötüydü.

Sayıları ve teknolojileri gittikçe artan iletişim araçları, bu "Eski Kuşak"ın yeni kuşaklar üzerindeki etkisine talip oldu: Tamamı batı kültürünü yansıtan, sevdirmeye çalışan, yücelten dergiler, gazeteler, filmler, plaklar, kasetler, CD'ler, TV kanalları, şimdilerde internet... Eski kuşağın yeni kuşağa vermek istediklerinin demode, çağdışı, işe yaramaz, anlamsız, hatta düpedüz kötü ve ortadan kaldırılması gereken birşey gibi görünmesini sağladı. İş hayatına hakim olan kapitalist kültür de buna çok sıkı bir destek verdi. Yaşadığı askeri ve ekonomik başarısızlıklardan dolayı son birkaç yüz yıldır Batı'ya karşı bir imrenme yaşayan toplumumuza, "Eski Kültürünü at, yenisini al" denildiğinde, "Eski Kuşak" bunun ne kadar yanlış olduğunu görüp bunu dile getirmesine karşın, o kuşağın sesi, yukarıda bahsettiğim iletişim yollarının (dergiler, filmler, TV, vb.) sabahtan akşama kadar yürüttüğü beyin yıkama operasyonunun gürültüsü arasında duyulamadan kayboldu.

Ve şimdi, o kuşak da yavaş yavaş hayat sahnesinden çekiliyor. Kim yeni kuşaklara oturmayı kalkmayı öğretecek, adab-ı muaşeret öğretecek, büyüklerin yanında çok fazla konuşmamak gerektiğini öğretecek, hürmeti öğretecek, hayatın en temel durumlarıyla ilgili (eş bulma, evlilik, çocuk sahibi olma, hastalık, ölüm, vb.) nasıl davranılacağını öğretecek, Türk sanat müziğinden gerçekten tad almayı öğretecek.

Kim?

* * *

Hayatı gerçekten de en güzel haliyle yaşamayı başarabilen, mütevazı, insan sıcaklığını yüreğinde taşıyan, onurlu, edepli, haysiyet sahibi bu kuşağı sevgiyle selamlıyor, ellerinden öpüyorum.

Sizi tanımak ve hayatımın bir dönemini sizinle paylaşmak gerçekten benim için büyük bir şerefti.

Onur duydum.

Bize ise çok daha acımasız bir dünyada, çok daha kaba insanlarla birlikte, harala gürele kavga ede ede yaşamak nasipmiş.

Ne yapalım. Kısmet...

30 Ocak 2009 Cuma

"Peter İlkesi" İş Başında

Hayatta gelmesi gereken en yüksek merci, bir taşra kasabasında belediye başkanlığı olan bir kişiyi, çok yüksek düzey bir yönetici yaparsanız, onun çapının ne olduğunu medya danışmanları, konuşma yazarları vb. marifetiyle bir süre gizleyebilirsiniz.

Ama aslında ne kadar az şey yapabileceği, yeteneklerinin ne kadar kısıtlı olduğu, ne kadar çapsız olduğu, kendisine önceden bir cila hazırlayacak insanların bulun(a)madığı doğaçlama ortamlarda belli olur.

Yani "kahraman"ın ne dediğine değil, kriz anında "ne yaptığına" bakılır. Evde aslan, dışarıda sünepe-beceriksiz-ağzıbozuk bir kedi olduğu bu şekilde anlaşılır.

* * *

Biz zaten biliyorduk da...

Artık dünya da biliyor!

26 Ocak 2009 Pazartesi

Duygusal Düşünceler...

İnsanların düşünsel bir maske ile sakladıkları duygusal bağlantılarını, sadece düşünsel düzeyde tartışarak etkilemek, ne yazık ki pek mümkün değildir. Yani siz o kişinin düşüncelerine itiraz ettiğinizi, düşünsel düzlemde bir tartışma yürüttüğünüzü zannedersiniz, ama aslında onun düşüncelerinin ardındaki duygularla uğraşmaktasınızdır ve duyguları düşüncelerle değiştirmek neredeyse imkansızdır.

Bu yüzden de başarılı olamazsınız.

İnsan dediğimiz varlığın en temel özelliklerinden biridir bu: Çok aklı başında, çok makul, çok mantıklı görünmesine ve konuşmasına karşın aslında davranışlarının (bazen kendisinin bile farkında olmadığı) duygular tarafından motive edilmesi. Eğer bunu kendinizde ya da başkalarında gözlemleyemiyorsanız, hayatınız gerçeklerden çok uzak, oldukça da çatışma içeren bir tarzda seyrediyor demektir. Başkalarını "gerçekten" anladığınız da söylenemez.

Oysa herkes, bir biçimde duygusal bağlantı kurduğu bir düşünsel açıklama şekline tutunur, bu hayat denilen dalgalı denizde gemiden düşmemek için. Kimi sol bir görüşe sıkı sıkıya bağlanır, kimi sağ bir görüşe, kimi dini bir görüşe, kimi de maddi zevklere. Görünüşte bizi denize düşmekten kurtaran, bize yol gösteren, hayatımıza değer katan şey bu düşünsel öğeler bütünüdür, ama aslında değildir.

O sistemle kurduğumuz duygusal bağlantı ve bu bağlantıyı kurma nedenidir, o sistemi bizim için değerli kılan. Kim bilir, belki de o sistemi ailemizde görmüşüzdür, ailemizle o sistemi özdeşleştirmişizdir, ve o sistemden kopmak bize ailenizden kopmak gibi geleceğinden onunla ilgili hiçbir eleştiriye tahammül dahi edememekteyizdir. Ya da belki de hayattaki bazı adaletsizliklere (tabii ki size yapıldığını hissettiğiniz adaletsizliklere) isyan olarak bir düşünce sistemini benimsemişsinizdir. Ama bunun da altında o sistemin içsel düşünsel tutarlılığı değil, size yapılmış adaletsizliğe duyduğunuz öfke ve bunu gidermek için hissettiğiniz büyük özlem vardır. Belki de sadece o sistemi savunan insanların iyi, besleyici bir atmosfer sunmasından dolayı siz de o sistemle duygusal bir bağlantı kurmuş, onun savunucusu olmuşsunuzdur.

Duygusal nedenleri çeşitlendirmek mümkün.

Ama şu da kesin: insanların büyük bir bölümü, düşünsel açıklama tarzlarının ardındaki bu tür duygusal nedenlerin farkında değildirler, ya da böyle bir farkındalığı kaldıracak halde değildirler. "Ben kendimi çok değersiz hissediyorum, bu yüzden kendimi değerli hissetmemi sağlayan bu sistemi / bu sistemi benimsemiş insanları kabul ettim" diyen birine pek rastlamazsınız. Ama genelde durum bu ya da buna benzer birşeydir.

Hayatına yön verecek bir anlam/değerler sistemi arayan zengin genç adamın solcu olmasından, çektiği sefalete duyduğu öfkeden dolayı solcu olan fakir genç kıza, ailesinde gördüğü değerlerin yozlaştığı bir şehir ortamına tepki olarak milliyetçi olan taşralı bir gençten, hayatın kargaşası karşısında hissettiği korkuyu altetmesi için kendisine bir kurallar dizisi sunan bir dini/tarikatı benimseyen genç kıza kadar herkes... herkesin düşünsel sisteminin ardında böyle bir duygusal motivasyon vardır.

Ama onlar bunu fark etmez.

Onlara göre o sistem "enn doğru sistem" olduğu ve kendileri de ölçüp tarttıkları için o sistemi seçmişlerdir.

* * *

Anladınız mı neden hiçkimseyi, aslında duygusal olarak bağlandığı düşünce sistemlerini, sadece düşünsel düzlemde tartışarak sorgulatamayacağınızı.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Hayatın Amacı

Hayatın amacına gelince:

Hayatın amacı gerçek İslam'ı yaşamak değildir. Acı ama gerçek. Hayatın amacı, hayatı adam gibi, onurunla, şerefinle, başkalarının hakkını gasp etmeden kendi özgürlük ve yeteneklerini sonuna kadar kullanarak yaşamaktır.

İslam'ın bazı yorumları buna olanak tanırken, çoğu yorumu (ki tarikatlar, cemaatler ile yayılan yorumlar genelde bu kategoridedir) bunu bizzat engellemektedir. İnsanların hayat tecrübelerini olabildiğince kısıtlayarak, onları bu dünyayı göz ardı edip öbür dünyaya hazırlamak gibi bir misyon benimsemiş durumdadırlar.

Hayatta bu dünyaya değil de öbür dünyaya vurgu yapan, öbür dünyayı ön plana çıkartan her anlayış, bu dünyada kurda kuşa yem olmaya mahkumdur. Bakınız: BÜTÜN ARAP MİLLETLERİ!

Türk Milletinin bu konuda çok ilginç bir sicili vardır. Türkler öbür dünyayı da gözeterek bu dünyayı yaşamayı çok iyi başarmış, iki dünya arasındaki dengeyi çok iyi tutturmuş insanlardır ("best of two worlds"). Bu yüzden, abartısız söylüyorum, yeryüzünde bize benzer ikinci bir millet bulamazsınız.

Ama bu son dönemde ortaya çıkan Arap özentileri, bize dünya üzerinde muazzam bir avantaj sağlayan, yani hem vicdanlı hem de pratik olmamızı sağlayan bu hayat görüşünü rafa kaldırtan bir yaklaşımı bize dayatmakta, bizi Araplaştırmaya çalışmaktadır. Kendi ana dilinde Kur'an'ı okutmayan, okutmayı sevmeyen bir yaklaşımdır bu. Benim de sonuna kadar karşı olduğum bir yaklaşım. Açıkçası bizi başta Amerika olmak üzere, "bu dünya"ya hakim olmuş ülkelere de yem yapan bir yaklaşım.

Bu yaklaşıma itiraz etmek, "gerçek İslam'ı reddetmek" olarak sunulduğundan, yeterince donanımlı olmayan zihinler ne yazık ki bu söylem karşısında susup kalmaktadır. Oysa tek bir "gerçek İslam" olmadığı gibi (N.F. Kısakürek'in yanıldığı yer burasıdır), İslam'ın insanlardan istediği de bu değildir.

İşin acı tarafı, hayatın tam merkezine İslam'ı koyan insanların, başka dinlere mensup olup da hayatı adam gibi, insan gibi, onuruyla, özgürlükleriyle yaşayanları tamamen görmezden gelmeleridir. Yani İslam, onu getiren kitabın da söylediği gibi, bir öneriler bütünüdür. Başka dinlere mensup olup da iyi yaşamak, güzel yaşamak gayet mümkündür.

Ama bizim sonumuzu getirebilecek olan, bırakın müslümanlarla başka dinden olanları ayırmayı, müslümanları dahi kendi içlerinde bölen yaklaşımlardır. "Bizden olanlar" ile "olmayanlar" şeklindeki bu tehlikeli ayırım, bizi dış tehditlere karşı en savunmasız bırakacak yaklaşımdır.

Bu nedenle dini konuları toplumsal hayattan çıkartıp bireysel hayat ile sınırlamak, toplumsal hayatı ise Mustafa Kemal'in öngördüğü laik tarza göre düzenlemek, bize en büyük faydayı sağlayacak yaklaşımdır.

Bizi zayıflatmak isteyenlerin (bu bir paranoya değil, gerçekten böyle birileri var) dini toplumsal hayatın her alanına sokmaya çalışmasına şaşmamak gerek. Yapılması gereken, bunun aksi yönde hareket edip, dini uygulamaları bireysel yaşam alanı ile sınırlamak, böylece hayatı insan gibi yaşamanın en temel şartlarından biri olan "olabildiğince geniş (sonsuz demiyorum, dikkat) bir özgürlüğü toplumsal alanda hakim kılmaktır. Bu bizi sadece birey olarak değil, toplumsal olarak da son derece güçlendirecek, hem bilimsel hem teknolojik hem de ekonomik anlamda ayağa kalkmamızı sağlayacaktır.

(Aşağıdaki yazıya yapılan bir yoruma cevabım idi. Buraya koymayı uygun gördüm)

23 Ocak 2009 Cuma

Siyaset Yazısı

Aslında mesele, ülkede muhalif ses çıkartan herkesin tutuklanması da değil.

Asıl mesele, bütün bunlar olurken insanların çok büyük bir çoğunluğunun, olan biteni bir TV programı gibi seyretmesi.

Eh bunu da şöyle sağlıyorlar: Bir, önce herkesi geçim derdine düşürüyorlar. (Maslow'un "ihtiyaçlar piramidi" burada da geçerli: bir insan doğalgaz faturasının şokunu ya da işten çıkartılma tehlikesinin tedirginliğini yaşarken, oturup siyasi özgürlükleri elinden alındığı için ahlanıp vahlanmaz).

İki, zaten 1980'den beri törpülenen siyasi hareket refleksi, bu yeni kuşaklarda hepten yok olmuş durumda. (Burada da Seligman'ın anlattığı "öğrenilmiş çaresizlik" mekanizması devrede. "Biz ne yaparsak yapalım, boş" diye düşünen bir insandan tepki vermesini bekleyemezsiniz).

Bütün bunların üstüne, toplumsal bilinci şekillendirmenin en güçlü aygıtı olan medyayı da ellerine geçirmiş oldukları ya da susturdukları için (bugün ART'yi bile basmışlar. ART'yi kim seyrediyor yahu?), artık önlerinde hiçbir engel kalmadı.

Tabii bu arada toplumsal bilinci şekillendirmekte en etkili mekanizmalardan bir diğeri olan cemaatler, zaten sessiz ve derinden işleyişine devam ediyor. Siz akşam evinizde rahat rahat Aşk-ı Memnu'yu seyrederken bu insanlar çeşitli mekanlarda (yurtlar, evler, hücreler, dernekler, vakıflar, partiler, vb.) toplanıyor, inançlarını tazeliyor, aralarına yeni üyeler katıyor, inaçlarını yaymak için planlar yapıyor ve bunları da uyguluyorlar.

Buradaki toplumsal mühendisliğe hayran olmamak elde değil. İnsanların on yılları kapsayan bir süreç içerisinde usul usul, adım adım, yavaş yavaş belirli bir noktaya çekilmesi, ve kimsenin de bunun farkına varmaması, buna izin verilmemesi, hayranlık uyandıran bir mühendisliğe işaret ediyor.

* * *

Benim "aydınlara" neden kızdığımı anlıyorsunuz değil mi? İnsanları uyarmaları gereken konu bu iken, gidip hiçbir pratik değeri olmayan bir konuda özür dilenmesi, diğer yandan, devam eden bu muazzam beyin yıkama operasyonunu görmezden gelip / görülmesine engel olup / bizzat bu operasyona katılıp faydadan çok zarar vermeleri, bunu da "düşünce özgürlüğü" adı altında yapmaları ve kasım kasım ortalıkta dolaşmaları, fantastik distopya filmlerinden bir sekans sanki.

(Bir not: Baskın Oran, kendisine mail yolu ile hakaret edenleri mahkemeye veriyormuş. Kendi yaptığı şeyin, yani milleti adına Ermeniler'den özür dilemenin, o millet için bir hakaret olabileceğini hiç düşünüyor mu acaba? Dedesi, hatta babası Ermeniler tarafından öldürülmüş insanlar hala hayattayken böyle bir harekette bulunmak, küfür değil de nedir? Ama hayır! Baskın Hoca konuşurken "düşünce özgürlüğü", diğerleri konuşurken "hakaret"! Siz misiniz onu meclise sokmayan. Hoca intikam alıyor işte! Hem de kendi halkından! Söyleyecek söz bulamıyor ve susuyorum.)

* * *

Bana, bir daha, sakın, "siyasi yazı yazmayın", demeyin!

14 Ocak 2009 Çarşamba

Sen Bir GAZETECİ'sin!

Memleketimde yine filmlerden, dizilerden, romanlardan daha ilginç günler yaşanıyor. Ama bu ilginçlik sadece sağda solda yapılan kazılarda bulunan silahlardan değil, bunlar sonucunda siyasetçilerin ve "aydınların" bunlarla ilgili yorumlarından da kaynaklanıyor.

Dalga dalga yürüyen bir soruşturmadan ve onun ne anlama geldiğinden bahsedecek değilim. Ama bir iki noktaya dikkatinizi çekmek isterim:

1) Ortalık toz dumana bulanmışsa, bu belirsizlikten fayda gören birileri mutlaka vardır. Kaç gündür işsizlikten bahsedilmiyor, ekonomimizin yatık halinden bahsedilmiyor, ya da ülkemizin İsrail üzerindeki etkisizliğinden bahsedilmiyor farkında mısınız? Hepi topu birkaç yüz kişiyi fiziksel olarak ilgilendiren bir durum, on milyonların zihnini bulandırıyor.

İşte ben buna başarılı bir göz boyama operasyonu derim. Medyanın buna bu kadar kolay alet olması ise, göz yaşartıcı (üzüntüden tabii) bir durum.

2) Soruşturmayla ilgili olarak konuşan insanların yarıdan fazlası (kaba bir tahminle yüzde sekseni) hukukçu olmayan insanlar. Çoğu da gazeteci. Bu ülkede, "gerçekleri en doğru bir biçimde yorumlayan kişiler listesi"nin en başına gazeteciler ne zaman geçti? Ben mi uyudum bir ara? Neden her konuda gazeteciler en çok ve en yüksek sesle görüş bildiriyor? Hele de uzmanı olmadıkları bir alanda (burada, hukuk) bu kadar rahat konuşma hakkını kendilerinde nasıl buluyorlar?

Hukuk da, sağlık gibi, ekonomi gibi, din gibi, uzmanlık gerektiren bir alandır. Gazeteci dediğiniz insanlar, eğer özellikle doktora vb. yapmamışlarsa, dört yıllık lisans eğitiminden sonra, kendi kendini (genelde de sadece siyaset tarihi konusunda) geliştirerek bir yerlere gelmiş kişilerdir. Ama akademik disiplinden uzaktırlar. Yani bir sonuca varmak için gerekli olan bilimsel süreçleri kullanmazlar. Sadece kendi izlenimlerini aktarırlar.

Ama bir bakıyorsunuz, ülkenin en önemli konularında, TV'nin en "prime" zamanında, hiçbir uzmanlığı olmayan bir gazeteci, sadece yirmi yıl gazetecilik yapmış diye, fikir beyan ediyor, asıyor, kesiyor. Gazetecilikten gelen fırlamalığını kullanarak karşısındaki edepli akademisyenlere baskın çıkıyor. Eh, bizim halkımız genelde ne söylendiğinden çok nasıl söylendiğine (yani, kimin daha çok bağırıp haklı göründüğüne) baktığı için, o insanlardan daha fazla etkileniyor.

Siz, örneğin karnınızda ya da kafanızda sıradışı bir ağrı olsa, gazetede sağlık köşesini hazırlayan birine mi gidersiniz? Yoksa uzman bir doktora mı? Burada da durum aynıdır. Hukukla ilgili meseleler, hukuk uzmanlarının (yani bu alanda asgari yüksek lisans, hatta doktora yapmış kişilerin) alanına girer. Bunun aksi yönde hareket etmek, gazetecileri büyük vebal altına sokar. Ama onlar, kendilerine maaş veren patronun görüşlerine paralel bir biçimde görüş bildirmekten hiç çekinmiyorlar. Neden çekinsinler ki? Hesap soran mı var?

Bir dahiliye uzmanı, bir beyin tomografisine bakıp yorumlamaya kalksa, adamı doğduğuna pişman ederler. Aynı şey aslında gazeteciler için de geçerli olmalıdır. Asıl görevi olayları olabildiğince tarafsız aktarmak olan gazeteciler, bu olayları yorumlamakta bu kadar hevesli olmamalıdırlar. Eğer heveslilerse gidip o işi usulüne uygun bir biçimde (okulunda) öğrenmeli, ondan sonra konuşmalıdırlar. Ama gazetecilerin bu konulardaki ahkam kesme hevesleri, bize daha gerçeği bile olduğu gibi aktardıklarından şüphe duymamıza neden oluyor.

* * *

Aklınıza mukayyet olmaya çalışın. Bu toz duman bir gün bitecek.

İşte o zaman, hırsızların fırsat bu fırsat diyerek bizi ne kadar soyduklarını ve başkalarını ne kadar zengin ettiğini göreceğiz.

30 Aralık 2008 Salı

Sinemada Alternatif Dağıtım Yöntemleri

Bir konuda yaratıcı olabilmek için, o konuda eni konu bilgili olmak gerekiyor. Hatta gerçek yaratıcılık için, o alandaki bilgileri amiyane tabirle yalayıp yutmuş olmalısınız (bkz. Mihaly Csikszentmihalyi'nin Creativity adlı kitabı). Zira o alanı çok ama çok iyi bilmeden, yaptığınız şeylerin yeni ve işe yarar olduğunu bilemezsiniz.

* * *

Bağımsız sinemacılık yolu ile para kazanılması, benim üzerinde durduğum bir alan. Duygu ve düşüncelerini sinema formatında ifade etmek isteyen, bunu da büyük yapım şirketlerinin kaprislerine maruz kalmadan yapmak isteyen insanların neler yapabileceği ile ilgili mümkün mertebe araştırma yaparım.

Bu konuda yurt dışında yapılan çeşitli girişimler var. Bunların başında, bağımsız filmlerin iTunes gibi online satış siteleri üzerinden satışı ya da kiralanması geliyor. Örneğin iTunes her gün 50 000 (elli bin) filmi internet üzerinden satıyor ya da kiralıyor ve bu alandaki pazar lideri. iTunes dışında bu işi yapan başka siteler de var, örneğin Amazon.com'a ait Createspace.com. Bunlar dışında, filmlerini kendi sitelerinde DVD olarak satmaya çalışan çok sayıda bağımsız sinemacı bulunuyor.

Bu gibi yerlerle ilgili en önemli mesele, sizin ürününüz için nasıl bir ödeme yapılabileceği. Online işlemlerde kredi kartı kullanımı dışarıda son derece gelişmiş olsa da, bizde hala güvenilen ve sık kullanılan bir yöntem değil. Aslında durum yabancılar için de biraz böyle olmalı ki, PayPal gibi sistemler geliştirmişler. Bu sistemlerde doğrudan kredi kartınızdan değil, PayPal hesabınızdan para yatırıyorsunuz. Böylece kredi kartı bilgileriniz tamamen gizli kalıyor.

Sözü şuraya getireceğim: Eğer bir biçimde bizim bağımsız sinemacıların çektiklerini iTunes gibi bir siteye yüklersek, bu filmleri izlemek isteyen kişiler kredi kartlarından (ya da artık Türkiye'de de faaliyet göstermeye başlayan PayPal'dan) ödeyecekleri küçük bir ücret karşılığında, filmleri buradan indirebilir ve seyredebilirler. Böylece bağımsız sinemacılar ürünlerini yapımcıların, dağıtımcıların, ve sinema salonu sahiplerinin kaprisleri olmadan seyircilere ulaştırabilir ve bunun karşılığını da fazlasıyla alabilirler.

* * *

Peki ilk paragraf ile yazının geri kalanı arasındaki bağlantı nedir, diyeceksiniz. Şudur: Eğer siz çekeceğiniz filmin tek bir dağıtım şekli olduğunu zannediyorsanız (yapımcılar + dağıtımcılar + sinema salonları), ve o dağıtım şekline takılıp kaldıysanız, ve filminiz de piyasa filmi (yani Recep İvedik 3) değilse, o film sonsuza dek gelecek zaman kipinde kalacak demektir. Ama eğer alternatif dağıtım yollarından haberdarsanız, hem bağımsızlığınızı koruyabilir, hem de bundan geçiminizi sağlayabilirsiniz.

25 Aralık 2008 Perşembe

"Aydın" Üzerine Notlar

Sömürge Aydını tanımı sanırım bu insanları anlatmaya kâfi: Bir ülkeyi istila eden (bizim durumumuzda fiziki değil ama kültürel bir istila söz konusu) diğer bir ülkenin kültürüne özenen, istila edilmiş ülkenin aydınları. Bu aydınlarda, kendi (istila edilen) ülkelerinin kültürlerine (ve insanına) yönelik büyük bir küçümseme ve aşağılama duygusu hâkimdir. Kendi milletinden asla tam olarak kopamayan (ama bunu çok isteyen), diğer (istilacı) kültüre de yüzde yüz entegre olamayan bu aydın, iki arada bir derede kalmanın acısını, zaman zaman (ki bu pek sık olur aslında) kendi ülkesine, kendi kültürüne, kendi insanlarına çemkirerek çıkartmaya çalışır. Onu üzecek ne varsa yapar. Onun değerlerine saldırır. Onu tarihiyle alay eder. Onun el üstünde tuttuğu kişilerin açıklarını bulmak için çabalar. Amaç (ki bu, bilinçaltında yatan bir amaçtır, bilinçli olarak bunu asla itiraf edemezler, hatta belki bunun farkında bile değildirler), aslında ait oldukları milleti küçümseyerek onunla tamamen bağlarını koparmak ve diğer kültüre entegre olmaktır. Bunu yaparken de "Biz aslında kendi milletimizin iyiliğini istiyoruz. Onun yücelmesini istiyoruz. Onun da yüksek (X) kültürünün standartlarına ulaşmasını istiyoruz" derler. Ama altta yatan amaç, bunun aksine, kendi kültürlerine doğrudan ya da dolaylı olarak zarar vermektir.

Halk ise bilinçdışı bir sağduyu ile bu zibidilerin kendilerine bir faydasını olmadığını, hatta tamamen kötü niyetli olduklarını anlar ve onlara sırtını döner. Hatta zaman zaman inat yapar ve sömürgeleşmiş aydınların arada sırada söyledikleri doğru şeylerin bile zıddını yaparlar. Bu gibi durumlarda sanki halk haksız, sömürge aydını haklıymış gibi görünür, ama büyük resme baktığınız zaman, halkın haklı olarak (bile bile) hata yapmayı tercih ettiğini, bu adamlardan gelecek doğruları dahi duymak istemediğini ve bu tavrını da bu şekilde belli ettiğini görürsünüz.

Halkın kendi kültürünü savunan bir başka "aydın" grubu ise, bu sömürge aydınlarının savunduklarına karşı çıkmak için, halktan çok halkçı davranır. Bu da onları kaçınılmaz olarak "muhafazakarlığın" uç noktalarına kadar sürükler. Hele bizimki gibi dönüşüm yaşamaya, kabuk değiştirmeye çalışan toplumlarda, (ne kadar kötü, anlamsız, zararlı olursa olsun) eskinin savunuculuğuna kalkışırlar. Onlara göre halka ve onun geçmişine ait olan ne var ise, iyidir, doğrudur; başka şeyler ise kötüdür ve yanlıştır. Bu insanlar da muazzam "halk yalakalığı" içinde debelenirler. Ama içinden çıktıkları halkı geliştirmek, onları daha iyi hallere sokmak, hatta gerekirse (evet) "eğitmek" gibi bir görevleri olduğunu fark etmezler. Bu yüzden "aydın" değil, "ayna" gibidirler. Toplumun tüm özelliklerini yansıtmaktan başka hiçbir birşey yapamayan, çapsız, eğitimsiz insanlardırlar. Oysa "aydın", adı üstünde, "etrafındaki karanlıktan daha parlak olan"dır. Bunlar ise, sadece etraflarındaki karanlığı yansıtan, çoğu da son derece kirli aynalardır.

Bu iki şer arasında halk, içgüdüsel olarak ikinci grubu tercih eder. Zira o daha tanıdıktır, daha kendisindendir, daha "bizdendir". Ama onun hiçbir derde çare olmadığının pek farkında değildir. Onda sadece, kendisini teselli eden bir figür bulur. Kendisini geliştiren, bu çılgınca bir hızla değişen dünyada yol gösteren, hatta bu dünya ile hakkıyla rekabet etmesini sağlayan bir rehber bulmaz. Yine de, kendisini aşağılayan sömürge aydınları yerine, kendisini bu karanlık ormanın karmaşık yollarında iyice kaybeden, düpedüz yanlış yol gösteren, ama onu kusurlarıyla birlikte kabul ettiği için daha sevimli duran bu muhafazakar aydınları tercih eder. El ele modern çağın karanlık ormanındaki dolambaçlı yollarda eski günleri yad eden şarkılar söyleyerek kaybolurlar.

* * *

Tabii bir de durumu olduğu gibi görebilen, halkını hem seven, ama onu doğruya sevk edecek bilgi ve vicdana sahip, gerçek aydınlar da vardır. Ama bunlar hem sayıca az oldukları, hem de yukarıda bahsedilen aydın müsveddeleri kadar medya erişimine sahip olamadıkları için, seslerini onlar kadar duyuramazlar. Duyurduklarında ise her iki cepheden de saldırıya uğrarlar. Günümüzde en çok sesi çıkanın haklı sayıldığını bilmelerine karşın, efendiliklerinden taviz vermezler. Ve aydınlık görevlerini yapmaya devam ederler, birgün kendilerinin haklı olduğunun fark edilmesini umarak. Ve o günün çok geç olmaması için dua ederek.

15 Aralık 2008 Pazartesi

ŞAŞKIN

Bu sitenin okurları, benim listeleri sevdiğimi bilirler. Bir konuyu karma karışık anlatıp karşınızdakinin kafasını bulandırmak istemiyorsanız, onu bir liste şeklinde madde madde açıklayarak anlaşılmasını sağlayabilirsiniz.

Liste yönteminin anlamlı-anlamsız kullanımlarına hepiniz rastgelmişsinizdir: "En seksi 100 kadın" "Ölmeden önce yapmanız gereken 99 şey" "100 Temel Eser" "Bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey" gibi.

Ama bazen öyle listeler karşınıza çıkıyor ki, gözlerinize inanamıyorsunuz. Ağzını açık kalıyorsunuz. Hani bazen derim ya, bunu senaryo olarak yazıp önüme koysanız, "Saçmalama!" deyip geri çeviririm.

İşte böyle bir liste ile karşı karşıyayım. Güleyim mi, ağlayayım mı gerçekten bilememiş bir halde listeye bakıyorum. Bir yandan da "İşte hayatın, filmlerden daha uçuk kaçık olduğu anlardan biri" diye geçiriyorum içimden.

Lafı uzatmayayım: Konu, sevgili "Aydın zararlılarımızın" hazırladığı "Özür Diliyoruz" sitesi. Sözde Ermeni katliamından dolayı vicdanları öyle bir sızlamış ki, kendilerini Ermenilerden özür dilemek zorunda hissetmişler. Bunun için de bir liste hazırlamışlar, kendi adlarını alt alta koydukları.

Listede kimler yok ki:

Adalet Ağaoğlu, Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu, Asaf Savaş Akat, Barış Pirhasan, Baskın Oran, Cem Mansur, Cengiz Çandar, Cezmi Ersöz!, Deniz Türkali, Derya Alabora, Ece Temelkuran, Enis Batur!!!, Ertuğrul Kürkçü, Faruk Bildirici, Hadi Uluengin, Hasan Cemal!, Hüseyin Hatemi, İpek Çalışlar, Işıl Kasapoğlu, Kemal Gökhan Gürses!, Lale Mansur, Mahir Günşiray, Mine Kırkkanat, Murat Belge (a.k.a "Kamber"), Murathan Mungan?, Nedim Gürsel, Neşe Düzel, Nilüfer Göle, Ömer Madra, (AMAN ALLAHIM, LİSTEDE ORHAN PAMUK YOK!!!), Perihan Mağden, Pınar Selek, Piyale Madra, Şahin Alpay, Şanar Yurdatapan, Semih Kaplanoğlu, Tanıl Bora, Tarhan Erdem, Tuna Kiremitçi, Yasemin Çongar, Yavuz Bingöl!!!, ... ve diğerleri...

Tam liste için http://www.ozurdiliyoruz.com/ 'a bakmanız kafi...

* * *

Ama şimdi bu listeye bir isim bulmak lazım. Benim bazı önerilerim var:

"Şaşkınlar"

"Şaşkın ördek misali suya kıçın kıçın girenler!"

"Aydın zararlıları"

"Kafa-dar'lar"

"Dinden eden yarım imamlar"

"Bilmeden fikir sahibi olanlar"

"Beyni en çabuk yıkananlar"

"Aramızdaki Saylonlar"

Aklıma geldikçe eklerim buraya bazı isimler.

* * *

Ama işin trajik olan tarafı şu:

Bu insanlar eni konu bu ülkenin entelijansiyasının önemli bir bölümünü teşkil ediyorlar. Ve yüzbinlerce insan, bu şahısların eserleri sayesinde dünya görüşlerini belirledi, oy kullandı, eylem koydu, vb.

Ve şimdi görüyor ve anlıyoruz ki,

1) Bu adam ve kadıncağızlar, meğer gerçek tarih bilgisinden tamamen yoksunmuşlar. Yani bir başka ulustan boş yere özür dileyecek kadar tarihi gerçeklerden bihabermişler, ve

2) Sözde Ermeni soykırımı hakkında yapılan ve onlarca yıldır devam eden beyin yıkama operasyonu, meğersem gerçekten işe yarıyormuş. Bize etki etmeyen, hatta gülüp geçtiğimiz iddialar, bu zayıf dimağlarda onulmaz yaralara ve pişmanlıklara yol açmış.

* * *

Yani demek ki biraz daha zorlasalar, bu adamlar Amerikalılar tarafından katledilen Kızılderililerden de, Hernan Cortes'in öldürdüğü Azteklerden de, ya da Çin'in düpedüz soykırım uyguladığı Tibetlilerden de özür dileyecekler.

Diyorum ya, bizim aydınlarda sebebini tam çözemediğim bir aşağılık kompleksi var. Öyle ki, hemen hiçbir sorumluluğumuz olmayan bir olayın bile sorumluluğunu üstleniyorlar. Hem de o olayla bağlantılı başka gerçekleri tamamen görmezden gelmek ve kendi milletine düpedüz ihanet etmek pahasına.

* * *

Bu zevzekler topluluğuna en anlamlı cevabı, bu saçmalıktan en fazla canı yananlar, yani meslektaşlarını Ermeni terörüne kurban veren büyükelçiler ve diplomatlar vermiş. Ama şimdi onlar da "resmi söylem"in savunucusu olarak eleştirilirler.

Oysa Alev Alatlı'nın da iki sene önce bir TV programında söylediği gibi, "sözde Ermeni soykırımı konusunda GERÇEKLER ile Türkiye Cumhuriyeti'nin RESMİ SÖYLEMİ bire bir örtüşmektedir." (mealen)

* * *

Cehaletle savaşmaktan çok daha zor iştir, yarı aydınlarla uğraşmak.

Zira kafa bulandırırlar, bilgili insanlar gibi görünürler, ve alimlerle aynı lisanı konuşurlar.

Oysa söyledikleri ya boş, ya da yanlış ya da düpedüz aldatmacadır.

En zor mücadele de, onlara ve onların takipçilerine karşı verilir.

Zoru severiz... :)

* * *

Güncelleme: http://www.ozurbekliyorum.com

Sanırım doğadaki "etki-tepki" mekanizması devrede. Bahse girerim Ermenistan'da yaşayanların bu olan bitenlerden haberi yoktur.

Yine de kendine aydın diyen şabalakların şapşallıklarını bir web sitesiyle tescil edip dünyaya duyurmalarından duygulanmadım değil.

İkinci güncelleme: Bu "aydın zararlıları" bu kez baltayı taşa vurdular. Milletin tepkisinden çok, bu konuda üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran hakiki akademisyenlerin tepkisi, onların cehaletini ortaya çıkartıyor.

Yine de gözlerim Orhan Pamuk'u aramıyor değil. Gelsin, bu hareketin bayraktarlığını yapsın.

Ve de boyunun ölçüsünü alsın.

Kafadan sallama rakamlarla Nobel'i kaptıktan sonra ortadan kaybolması çok manidar. Demek ki söylediklerinin o kadar da arkasında değilmiş.

01 Aralık 2008 Pazartesi

PETER İLKESİ

Bu tabiri ("Peter İlkesi") duymuş olma ihtimaliniz var, ama az. Tabirle ilgili kitap Türkçe'de yayınlandı, ama onu okumuş olma ihtimaliniz daha az. Sizi zahmete sokmadan kısaca ben açıklayayım. İlkenin tek cümlelik tanımı şu:

"Hiyerarşik bir yapıda, her çalışan, kendi yeteneksizlik düzeyine kadar yükselme eğilimindedir."

Bu cümleyi biraz açmamız gerek:

Diyelim ki, Ayşe bir öğretmendir. Hem de iyisinden. Son derece yeteneklidir. Bu yeteneğini fark eden yöneticiler onu müdür yardımcısı yaparlar. Birkaç sene orada çalışır. Orada da ne kadar becerikli olduğunu gösterir. Sonra Ayşe'yi müdür yaparlar. Ama müdürlük Ayşe'ye ağır gelir. Aslında Ayşe'nin yeteneklerinin en yüksek olduğu düzey, müdür yardımcılığıdır. Lakin Ayşe bir kere müdür yapılmıştır. Orada işleri karman çorman eder. Fakat ona bir tenzil-i rütbe uygulanamayacağı için Ayşe'nin müdürlükten emekli olması beklenir. Müdürlük, Ayşe'nin "yeteneksizlik düzeyi"dir.

Ahmet de bir öğretmendir. Yeteneklidir. Hırslıdır. O da Ayşe gibi önce müdür yardımcısı, sonra müdür olur. Ama müdürlük onu kesmez. Okulunun başarıları, Milli Eğitim'dekilerin gözünden kaçmaz. Ona önce bir daire başkanlığı, sonra da Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı verilir. Fakat Ahmet orada tıkanır kalır. Zira en başarılı olduğu düzey, daire başkanlığıdır. Milli Eğitim Müdür yardımcılığı ona fazla gelmiştir. Fakat artık daire başkanlığına geri dönemeyeceği için, kariyerinin geri kalan bölümünü, aslında yeteneklerini aşan bir görev yerini işgal ederek geçirecektir. Milli Eğitim müdür yardımcılığı, Ahmet'in "yeteneksizlik düzeyi"dir.

* * *

Sanırım ne demek istediğimi biraz anlatabildim: Hiyerarşik yapılarda birçok insan, yeteneklerinin yetmediği pozisyonlara kadar bir yıldız gibi yükselirler, ama sonra başarısız oldukları bir noktada takılıp kalırlar. Bu hem o kişi, hem de onun yer aldığı kurum için zararlıdır.

İşte bu nedenle birçok devlet kurumunda, siyasi partide, üniversitelerde, hatta özel şirketlerde, yüksek konumlarda olmasına karşın pek de başarılı olmadığını düşündüğünüz insanlara rastlarsınız. Bu insanlar kötü niyetli değildirler, ama bir şekilde, çok da verimli ve zekice olmayan bir şekilde çalıştıklarını gözlemlersiniz. Sonuçta sistemi tıkarlar, en azından yavaşlatırlar.

* * *

"Şimdi bu adam bu bilgiyi nereye bağlayacak?" diye merak ediyorsunuz. Hayır, senaryo yazımına bağlamayacağım. Siyasete bağlayacağım. Ama korkmayın - bu soft bir siyaset yazısı, o yüzden sinirleriniz zıplamayacak:

Bizdeki siyasi sistem, Peter İlkesinin çarpık bir versiyonu gibi görünüyor. Yani insanlar, kendi "yeteneksizlik düzeyleri"ne, uzun yıllar daha alt pozisyonlarda başarılı bir şekilde çalıştıktan sonra, yüksele yüksele gelmiyorlar. Aksine tepeden, ve çok büyük bir oranda da "yetenek" ile ilgili olmayan kriterler gözetilerek bu düzeylere "atanıyorlar".

Bu nedenle, örneğin büyükşehirlerin, önemli devlet kurumlarının başında, hatta bakanlıklarda, aslında o makamlara layık olmayan insanları görüyoruz. En fazla küçük bir ilçenin başkanı ya da bir devlet dairesinin müdürü olarak başarılı olabilecek bir insanı büyükşehrin ya da bakanlığın başına (yani o kişinin "yeteneksizlik düzeyine") getirince, o kişi de mutsuz oluyor, onun yönettiği kurum da. Ama bundan en büyük zararı halkın gördüğünü söylememe gerek yok sanırım.

* * *

Neden bu yazıyı yazdım.

Bu ilkeyi bilmeniz gerektiğini düşündüm de ondan. Başımıza gelen çeşitli olayları ya da içinde bulunduğumuz bazı durumları açıklamakta işe yarayabilir.

27 Kasım 2008 Perşembe

Nerede Bu Bağımsız Sinemacılar?!
Çıkın Ortaya!!!

Dijital sinema alanında ufak ufak devrimler oluyor, bilmem farkında mısınız. Bunların en başında, 1080 satır kayıt yapan kameraların yerine 4K (4 bin satır) kameraların (bkz. Red) gelmesi, fotoğraf makinalarının (Canon 5D Mark II ve Nikon D90) HD çekmeye başlaması, post-prodüksiyonda kullanılan programların artık hayal edebileceğiniz herşeyi, hem de çok makul fiyatlarla gerçekleştirebilir hale gelmesi, 3 boyutlu kameraların gerçekten çok gelişmesi (özellikle de Cameron - Pace kamerası), dijital projeksiyonun (yani sinemalarda kullanılan projeksiyon makinalarının dijitalleşmesinin) yaygınlaşması (en azından dışarıda), görüntülü medyanın artık her yerde (telefon, ipod, internet) olması, son beş yıl içinde gerçekleşen ve geleceği radikal bir biçimde değiştiren değişiklikler oldu.

Bunların, senaryo yazımı ile ne ilgisi var diyebilirsiniz. Çok ilgisi var. Karşıma sürekli olarak, yazdıkları senaryoları yapımcı şirketlere göndermiş ama onlardan aylar boyunca bir cevap alamamış ya da tekrar tekrar olumsuz cevap almış genç yazarlar çıkıyor. Ben de onlara sürekli şu tavsiyeyi veriyorum: "Kendi filminizi kendiniz çekin".

Bu tabi onlar için fantastik bir cevap gibi geliyor. "Olur mu öyle şey. Ben kendi filmimi nasıl çekeyim. Film çekmek o kadar kolay ve ucuz mu?" diye düşünüyorlar, ve işe yaramayan eski yöntemlerini uygulamaya devam ediyorlar. (Ben bir de bunu anlamıyorum: yöntem işe yaramıyorsa, yöntemi değiştirirsin değil mi? Yok, bizimkilerde "sabreden derviş" örneği çok yer etmiş olmalı ki, aynı yöntem, ne kadar başarısız olursa olsun, tekrar ediliyor. Sonra da ver yansın!)

Kendi filminizi kendiniz çekebilirsiniz. Buna kesinlikle inanıyorum. Hatta biliyorum. Artık kamera maliyetleri, kurgu maliyetleri, çok düşmüş durumda. Film stoğu maliyeti ve banyo maliyeti ise ortadan kalkmış halde. Bunun ne büyük bir rahatlık olduğunu, ancak 35 mm film çekenler bilebilir. Yani şu anda 2000 dolara, JJ Abrams'ın Cloverfield'ı çekerken kullandığı kamerayı (HVX 200) iki haftalığına kiralayabilirsiniz. Bin dolara da ses sistemini kiralayabilir ya da ille de mikrofon isterim diyorsanız, satın alabilirsiniz. Işıklar ise nispeten kolay. Geriye sadece oyuncuları ayarlamak, mekanlar için insanları ikna etmek, ulaşım, vb. kalıyor. Tabi filmi çektikten sonra işin bir de post bölümü var. Ama film bir kere çekilsin, post'unu havada karada yaparsınız, bulursunuz bir yolunu.

Genç bir sinemacının/yazarın önüne, yapımcı şirketlere başvurma ve binde dokuzyüzdoksandokuz olasılıkla reddedilme alternatifi ile, yukarıda anlattığım, bilgilenmeye ve cesarete dayalı kendi filmini çekme alternatifini koyduğunuz zaman, birinci alternatif hemen istisnasız bir biçimde tercih ediliyor. Nedeni çok basit aslında: Öğrenilmiş Çaresizlik. (Bu konuyu bana uzun uzadıya anlattırmayın. "Öğrenilmiş İyimserlik" adlı bir kitap var, alın okuyun). Bunlarla tek tek uğraşmak zor oluyor. Ben de uğraşmıyorum zaten. İçinde tutku kıvılcımı olmayan bir insan için ne yaparsanız yapın, kâr etmiyor.

Ama içindeki birşeyler yapma tutkusunu, yapımcı şirketlerin sekreterlerinden gelen ret cevaplarına endekslemeyenler için, dış dünya fırsatlar sunmaya ve bu fırsatları gün geçtikçe daha da artırmaya devam ediyor. RED kamerasının bu fırsatlardan biri olduğunu daha önce söylemiştim. Bu ne menem birşeydir diyenler için, şu videoyu izlemeniz kafi olacaktır (İngilizce).




Bu kameranın çeşitli aksesuarlarının takılmasını anlatan bir başka videoyu da şuradan izleyebilirsiniz:



Kameralar ve DP'lik (Görüntü yönetmenliği) vb. hakkında daha fazla videoyu da şu adresten bulabilirsiniz:

http://www.wonderhowto.com/movies-film-theater/cinematography-video/

18 Kasım 2008 Salı

Kendinizi İyi Hissedin Diye

Azıcık okumuş tiplerde gördüğüm ilginç bir aşağılık kompleksi var: Türkiye Cumhuriyeti'ni dünyadaki en kötü devlet, Türk Milletini de dünyadaki en tembel, en beceriksiz, en çıkarcı, en ... (buraya olumsuz bir sıfat koyun işte).. olarak görme eğilimi.

Bunun nedeni, bu insanların "azıcık" okumuş olmaları. Aşağılık kompleksinden mi kıvranıyor yoksa fena halde dış mihraklara mı satılmış olduğunu anlamadığım medyamız sayesinde her gün gazetelerde ve TV'de (ve de artık internette) kendi ülkemiz ve milletimiz hakkında bir sürü olumsuz mesaj alıyoruz. (Birgün birileri bu konuda son elli yılı araştıran bir doktora tezi yazsa da ben de buradan haber versem, ne güzel olur).

Oysa "azıcık"tan biraz daha fazla okuyan insanlar, kendimizde gördüğümüz bütün olumsuz özelliklerin yabancı ülkelerde ve yabancı devletlerde de olduğunu, hatta onların bizi fersah fersah geçtiğini bilirler. Bu "Batılı" ve "gelişmiş" ülkelerde öyle kötü özellikler vardır ki, değil bunların bu ülkede olması, hayal edilmesi bile tüylerimizi diken diken eder. Keyfinizi kaçırmamak için bunlara örnek vermiyorum.

Bizde çeşitli web sitelerinin zaman zaman yasaklandığını biliyorsunuz. Benim genel olarak site yasaklamaya karşı olmadığımın da farkındasınız. Eğer bir yayın, kağıt üzerinde, radyoda, TV'de suç teşkil ediyorsa, internette de suç teşkil ediyor demektir. Burada dikkat edilmesi gereken şey, suçu önlemek için alınan tedbirin, başka olumlu şeylere engel olmamasıdır. Yani Youtube'daki birkaç video yüzünden bütün youtube'u kapatmak, ya da yakın zamanda blogger'ın kapatılması, özünde doğru, ama uygulamada yanlış eylemlerdir. Bu, raflardaki tek bir kitaptan dolayı bütün Milli Kütüphaneyi kapatmaya benzer.

Lakin bu tür uygulamalar sadece bize özgü değil. Aşağıda Almanya'da koskoca wikipedia'nın tek bir yazıdan dolayı nasıl kapatıldığını anlatan haber yer alıyor:

"Alman Sol Parti Federal milletvekili Lutz Heilmann, internet ansiklopedisi Wikipedia'yı geçici olarak kapattırdı. Ama bu kapattırma yasaklama değil, gerçek bir kapattırma. Haberin yayına hazırlandığı saatlerde siteye giriş yapmak isteyenler karşılarında yine Wikipedia Almanya (www.wikipedia.de) sayfasını görüyor; ancak sayfada kapatma nedeninden başka bir şey bulunmuyordu.

Hakkında özgeçmişiyle ilgili asılsız bilgilerin yer aldığını ileri süren Heilmann'ın açtığı dava üzerine Lübeck Bölgesel Mahkemesi, "www.wikipedia.de" internet sitesini ihtiyati tedbirle kapattı. Siteye giriş yapmak isteyenler "www.wikipedia.org" adresine de yönlendirilmiyor.

Spiegel Online'ın haberine göre, 42 yaşındaki Sol Parti milletvekili, eski Doğu Almanya'nın iç istihbaratı STASİ'deki göreviyle ilgili bilgilerin yer alması nedeniyle Wikipedia aleyhinde mahkemeye başvurup kapatma kararı aldırdı.

Wikipedia Almanya kapatma kararına itiraz edeceğini bildirirken söz konusu internet portalının kapatılması eleştirilere neden oldu. Heilmann, hakkında yazılan yanlış bilgilerin siteden çıkartılmasından sonra yaptığı basın açıklamasında, "Benim girişimim sonucu Lübeck Bölgesel Mahkeme kararıyla alınan ihtiyati tedbir kararıyla kapatılan Wikipedia'nın tüm kullanıcılarından, söz konusu siteye girememelerinden ötürü özür diliyorum" dedi.

Sitenin, mahkeme kararının da kalmasından hemen sonra tekrar normal yayınına dönmesi bekleniyor."

Kaynak: http://www.veteknoloji.com/wikipedia-kapatildi--9459-.html


Sadece bizde RTÜK olduğunu, sadece bizde YÖK olduğunu, sadece bizde TCK 301 olduğunu, ve sadece bizde site yasaklama olduğunu zannedenlere duyurayım dedim.

12 Kasım 2008 Çarşamba

BARİ ZARAR VERMEYİN!

Tıpta bir kural vardır. Doktorlara ilk öğretilen şeylerden biridir bu. Aynı zamanda, uygulanacak tedaviye yön veren temel ilkedir: Önce zarar verme ("First, do no harm")! Yani doktorlardan ilk olarak istenen ve beklenen şey, tedavi ediyorum diye hastaya daha fazla zarar vermemeleridir.

Bizim "aydın kılıklılar"dan beklentilerim artık bu düzeye inmiş durumda. Herhangi bir derde şifa olmalarını beklemiyorum artık. Saçmalayıp milletin kafasını karıştırmasınlar yeter.

Ama nerdee! Koydun ki bulasın. Yok öyle bir aydın türü bizde. Daha doğrusu bizde "aydın" kategorisinde yarışan arkadaşlar, eğitimleri gereği saçmalamak, doğruyu söylüyorum diye yalanlara dolanmak, iyilik yapıyorum diye kötlüğünün alasına davetiye çıkarmak gibi hasletlere sahipler. Bunları yaptıkları zaman "görevlerini" yaptıklarını zannediyorlar.

Mehmet Altan'ı izliyordum bu gece NTV'de. (Bu Altanları seyrederken genelde dişlerim sıkılmış, midem düğümlenmiş olur. Ama nesnel olacağım ya, önyargısız olacağım ya, arada bir dinlemek lazım.) Düpedüz saçmalıyor. Sadece iki örnek örnek vereyim: Eğer demokrasi ve özgürlükleri ön plana çıkartırsak, barış gelirmiş... Terör'ün ortaya çıkmasının nedeni de bizmişiz (Türk Devleti). Güneydoğuda yapmadıklarımız ya da yanlış yaptığımız şeylerden dolayı varmış terör.

Şimdi, sıradan bir ortaokul öğrencisi bile, bu afili lafların ne kadar boş olduğunun farkına varabilir. Demokrasi ve özgürlüklerin ön plana çıkartılması, ne batıda ne de başka bir yerde barış getirmemektedir. Batılı ülkeler belki demokrasinin ve özgürlüğün tadını kendi başlarına çıkarmaktadır, ama bu demokrasi ve özgürlük onları dünyanın en çevreye zararlı, en bencil, en acımasız, en tüketici, en savaş-çığırtkanı insan toplulukları olmasını engellememekte, hatta bizzat buna neden olmaktadır. Dünyadaki en çok silah satan ya da çevreye en çok zarar veren ülkeler listesine baktığınızda, demokrasi ve özgürlüğün en çok gelişmiş olduğu ülkeler listesine de bakıyor olursunuz büyük ölçüde (bkz. Buraya ve buraya).

Güneydoğudaki terörün sorumluluğunun devletimize yıkılması ise, büyük ölçüde yanlış yönlendirmedir. Burada bu konunun detaylarına girmeyeceğim, ama kafasındaki aynaların çoğu çarpık olan (yani dünyayı doğru algılayamayan ve doğru düşünceler üretemeyen) biri olan Fehmi Koru bile Mehmet Altan'a, "Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada, PKK olmasaydı mutlaka başka bir terör örgütü olurdu" diyerek kendisine "Jeopolitiğe Giriş - 101" dersi verdi. Bütün büyük enerji kaynaklarının bulunduğu bu bölgenin, dünyanın büyük güçleri tarafından asla rahat bırakılmayacağını, değil orta okul öğrencileri, ilkokul öğrencileri biliyor (Fehmi K. bile öğrenmiş, düşünün yani!). Ama Mehmet Altan bilmiyor (bu kötü), ya da biliyor da söylemiyor (bu vahim!). Ve bu adam, üniversitede profesör, öğrenci yetiştiriyor, ve çıktığı TV programlarında binlerce insanın fikriyatını etkiliyor.

* * *

Bir başka "aydın zararlısı" da, tahmin edebileceğiniz üzere, Can Dündar. Şimdi, burada Can Dündar'ı eleştirmeden önce, onun taşıyıcısı olduğu (yani Can Dündar'ın taşıdığı) "batılı eleştirel düşünce"ye bir bakalım. Batı'nın "Aydınlanma" olarak adlandırdığı dönemde geliştirdiği bu düşünsel yaklaşım, hiçbir "kutsal"ı istisna saymadan kıyasıya eleştirmiş, yerden yere vurmuştur. Bunun sonucunda Batı'da manevi değerler, toplumsal hayatın büyük bir bölümünden çıkmıştır. Hemen herşey maddi değeriyle ölçülmeye başlanmıştır. (Benim ölümlü kazalarda ya da felaketlerde "Şu kadar ölü, şu kadar maddi hasar" lafına kızmamın nedeni de budur). Genelde maneviyat, özelde din kurumu büyük ölçüde yıpranmış, onun insan hayatındaki olumlu etkileri ortadan kalkınca oluşan boşluğu, yasalarla öngörülen kurumlar doldurmaya çalışmıştır. Ne kadar başarılı olduklarını anlamak için bu ülkelerdeki uyuşturucu kullanımına ve intihar oranlarına bakmak yeterlidir.

Bu eleştirel bakış açısının en çok yıprattığı şeylerin başında, toplumların büyük kesimlerinin aziz tuttuğu figüleri gelmektedir. Bunun sonucunda, şu anda hemen hiçbir Batı toplumunda, bütün toplum tarafından el üstünde tutulan bir şahsiyet bulamazsınız. Hepsinin ipliği pazara çıkartılmış, zaafları ifşa edilmiş, yaptıkları insani hatalar gözler önüne serilmiştir. Ama bunun sonucu da, insanları bir araya getiren ortak paydaların en önemlilerinden birinin (yani toplumun her kesimi tarafından beğenilen büyük şahsiyetlerin) ortadan kaybolmasıdır. Bunu Fransızlar Napolyon'a, İngilizler de Kraliyet Ailesine yapmışlardır. Hepsini şamar oğlanına çevirmişlerdir.

Oysa toplumların bu tür birleştirici figürlere ihtiyaçları vardır. Hatta bu şahsiyetlerin biraz insan üstü olmasını bizzat toplumun kendi üyeleri ister, bekler. Kendileri (halk) için çok şey yapmış bu insanların sıradan hayatlarını görmek istemez, hatta biraz çocuksu bir inkar tavrıyla, onların sıradanlıklarının bile sıradışı olduğunu düşünmeyi tercih ederler. Bu, insan zihninin, her zaman gerçeklerle yüzleşmek istememesinin, bazen gerçeği şekerle kaplama eğiliminin doğal bir sonucudur. Çok insancıldır, hatta gereklidir de. Şu zalim dünyada her dakika acımasız gerçeklerle burun buruna kalmak yerine, gündelik hayatımıza biraz sihir sokarız böylece. Bize çok büyük faydası dokunmuş insanları biraz tanrılaştırırız, ve onun tarafından kurtarılmış olmaktan dolayı da bir parça gurur çıkarırız kendimize.

Bu yaklaşım, gerçeklerle yüzde yüz örtüşmese de, bizi dayanışma içindeki bir toplum yapma açısından yüzde yüz faydalıdır. Bu tarihi şahsiyet etrafında bir fikir birliği, bir konsensüs oluşturmak, bizi hayatın zorluklarıyla başa çıkma konusunda daha güçlü kılar. Dışarıdan (ve içeriden!) gelecek saldırılara karşı direncimizi, azmimizi, zekamızı artırır. Bizi daha yaratıcı yapar.

Yalnız şuna dikkatinizi çekmek isterim: Burada (yani Can Dündar vakasında) söz konusu olan kişi, yani Mustafa Kemal, gerçekten, ama GERÇEKTEN de tarihte benzeri hiç görülmemiş karakterlerden biridir. Yani biz onun bizim milletimiz arasından çıkmasından gurur duymakta yüzde yüz haklıyız. Hem batıdaki hem de doğudaki ülkelerin son iki yüzyılına bir bakın bakalım, benzer koşullar içinde onun yaptıklarının yarısını yapan biri var mı. Yok. Gerçekten de yok. İnanmayan araştırsın.

Ama Batılılar kendi tarihlerindeki her önemli şahsiyeti alaşağı etmekten mazoşistçe bir zevk alıyor diye bizim de böyle mi yapmamız gerek? Evet! Eğer Batı eğitimi almışsanız, yani onlar gibi "kutsalları yıkmanın bir erdem olduğuna" inanmışsanız, bunu yapmak zorundasınız. Bunun toplum üzerinde yaratacağı olumsuz etkileri de düşünmemelisiniz, tıpkı Manhattan Projesi'nde atom bombasını yapan Oppenheimer gibi.

Yani Can Dündar yanlış birşey yapıyor, ama bunu yapmak zorunda. Yani aldığı eğitim, onu buna mecbur ediyor. Beynindeki Batılı eğitim programı, onu Batılı efendilerini memnun edecek şekilde hareket etmeye ve sonra da bu yüzden aldığı eleştirilere şaşmaya mecbur ediyor.

Peki Can Dündar bu filmiyle toplumsal yapıya verdiği zararı bir gün anlar mı? Sanmam. Koskoca Avrupa'da Aydınlanmanın bu yaklaşımının toplumsal dokuya verdiği zararı gören bir avuç insana (başta Romantikler) karşı, Aydınlanmayı sanki yeryüzünün ennn büyük nimeti zanneden o kadar çok beyni yıkanmış geri zekalı var ki, ve hem eğitim kurumlarının hem de medyanın o kadar büyük bir bölümü bu soytarıların elinde ki, ve dahi bu Aydınlanma masalını o kadar sık pişirip pişirip her yeni kuşağın önüne koyuyor ve dünyaya başarıyla ihraç ediyolar ki, bu bir avuç insanın söylediklerinin bırakın tartışılması, duyulması bile mümkün değil. (Alev Alatlı'nın son romanlarından birinin adının "Aydınlanma Değil Merhamet" olması bundan mülhem).

* * *

Alın size günümüz Türkiye'sinden "tescilli" iki aydın.

İnsanın (burada benim) onlara söyleyeceği tek şey var:

Gölge etmeyin, başka ihsan istemiyorum.

* * *

GÜNCELLEME: Yakın zaman Türk aydınları arasında pusulasını şaşırmış, bilerek/bilmeyerek halkına yanlış yol gösterenlerin başında bence Toktamış Ateş gelir. Bu kadar akıllı olan/görünen bir insanın F tipi tufaya gelmesi gerçekten de akla hayale sığmayacak bir durumdur. Aslında değildir, yani çok iyi biliyorum kitabi (kuramsal) bilgi ile hayati (pratik) bilgi örtüşmeyince ne gibi felaketler ortaya çıkabileceğini, ama hala gözlerime inanamıyorum. Geçenlerde yine anlamsız bir tez ile TV'ye çıktığını gördüm de, anılarım depreşti. Hey Allahım!

05 Kasım 2008 Çarşamba

SIRLAR ve YALANLAR

Dramatik eserlerin çok önemli iki özelliği vardır. Yani bunlar olmazsa olmaz. Sütlaçtaki süt ile pirinç gibidirler.

1) Dramatik eser ilginç olmalıdır. Yani seyircinin ilgisini çekecek nitelikte olmalıdır. Bunun için de, günümüz seyircisinin uyaran ("stimulus") manyağı olmuş zihninde, diğer uyaranlarla yarışabilecek kadar yeni/şaşırtıcı/ilginç/komik/korkunç/vb. şeyler anlatmalı ya da göstermelidir. En nihayetinde seyirci her onbeş yirmi saniyede bir "Şimdi ne olacak?" diye kendine sormalıdır. Sormuyorsa sıkılır. Sıkılırsa da ilgisi kaybolur. Yazdığınızı beğenmez.

2) Yukarıdaki birinci maddenin anlattığı koşulu sağlamanın en garantili yolu, hikayenizdeki iki ya da daha fazla kişinin ya da grubun birbiriyle çatışmasını sağlamaktır. Bunun için de A kişisi ile B kişisi aynı şeyi isteyebilir, ama sadece bir kişi o şeyi alabilecektir. Ya da A kişisi birşeyi isterken B onu engellemek istemektedir. Bu iki yöntemi kullandığınız zaman kesinlikle bir çatışma elde edersiniz. Çatışma da ilginçtir ve birinci maddedeki ilginçlik koşulunun yerine getirilmesini sağlar.

Yazdığınız senaryolara ilginçlik ve çatışma katmanın en garanti yollarından biri, önemli karakterlerden birine bir sır vermek, ve o karakterin o sırrı korumak için etrafındakilera yalan söylemesini sağlamaktır. Ama eğer bu karakter başarılı bir yalancıysa, hikayeniz hiç ilginç olmaz. İlginç olan, bu karakterin (mümkünse sevilen bir karakter olsun bu) sırrının ortaya çıkmasına sebep olabilecek durumların yavaş yavaş ortaya çıkmasını sağlamaktır. Yani bu karakterin etrafındaki kişiler bilerek ya da bilmeyerek bu kişinin sırrını ufak ufak öğrensinler. Bunu fark eden karakter de sırrını korumak için bir sürü yalan söylesin, acayip girişimlerde bulunsun, vb.

Bunun belki de binlerce örneği vardır. Yakın zamanda Türk dizilerinden aklıma gelen ilk örnek "Beyaz Gelincik". Diziyi seyredenler biliyor: Bütün dizi, sırlar ve yalanlar üzerine kurulmuştu. Bu sırların yavaş yavaş ortaya çıkması, Ceren'in kendisiyle ilgili sırrı korumaya çalışırken ailesi ile ilgili sırları çözmeye çalışması, dizinin eksenini oluşturuyordu.

Yabancı dizilerden güncel bir örnek olarak "Dexter"ı verebilirim. Kendisi "Katillerin katili" (yani polisin yakalayamadığı katilleri öldüren bir katil) olan Dexter Morgan, Miami'deki bir karakolda çalışıyordu! Yani adam hem suçlu, hem de güçlü idi! Elinin altında bütün polis gücünün yetki ve bilgileri vardı. Böylece adaletin elinden kaçmayı başaran suçluların cezasını kendi başına kesiyordu. Hem de bütün iş arkadaşları iki sezon boyunca kendisini ararken!

Sırlar ve yalanlar ile dolu bir hikaye, bize gerçek hayatın bir simulasyonunu sağlar. Hemen hiçbir zaman karşımızdaki insanların gerçek duygu, düşünce, ve niyetlerini bilemeyeceğimiz için, hayat bize bir sır dünyası, bir yalan yumağı gibi gelir sık sık. Sırların açığa çıktığı, yalanların anlaşıldığı, gerçeklerin öğrenildiği anlar genelde hepimiz için şok anlardır. Bu nedenle başka insanların sırlarını ve yalanlarını izlemek hoşumuza gider.

Dramatik yazarlıkta bu yöntemin işe yaraması için şu iki koşulun yerine getirilmesi gerekiyor:

1) Sır, ilginç birşey olmalı. Yani Ayşe hanımın pilavının bu kadar güzel olmasını sağlayan sır, bizi pek ilgilendirmez - en azından çoğumuzu. Ama Ayşe hanımın kocasının geçmişte bir kadınla ilişkisinin olmuş olması ve bu kadının aniden ortadan kaybolmuş olması (Ayşe hanım kadını bir şekilde ortadan kaldırmıştır) ilgimizi çeker.

2) Bu sırrın korunması için yapılan şeyler, girilen zahmetler, kullanılan yöntemler ilginç olmalıdır. Yani sırrı taşıyan karakterimiz, hayatının dengesi bozulmasın diye, çok acayip işlere kalkışmalı, çevresindekilere anlamsız gelen ödünler vermeli, ya da proaktif davranarak ahlakın ve yasaların sınırını zorlayan girişimlerde bulunmalıdır. Ancak bu şekilde ilgimizi çeker.

* * *

Notlar:

a) Sırlar, ille de bütün diziye yayılacak şeyler olmak zorunda değildir. Birkaç bölüme, hatta sadece birkaç sahneye yayılacak kadar küçük sırlar ve yalanlar da olabilir.

b) Sırlar ve yalanlar, içlerinde büyük komedi potansiyeli barındırırlar. Hatta bir komedi dizisinde koskoca bir bölüm bir yalanın sürdürülmeye çalışılması ama en sonunda ortaya çıkması ile doldurulabilir.

c) Sırların yavaş yavaş öğrenilmesi, seyircinin çok hoşuna gider. Hele ana kahramanın sırrının, onun en büyük düşmanı tarafından öğrenilmesi, ve kahramanımızın aniden düşmanına karşı dezavantajlı konuma gelmesi, en sık kullanılan güzel yöntemlerden biridir.

d) Sırlar, hikaye içinde bilgi hiyerarşisi denen şeyin yaratılmasını sağlarlar. Hikayenin karakterleri bu sırrın farklı yönlerini biliyor olabilirler. Ya da farklı derecelerde sırra vakıftırlar. A, B'nin bildiğini bilmez. B de C'nin bildiğini. D ise hepsinden daha fazla şey bilmektedir. vb.

e) Dramatik ironi, biraz da bu sırlar ve yalanlar sayesinde kurulur. Hatta bunun en ilginç yöntemlerinde biri, yönetmenin, bir sırrı seyirciye anlatması, ama hikayenin karakterlerini bu konuda cahil bırakmasıdır: "Aman Allahım! O kapının ardında baltalı bir sapık var!" düşüncesi kadar, bir seyirciyi hikayeye dahil eden çok az şey vardır.

f) Bu sır-yalan yönteminin en ilginç versiyonlarından biri, kendisine değil de sevdiği birine ait bir sırrı korumak için fedakarlık yapan ve elini taşın altına koyan karakterdir. Bu özveri onu yapan kişiyle güçlü bir özdeşleşme sağlar hemen.

g) Yukarıdaki maddenin bir versiyonu da, hiçbirşeyden haberi olmayan masum bir karakteri korumak için söylenen yalanlardır. Çocuğunu korumak için yalan söyleyen anne, sevgilisini korumak için yalan söyleyen kadın/erkek de hem ilgimizi hem de sempatimizi celbeder.

h) Sır taşımak zor iştir. Taşıyanı yorar. Ruhun bir bölümünün enerjisi sürekli olarak bu sırrı korumak için harcandığından, bu ekstra gayret kişiyi zaman içinde ruhen ve bedenen çökertir. Sır taşıyan insanların hep biraz donuk, biraz neşesiz, tepkilerinin de biraz yavaş olmasının nedeni budur.

i) Bu yüzden sır taşıyıcıları (normal insanlar) bir süre sonra bu sırrı biriyle paylaşmak ihtiyacı hissederler. Bu ihtiyaç içinde büyük bir potansiyel taşır. Sırrın yanlış kişiyle paylaşılması, kahramanı bir sürü ilginç güçlüğe sokar. "Söyleme sırrını dostuna, o da söyler dostuna" vecizesi, buradaki temel kuraldır.

j) Sırrın bir başkası tarafından kazara öğrenilmesi de benzer bir fonksiyona sahiptir.

k) Sırlar öğrenilmek içindir. Unutmayın, eğer bir hikayenin içinde bir sır varsa, bu eninde sonunda ortaya çıkacaktır, çıkmalıdır. Seyirci bunu bekler. Çehov'un tüfeğinin patlamasını beklediğimiz gibi, bu sır ortaya çıktığında insanların vereceği tepkiyi dört gözle bekleriz. Bir sırrı korumak için söylenen yalanlar ve alınan önlemler ne kadar büyük olursa, seyircinin, o sır açığa çıktığında verilecek tepkiyi görmek için duyduğu merak da o kadar büyür.

l) Bazı sırlar ise ifşa edilmez. Bunlar, sırların çok küçük bir bölümünü oluşturur. Ama bu, hikaye anlatımı açısından çok riskli bir yöntemdir. Ancak ve ancak "sırrın ortaya çıkmamasının seyirci üzerinde yaratacağı etki, ortaya çıkmasının yaratacağı etkiden daha büyükse" bu yola başvurulmalıdır.

01 Kasım 2008 Cumartesi

Bir Travma Yeter

Yazdığınız karakterlere, özellikle de baş karakterlere, bir derinlik katmak istiyorsanız, bunun en kestirme yolu, onlara geçmişlerinde yaşadıkları bir travma vermektir.

Bu travma ve onun karakteriniz üzerinde yarattığı etki, aniden o kişiyi hayatı daha derinlemesine algılayan ve yaşayan biri haline getirir. Artık bu kişi için yüzeysel acılar, yüzeysel sevinçler, yüzeysel hazlar anlam taşımaz, ya da çok az taşır. Yaşadığı travma bu kişiyi hayat okyanusunun daha derinliklerine çekmiştir. Burada biraz daha az ışık vardır, biraz daha az neşesizdir etraf. Ama gerçekliğin daha geniş bir kısmını görürler.

Bir çok film bu tür karakterlerle doludur. Aklıma hemen Casablanca geliyor. (Eğer bu sitenin okurları arasında hala Casablanca'yı yedi sekiz defa seyretmemiş biri varsa, hızla açık bir pencereye doğru koşabilir. Pencereye geldiğinizde durmanıza gerek yok, yola devam edin!). Casablanca'nın kahramanı Rick, çok sevdiği bir kadın tarafından çok sebepsiz bir şekilde, yeterince açıklama da yapılmadan terk edilir. Rick de bu terkedilişin sonunda yıkılır, hayata ve insanlara küser. Sinik ("cynical") bir adama dönüşür.

Bizdeki filmlerden yine Eşkiya'yı örnek vereceğim. Baran'ın travması, hem hapiste yatması, hem de sevdiğinden kopmasıdır. Bu ikisi aynı anda meydana gelmiştir. Ama bu olay onu hayatının geri kalan bölümünde bir hayalet gibi takip etmiştir. Ve bu iki meseleyi de çözmek için ta İstanbul'a gelir ve geçmişinin eksik parçalarını tamamlar.

Çok sevmediğim bir film olmasına karşın gişedeki başarısı inkar edilemeyen "Babam ve Oğlum"da da bu travma olayı vardır. Hem de iki kişide. Hem babada, hem de oğulda. Baba, darbe öncesinde oğlu giderken bu travmayı yaşamıştır, oğul ise karısını kaybettiğinde (ve darbe sonrasında yaşadıklarında). Bu acı olaylar bu iki karakteri de değiştirmiş, derinleştirmiştir. (Aman Allah'ım: "Recep İvedik"te bile var bu travma hadisesi!)

Eminim sizin de hayatınızda, başınıza geldikten sonra bütün hayat görüşünüzün değişitiren, insanları ve olayları görmek için kullandığınız gözlüğünüze belirli bir renk katan bir travma vardır. Ya da olacaktır! Üzülmeyin. Hayatın hepimize yetecek kadar trajedisi var o hain kesesinde. Acı çekenler (çekmiş olanlar) arasında, henüz çekmemişlerin fark etmediği bir lisan vardır. Bu insanlar birbirlerini daha iyi ve kolay anlarlar. Ayakları suya ermiştir. Etraflarında boş boş konuşan insanların kendilerine düşen bu "acı payı"nı henüz teslim almadıklarını bilirler.

* * *

Senaryo yazımına geri dönersek: Karakterinizin sadece ilginç değil, derin de olmasını sağlamak istiyorsanız, onun geçmişine hakiki bir travma koyun. Bu travma, hikayenizin gidişatıyla doğrudan ilgili de olabilir (travmanın bu kullanımına dikkat etmek gerekir), ilgisiz de olabilir (bu daha ilginçtir). Bir yazar olarak göreviniz, bu travmanın ilgi çekici olmasını sağlamak ve günümüzdeki (yani izlediğimiz hikayedeki) etkilerini de ilginç bir biçimde yansıtmaktır.

Travma, eğer hikayenin tam merkezinde değilse, yani yemeğin ana malzemesini oluşturmuyorsa, abartılmamalıdır. Birden fazla travmalı bir insanın hikayesi insanın içini karartacak kadar karanlık ya da gerçek dışı olabilir. Seyircinin kahramanınız için sempati duymasını istiyoruz, onunla alay etmesini değil. Bir çok eski Türk filminde (ve hemen bütün Küçük Emrah filmlerinde) travmaların bu abartılı kullanımı, fimlerin gerçeklik duygusuna büyük zarar vermiştir. Sizin yapmanız gereken şey, bu "acı"yı, yemeğin bütün tadını bastırmayacak miktarda kullanmaktır.

Travmaların sadece dramlarda değil, komedilerde de kullanılabildiğini ve bu filmlere beklenmedik bir derinlik kattığını da söylemeliyim. Ama bu konuyu siz araştırın artık, beni uğraştırmayın!

25 Ekim 2008 Cumartesi

VALLAHİ BEN YAPMADIM!

Aşağıdaki "Gıcık Liste" yazısının ertesi günü Blogger'a Türkiye'den erişim engellenmiş. İnsan ister istemez huylanıyor, acaba benim yazılarımdan dolayı mı bu karar alındı diye :)

Ama benim bu yazıyı yazıyor olmamın ve sizin de bunu okuyor olmanızın kanıtladığı üzere, bu tür engellemeler, zarif bir kalça hareketi ile bertaraf edilebiliyor. İsterseniz bilgisayarınıza Hotspot Shield gibi bir program kurabilirsiniz, isterseniz Vtunnel ya da Beatfiltering gibi siteler üzerinden istediğiniz siteye bağlanabilirsiniz.

Ben sınırsız özgürlük olamayacağının farkındayım. İnternet de bir medya türüdür, yani insanların görüş ve düşüncelerinin başkalarına toplu olarak duyurulmasını sağlayan bir araçtır. Bu yüzden de suistimale açıktır ve asgari düzeyde de olsa devlet tarafından denetlenmelidir. Buna karşı çıkmıyorum.

İnternette yayın halinde bulunan abuk subuk sitelerin ne kadar çok olduğunu bilmiyor olabilirsiniz. Zira çoğunuz işinizde gücünüzde insanlarsınız. Bu yüzden sık uğradığınız bir sitenin kapatılması size anlamsız gelebilir, hatta içinizde isyan duyguları oluşabilir. Ve fevri bir hareketle bu engellemeyi yapanlara karşı tepki duyabilirsiniz. Ama gerçek şu ki bunu yapan dünyadaki tek ülke biz değiliz (bunu yapan dünyadaki tek ülkenin biz olduğunu zanneden tek ülke olabiliriz ama :)

Benim şaştığım şey, teknolojinin bu kadar geliştiği bir ortamda, bu gibi engellemelerin nokta vuruşu şeklinde yapılamaması. Ben bilgisayar ya da internet uzmanı değilim. Ama herhalde Telekom'da ve devletin ilgili başka birimlerinde bu nitelikte insanlar vardır. Onlar da mı bir çözüm bulamıyorlar buna?

Ayrıca işin bir de siyasi boyutu var. Aşağılarda bir yerde yazdığım "Anlayacakları Dilden" yazısında da belirttiğim gibi, Türk Devleti'nin konuyla ilgili bir birimi, Google'ın ilgili birimi ile (Blogger Google'a ait bir şirket) iletişime geçerek çözüm arayabilir. Ama bunun için de sanırım sizi güçlü ve etkili bir devlet olarak algılamaları gerekiyor.

Sevgili baş yöneticimiz onlara da bir çemkirsin, "Blogger'ı açmayan şerefsizdir!" desin, bakalım açıyorlar mı, açmıyorlar mı!

Siz yine de tedbirli olun, bütün yazıları "copy paste" ile bilgisayarınıza atın, hatta çıktısını alın. Anlaşıldığı üzere bugün varız, yarın yokuz. İnsan oğlu bir byte misali şu siber alemde...

23 Ekim 2008 Perşembe

GICIK LİSTE

1) Batı'dan gelen hemen herşeye gıcığım. Buna, özünde Batılı olan eğitimim de dahil. Kaderin bir cilvesi ile onların nasıl düşünüp hissettiğini anlamamı sağlayacak bir eğitim aldım. Ve buna bile pişmanım. Bu zibidileri hiç tanımadan, tamamen orijinal (dejenere olmamış) bir Türk olarak doğup büyümeyi ve ölmeyi isterdim. Ne yazık ki melez bir kültür ürünüyüm. Bunun bana hemen hiçbir faydası yok, ama başkalarına var.

2) Çağımın hemen bütün teknolojik ürünlerine gıcığım. İnsan sağlığını daha detaylı algılamayı sağlayanlar hariç, bütün teknolojik ürünler insan hayatını piç etmek üzerine kurulu. Ama şehirlere tıkıştırılmış deney farelerinden başka birşey olmayan insanlardan (yani sizlerden, yani bizlerden) önümüze kırıntı şeklinde atılan teknolojik oyuncaklardan (televizyon, telefon, bilgisayar, araba, vb.) dolayı bir de minnettar olmamız beklenmiyor mu, sinirim tepeme çıkıyor. Köydeki evin fırınını mikrodalga fırına, kuyudaki suyu da şişelenmiş ve plastik tadı kazanmış bu H20 parodisine bir milisaniye bile tereddüt etmeden tercih ederim.

3) Şehirlerden ise (100 - 200 bin üzerinde nüfusu olanlardan) istisnasız nefret ediyorum. Gördüğüm her beton binayı bir balyozla yıkmak istiyorum. İçindeki insanları boşalttıktan sonra tabi. İnsanların çıplak ayaklarının günlerce, hatta haftalarca toprağa değmediği yapılanmalara sonuna kadar gıcığım. Böyle bir hayat olabileceğini düşünenlerin ve gündelik hayatı buna göre kurgulayanların Allah cezalarını versin. Bunu hayatın ennn normal yapılanması olarak algılayan ve kabul edenlerin ise cezası verilmiş demektir zaten. Şehirde bir iki gece bile kalamayıp köyüne dönmek isteyen iki kuşak öncesi büyüklerimin önünde saygıyla eğiliyorum. Sizdeki insaniyetin onda biri bende olsaydı çoktan dağlara kaçmıştım.

4) Küçük ailelere sonuna kadar gıcığım. Küçük aile diye birşey olur mu yahu? O bir aile değil, bir tüketim birimidir. Hayatın karşımıza çıkartmakta gözü kara bir biçimde azimli olduğu sorunların altından gencecik bir kızın ve gencecik bir oğlanın tek başlarına kalkması mümkün değildir. Sırf daha fazla buzdolabı satılsın diye aile büyüklerinin bilgeliklerinin göz ardı edilmesine yol açan her türlü aile konfigürasyonuna gıcığım. (Burada, insanların kişiliklerini ezen aşırı otoriter aile yapılanmalarını savunuyor değilim. Ama hayat tecrübeleri sıfır olan insanların hayat karşısında dımdızlak bırakılmalarına karşıyım. Kızılderililerde olduğu gibi, aile büyüklerinin hayat tecrübelerinin bireysel ve toplumsal yaşama doğru yön verdiği bir yapılanmayı savunuyorum.)

5) Hayatta hiç yabancı müzik dinlemeseydim de olurmuş. Bir saniye bile eksikliklerini hissetmezdim. (Tamam, belki biraz Beethoven ve Mozart özlerdim, ama o kadar). Bütün hayatımı türkülerle ve şarkılarla geçirebilirdim. Doğa ile içiçe yaşayan bir kültürün müziği bunlar. Ama ne yazık ki hem şehirde doğup büyüdüm, hem de şehir merkezli Batı müziğini anlayacak şekilde yetiştirildim. İnsan ruhu hakkında hiçbir şey söylemeyen ve türüne pop adı verilen şarkıları duydukça mideme kramplar giriyor.

6) Yeni ilişki tarzlarına da gıcığım. En başta da kadın erkek arasındakilere. Burada en büyük zararı görenler kadınlar. Hem erkeklerin onları daha fazla suistimal etmesine sebep olan bir erkek rolü gelişti, hem de kadınların kendi ruhlarından tamamen kopmasına yol açan bir kadın rolü. Erkeklerin mertliklerinden, düşünceliliklerinden, baba'lıklarından eser kalmadı. Kadınlara ise latif, ruhen besleyici ve şifa verici, yaratıcı demek için artık bin şahit gerek. Yani erkekler erkeğe, kadınlar da kadına benzemiyor. Özellikle de yirmi beş yaş ve altı kuşak beni dehşete düşürüyor. Allah sonlarını hayretsin, ve mümkünse de benden uzak dursunlar.

7) Yöneticilerimizin bu kadar satılmış olmasını sindiremiyorum bir türlü. Haberleri izlemek benim için artık bir psikolojik dayanıklılık testi haline gelmiş durumda. Tabii ki beş dakika içinde testte başarısız oluyorum ve başlıyorum küfretmeye. Tek partili Atatürk yönetiminde ya da Kanuni Sultan Süleyman egemenliğinde yaşamayı, bu zibidilerin demokrasisinde yaşamaya bin kere tercih ederim. Demokrasinin, yani yöneticilerin seçiliş biçiminin, yani yöneticilerin saçmalıklarının sorumluluğunu halka yıkabilen bir rejimin, tek başına bir erdem olmadığını ne zaman anlayacak bu salaklar? Önemli olan yöneticinin nasıl seçildiği değil, kim olduğu, hangi erdemleri ruhunda barındırdığı. İsterse darbeyle gelsin, isterse gökten zembille insin, bana ne!

8) Medyadaki zevzeklerin kendilerini bulunmaz hint kumaşı zannedip halktan üstün görmelerine gıcığım. Yazdıklarına, söylediklerine, yaptıklarına bakılırsa, ideal bir ortaokul öğrencisinden daha kültürlü olmayan bu insanların, çığırtkan iletişim araçlarının kontrolünü ellerinde bulundurdukları için, buradan aldıkları güçle, kendilerine, aslında onlarda bulunmayan nitelikler vehmetmeleri sinirime dokunuyor. Sizi bilmem ama bana, sabahtan aklama kadar "Ben Aptalım! Bakın, Ne Kadar Gerizekalıyım. İnanmazsanız Yaptığım Yorumlara Bakın!" diye bağırıyorlarmış gibi geliyorlar. Aralarında, gerçekten de sözlerine itibar edilecek insanlar var. Ama yüzde biri aşmıyor oranları.

9) Kendi halkımın saflığına gıcığım. Politikacıların, medyanın, şeyhlerin şıhların yönlendirmesine bu kadar kolay kapılabilmesi, bende duvarları yumruklatacak kadar öfke uyandırıyor. Kendilerini bu kadar kolay sömürtmeleri akıl alır gibi değil. Hayatı tamamen duygularıyla yaşamaları çok güzel. Ama bazı şerefsizlerin bu duyguları sömürebileceğini akıllarına dahi getirmemeleri ve bu nedenle de koyun gibi bir o yana bir bu yana güdülmeleri insanı çileden çıkartıyor. Onlara bu konuda yol göstermesi gereken Aydın denen gerizekalıların ise toplumun önünde durmaları gerekirken bir kenara çekilip onları aşağılamaları ise ayrı bir adilik.

10) Saygı'nın artık içi boşaltılmış bir kavram haline getirilmiş olmasına gıcığım. Orijinali sanırım "hürmet". Daha güzel bir kelime kesinlikle. Ve hürmet, birilerinden korktuğunuz için, ya da sırf toplumsal bir ritüeli yerine getirmek gayesiyle, o kişiye mesafeli davranmak değildir. Eğer böyle davranıyorsanız, bu içi boş bir saygıdır. Ve böyle davranmanızı sağlayan nedenler (o kişinin gücü, ya da toplumsal baskı) ortadan kalkar kalkmaz, saygı da ortadan kalkar. Oysa gerçek hürmet, karşınızdakinin içsel değerini anlamanızdan ve bunu takdir etmenizden kaynaklanır. Bazı insanların bazı niteliklerinin sizinkilerden üstün olduğunu fark etmekten ileri gelir. Ama bu, kendinizi küçük görmeniz ya da aşağılamanız anlamına da gelmez. Sadece karşınızdakinin büyüklüğünü takdir etmek anlamına gelir. Bu hissi yaşayan ve yaşatanların bu kadar azalmış olmasına da gıcığım.

11) Herhangi bir vesileyle kendisini küçük bir gruba ait görüp, sonra da bu grubun toplumun diğer unsurlarından üstün olduğunu düşünen zibidilere de gıcığım: Fenerbahçeli olduğu için kendisini diğer bütün takımları tutanlardan üstün görenlere gıcığım (bunu bütün takımlar için söyleyebilirsiniz). Altmışsekizli olduğunu söyleyip diğer kuşakları aşağılayan ama kendisi aslında döneklerin şahı olanlara gıcığım. İki yıllık bir üniversite bitirip liselileri aşağılayanlara, dört yıllık üniversite bitirip iki yıllıkları aşağılayanlara, X üniversitesinde okuyup diğer üniversitelerde okuyanları aşağılayanlara, dışarıda okuyup bu ülkedeki bütün üniversiteleri aşağılayanlara da gıcığım; A şehrinde olup B şehrinde (ve diğer şehirlerde) olanları küçük görenlere gıcığım. Anladınız ne demek istediğimi... Hiçkimsenin bir başkasına üstünlük taslayamayacağını, gerçekten üstün olanların ise geri kalanlara fazladan bir hizmet borcu olmasının dışında bir farkı bulunmadığını ne zaman anlayacaksınız?

12) Ruhu kararmışlara gıcığım. Hayatın, griden başka renklerinin de olabileceğini göremeyenlere, kendi karamsarlıklarını yüceltenlere, bu karamsarlığa kapılmadığı için başkalarını küçük gören zibidilere kesinlikle gıcığım. Hele bu psikolojik iç dengesizliklerini sanatsal ya da entelektüel bir cila ile süsleyip matah birşeymiş gibi yutturanlara ve bunu yutanlara daha da gıcığım. Gidin kişisel bunalımlarınızı başka yerde yaşayın. Milletin kafasını bulandırmayın.

02 Ekim 2008 Perşembe

GİZEM KUTUSU
J.J. ABRAMS'ın TED Konuşmasının Türkçe Metni

Bu da benim size bayram hediyem...



J.J. Abrams'ın (Alias ve LOST'un yaratıcılarından biri, Görevimiz Tehlike 3'ün ve gelecek "Uzay Yolu" filminin yönetmeni) TED'de yaptığı konuşmanın Türkçe metni aşağıda yer alıyor.

* * *

Bugün sözlerime - işte şu - bekleyin biraz - tamam, oldu - evet. Bugün sözlerime, polipeptidin yapısı hakkında konuşarak başlamak istiyorum (polipeptit şemalarının bir slaytını görürüz - seyirci güler).

Bir çok insan bana Lost'u soruyor - "O ada da ne yahu?". İşte, sonra yine soruyorlar "Valla. Cidden. O ada da neyin nesi?" Neden bu kadar çok gizem var, gizemin nesi beni çekiyor? TED'in temsilcisiyle konuşurken ben de bunu, TED'de ne konuşacağımı düşünüyordum. Ona dedim, ne hakkında konuşmalıyım? O da bana, merak etme, sadece derin birşeylerden bahset, dedi (kahkahalar). Bu da beni çok rahatlattı. Bu yüzden, o TED temsilcisi buralarda bir yerdeyse, buradan kendisine teşekkür etmek isterim.

Ben de konuşmada neden bahsedeyim diye düşünüyordum, bu da iyi bir soruydu - acaba neden içinde gizem barındıran bu kadar çok şey yapıyordum, sonra zamanla bunun neden olduğunu çözmeye başladım. Daha sonra, neden genel olarak yaptığım şeyleri yaptığımı düşünmeye başladım ve sonunda da dedemi düşünmeye başladım.

Ben dedemi çok severdim. Adı Harry Kelvin'di, annemin babasıydı, 1986'da vefat etti. Harika bir insandı. Onu bu kadar harika yapan şeylerden biri de, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir elektronik şirketi açmıştı - fazla parçaları - takımları - okullara filan satıyordu. Ayrıca çok da meraklıydı. Ben daha küçük bir çocukken elinde radyolar, telefonlar, vesaireyle yanıma gelirdi ve onları açardı, tornavidayla vidalarını sökerdi ve içindekileri dışarı çıkarırdı. Birçoğumuz bu gibi şeyleri olduğu gibi kabul ederiz, ama bu aslında bir çocuğa verilebilecek harika bir hediyedir: Böyle birşeyi açmak, nasıl çalıştığını, neden çalıştığını ve içinde ne olduğunu göstermek. Dedem birçok yönden en büyük yapı sökücüydü.

Dedem sadece aletleri parçalayan bir adam değildi, benim matbaacılık, tipo baskısı gibi bir sürü acayip zanaata ilgi duymamı da sağladı. Ben matbaacılık ile takıntılı derecede ilgiliyimdir. İpekli kumaş baskısı, ciltçilik, ve kutu yapımı takıntılarım arasındadır. Bir çocukken her zaman kutuları ve benzeri şeyleri sökmekten hoşlanmışımdır. Daha dün akşam otelde Kleenex kutusunu söktüm - elime almış bakıyordum sadece - ve dediğim gibi - ben (elinde sökülmüş bir Kleenex kutusuyla seyircilere şaşırmış bir şekilde bakar). Bu çok güzel birşey, ciddiyim. Yani kutuya baktığınız zaman onun nasıl işlediğini görüyorsunuz. Rives burada, onunla yıllar önce bir kitap fuarında tanışmıştım, o da oyuncaklı kitaplar üretiyor. Ben de kağıtla yapılan şeylere hastayımdır. Çizimini, baskısını, kitabın yapıştırılma yerini, mürekkep için konan işaretleri seviyorum, kutuları seviyorum yani.

Beni bütün bu şeylere bulaştıran kişi dedem olmuştur. Bana ayrıca çeşitli araç gereç temin eden kişi de o olmuştur. İnsanı çok cesaretlendiren biriydi - bir tür, birşeyler yapma hamisiydi. Ben 10 yaşındayken bana bir Super-8 kamera almıştı. Ve 1976 yılında bu çok sıradışı birşeydi, 10 yaşında bir çocuk olarak bir kameranın elinizde olması. O kadar cömertti ki inanamazdım. Ama bunu biraz manipulasyon olmadan da yapmazdı. Ona telefon ederdim, şöyle derdim, "Dinle dede - bu kameraya gerçekten ihtiyacım var. Anlamıyorsun, bu şöyle birşey, ben film çekmek istiyorum. Birgün TED'e davet edileceğim - (kahkahalar)." Ve tabii ki anneannem de harikaydı. Dedeme şöyle derdi (New York aksanıyla) "Harry, kamera kullanması uyuşturucu kullanmasından iyidir. Bence bunu yapmalı" Harika bir kadındır. (Kahkahalar). Onun yardımıyla kendimi bu gibi şeylerle uğraşırken buldum. Mesela bu sayede 14 yaşındayken bir sintisayzırım filan vardı. Ve bu da benim birşeyler yapmama olanak sağlıyordu. Ki bu da benim için rüya gibi birşeydi.

Benim başka şeylerle ilgili saplantılarıma da, örneğin sihirle olan ilgime de destek oldu. Beraber New York şehrindeki bir sihir dükkanına giderdik, adı "Lou Tannen'in Sihri" idi - harika bir sihir dükkanıydı. Midtown'da bir dükkandı bu - bir asansöre binerdiniz, sonra da asansörün kapısı açılırdı ve karşınıza bu küçük sihir dükkanı çıkardı, kendinizi dükkanın içinde bulurdunuz. Ve harika bir yerdi. Oradan bir sürü sihir numarası alırdım - İşte burada, size göstereyim, böyle şeyler. Şunun gibi olurdu - (eline bir parça kağıt alır, diğer elini bu elinin üzerinde gezdirir, ve kağıt kaybolur). Tamam mı? Bu güzel değil mi, ama şimdi hareket edemiyorum. (Bir elini uzatmış halde durur). Şimdi de numaranın geri kalan bölümünü yapmalıyım, yani şöyle, hey şuradaki bilgisayarıma bakın! (elini bir an için bilgisayarın arkasında saklar, sonra da indirir, seyirciler güler).

Her neyse, o sihir dükkanından aldığım şeylerden biri de buydu (üzerinde büyük bir soru işareti olan bir kutu çıkarır). "Tannen'ın Gizemli Sihir Kutusu". Bu gizemli sihir kutusunun arkasındaki fikir şuydu - 15 dolara (üzerindeki fiyatı gösterir) 50 dolarlık sihir satın alın! Tasarruf ediyordunuz yani.

Şimdi, bu kutuyu yıllar önce aldım. Cidden. Ve kutuya dikkatle bakarsanız, hiç açılmamış olduğunu görürsünüz. Bu kutu ezelden beri vardı yani. Şimdi, ofisimde hep rafta duran bu kutuya bakıyordum, ve bunu neden hiç açmadım diye düşünüyordum? Neden bu kadar uzun süre bunu açmadım? Ve TED'de birşeyler anlatmak hakkında konuşurken, kutunun, bu durumu açıklayan bir anahtar olduğunu hissettim, bu kutuyla ilgili birşeyler vardı. Bunu düşünmeye başladım. Ve üzerinde de dev gibi bir soru işareti var - bu şeyin tasarımını çok seviyorum. Ve düşünmeye başladım, bu kutuyu neden daha önce açmamıştım?

Sonra şunu fark ettim: kutuyu açmamıştım çünkü benim için önemli olan birşeyi temsil ediyordu. Bu kutu dedemi temsil ediyordu (!). TED'de ağlamama izin var mı? Çünkü - hayır, ağlamayacağım. Ama (kahkahalar).

Mesele şu: bu kutu, sonsuz olanakları temsil ediyor. Umudu temsil ediyor. Potansiyeli temsil ediyor. Bu kutunun sevdiğim yanı, yaptığım herşeyde şunu yaptığımı görüyorum, kendimi sonsuz olasılıklara, o "potansiyel hissi"ne doğru cezbedilirken buluyorum. Ve gizemin de hayal gücü için bir hızlandırıcı (katalizör) olduğunu fark ettim. Bu, çok yeni, çok devrimci bir düşünce değil, biliyorum, ama bunu düşünmeye başaldığımda, gizemin bilgiden daha da önemli olduğu durumlar olabileceğini görünce, bu konuyla ilgilenmeye başladım. Böylece Lost'u ve yaptığımız şeyleri düşünmeye başladım ve şunu fark ettim - Aman Tanrım, gizem kutuları, yaptığım herşeyde vardı!

Lost'u yaratırken, Damon Lindelof, ki kendisi benimle birlikte o diziyi yaratmıştır, ve ben, çok kısa bir zaman zarfı içinde diziyi yaratmakla görevlendirilmiştik. Diziyi yazmak, oyuncuları seçmek, teknik ekibi ayarlamak, çekmek, kurgulamak, postprodüksiyonunu yapmak, ve iki saatlik bir pilot bölüme dönüştürmek için on bir buçuk haftamız vardı. Bu yüzden çok fazla zamanımız yoktu. Ve bu olasılık hissi - "Bu şey (dizi) ne olabilir?" Diziyi geliştirmek için vaktimiz yoktu. Eminim hepiniz size neyi yapamayacağınızı, neyi değiştirmeniz gerektiğini söyleyen insanları bilirsiniz, bunun için hiç vakit yoktu, ki bu da harika birşeydi. Ve biz de bu diziyi yaptık, ve bu diziyi seyretmeyenleriniz ya da bilmeyenler için, pilot bölümünden küçük bir klip seyrettirmek istiyorum, yaptıklarımızın bir bölümünü göstermek için.

(Klipte, bir Lost karakterinin yaralı bir insanı bir uçak enkazından çekip çıkardığını ve bacağına bir turnike yaptığını görürüz. Bu sırada arkada uçağın motoru dönmektedir. Kesme ile bağıran bir kadına geçeriz - "İmdat! Lütfen yardım edin! Lütfen yardım edin bana! Yarım edin!"

Adam - "Onu buradan uzaklaştır. Onu motordan uzaklaştır! Onu buradan uzaklaştır!" Kadının yanına gider.
Kadın - "Sancılar başladı!"
Adam - Kaç aylık hamilesin?"
Kadın - "Sadece 8 aylık"
Adam - "Sancılar ne sıklıkla geliyor?"
Kadın - Bilmiyorum, galiba - aniden oldu."
Kesme ile motorun yanından geçen bir adam görürüz.
Başka bir adam - "Hey,hey, hey, motordan uzaklaş"
Motorun yanından geçen adam hava akımına kapılarak motorun içine çekilir ve motor patlar - büyük bir karmaşa meydana gelir - klip biter.)

Şimdi, bundan 10 yıl önce, eğer bunu yapmak isteseydik, dublörü öldürmemiz gerekirdi. Gerçekten de (kahkahalar) - daha zor olurdu, ikinci çekim ise çok daha zor olurdu. İşin en güzel tarafı bu şeyi yapabiliyor olmamızdı, ve bunun bir bölümü de, bunu yapabilecek teknolojiye sahip olmamızdı, istediğimiz herşeyi yapabileceğimizi bilmek harikaydı. Demem o ki, bunu asla yapamazdık - bunu belki yazabilirdik, ama bizim tasvir ettiğimiz gibi tasvir etmemiz mümkün olmayabilirdi, bu yüzden bunun benim için güzelliğinin bir bölümü, yaratıcı süreçten kaynaklanıyor, teknoloji benim için zihnimi uçuracak kadar ilham veriyor.

Boş sayfanın bir sihir kutusu olduğunu fark ettim. Değil mi? Boş sayfanın harika birşeyle doldurulması gerekiyor. Eskiden bende "Sıradan İnsanlar" filminin senaryosu vardı, arada bir karıştırırdım, bu senaryodaki romantizm benim büyülerdi, bana ilham verirdi. Ben de sayfaları benzer bir ruh, düşünce ve duygu ile doldurmak isterdim.

Mesela, ben Apple bilgisayarlara bayılırım. Hastasıyım Apple bilgisayarların. Örneğin şu Powerbook, şu bilgisayar, bana meydan okuyor gibi geliyor bana. Bana sanki şöyle diyor "Bugün bana layık olabilecek ne yazacaksın?" Sanırım böyle hissediyorum, kendimi iyi şeyler yazmak zorunda hissediyorum. Ve genelde de şöyle oluyorum, "Birader, bugün benden iş çıkmaz. Kafamda hiçbir şey yok. Yani." (Kahkahalar)

Yani durum bu. İçerik açısından baktığınızda, hikayeleri incelediğinizde, hikaye dediğiniz şey bir gizem kutusundan başka nedir ki? Hep o temel soru (mesele) vardır - Televizyon dizilerinde ilk perdeye "teaser" (merak uyandırıcı) denir. Gerçekten de öyledir. O büyük soruyu sordurur ki siz de dizinin içine çekilirsiniz. Daha sonra bir başka soru ortaya çıkar. Bu hep böyle devam eder.

Star Wars'a bakın. Robotlar var, gizemli bir kadın var (Prenses Leia), o kadın da kim, bilmiyoruz, alın size gizem kutusu! Anladınız mı. Daha sonra Luke Skywalker ile karşılaşıyoruz, o robotu alıyor, holografik görüntüyü görüyoruz, onun bir mesaj olduğunu öğreniyoruz, kadın sizden Obi-Wan Kenobi'yi bulmanızı istiyor. Obi-Wan onun tek umuduymuş. Obi-Wan kim lan? Alın size gizem kutusu. Sonra Luke gidiyor, Ben Kenobi ile tanışıyor, Ben Kenobi aslında Obi-Wan Kenobiymiş, ha***tir! Yani, bu hep böyle devam ediyor (kahkahalar). Siz bu filmi görmediniz mi? Harikadır! Her neyse -

Beni bu gizem kutularına çeken birşey var - hayalgücü açısından gizemden bahsediyorum - bilginin esirgenmesi. Bunu kasten yapmak çok daha ilgi çekici, tıpkı Jaws filmindeki köpekbalığında olduğu gibi. Biliyorsunuz eğer Spielberg'in mekanik köpekbalığı (adı Bruce'muş) çalışsaydı, bu seyrettiğimizin onda biri kadar korkunç olmazdı. Alien filminde, yaratığı asla göstermezler - bu çok daha korkutucudur. "Mezun" (The Graduate) gibi bir romantik komedide bile durum budur. O filmde kahramanlar bir gece birlikte dışarı çıkıyorlar, hatırladınız mı, arabanın içindeler, etrafta çok ses var, bu yüzden arabanın üstünü kapatıyorlar, kendileri içeride kalıyor - biz ise söylediklerini hiç duyamıyoruz. Tek kelimesini bile! Ama bu, görüp görebileceğiniz en romantik flört gecesidir. Bu sahneyi seviyoruz çünkü neler söylendiğini duymuyoruz. En azından benim için bu böyle.

Sonra bir de şu fikir var, bu paradigmanın sınırlarını biraz zorlamak, ama bu gizem kutusu fikri aldığınızı sandığınız şey ile aslında aldığınız şeyin farklı olması. Ve bu bir çok filmde ve hikayede vardır. E.T.'ye baktığınızda, örneğin - E.T. harika bir filmdir, ama ne hakkında? Bir çocukla tanışan bir uzaylı hakkında, değil mi? Hayır, öyle değil. E.T. boşanma ile ilgili bir filmdir. E.T. insanın kalbini tarumar eden bir boşanma, yaralanmış bir aile, ve bütün bunlar arasında yolunu bulamayan bir çocukla ilgili bir filmdir.

"Zor Ölüm" mesela. Çok çılgın, çok eğlenceli, aksiyon - mecare filmi, bir bina ile ilgili, değil mi? Hayır, "Zor Ölüm" boşanmanın eşiğinde olan bir adamla ilgili bir filmdir. Kahramanımız kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış bir biçimde Los Angeles'a gelir. Orada çok güzel sahneler var, tarihin en dramatik sahneleri olmayabilirler, son derece iyi sahnelerdir. Umduğunuz sahnelere (yani patlamalara, aksiyona) ulaşana kadar yarım saat süren karakter kurma sahneleri vardır. Jaws gibi bir filme baktığınızda, şöyle sahneler beklersiniz - sahne hazır mı?

(perdede Jaws'tan bir sahne görünür. Kadının biri denizde yüzmektedir ve aşağıdan gelen bir köpekbalığı onu ısırır. Kadın "Tanrım!" diye bağırmaya başlar. Kadın perdede yenmeye devam ederken J.J.A. da konuşmasını sürdürür)

Jaws dendi mi bu tür sahneleri hatırlıyor, bunları bekliyorsunuz değil mi? Kadının biri yeniliyor, bir köpekbalığı var. Jaws'un en ilginç tarafı, aslında bu filmin, kendisinin dünyadaki yerini bulmaya çalışan bir adamla ilgili olmasıdır - kendi erkek kimliği, ailesi, bu yeni kasabada nasıl başarılı olacağı ile ilgili konularla cebelleşen bir adamdır bu. Şimdi izleyeceğimiz, benim en favori sahnelerimden biridir ve Jaws denince aklınıza ilk gelen sahnelerden bir değildir bu, ama harika bir sahnedir.

(Sahnede Jaws'un ana karakterinin oğluyla birlikte akşam yemeği yediğini görürüz. Başını ellerinin arasına almıştır. Karısı da onları seyretmektedir. Oğlu babasının bütün hareketlerini taklit eder, ellerini onun gibi oynatır, sonra birbirlerine komik yüz ifadeleri yaparlar.

Adam, çocuğa - "Gel buraya. Bir öpücük ver."
"Neden?"
"Çünkü buna ihtiyacım var."

Hadi ama! "Neden, çünkü buna ihtiyacım var!" Harika bir sahne değil mi? Hadi ama! Jaws'u düşündüğünüzde - işte bu gibi sahneler, karakter kurma (karakteri geliştirme) sahneleri, kutunun asıl içinde olan şeyler bunlardır. Değil mi? Bu yüzden bir filmin ikincisini çekenler, ya da başarılı bir filmi taklit edenler, yanlış şeyi taklit ediyorlar. Taklit etmeniz gereken şey köpekbalığı ya da canavar değil, taklit etmeniz gereken şey, ille de taklit etmeniz gerekiyorsa, karakterdir. Özünde önemli olan şeyleri taklit etmelisiniz. Yani, kendi içinize bakın ve içinizde neler olduğunu keşfedin, zira neticede, hepimiz bir gizem kutusuyuz. İşte, bu da böyle.

Bir de dağıtım var. Bir sinema salonundan daha büyük bir gizem kutusu olabilir mi? Değil mi? Salona girersiniz, artık her ne görecekseniz onu göreceğiniz için heyecanlısınızdır, ışıkların karardığı an en güzel andır, değil mi? O harika duyguyla, heyecan dolu beklenti duygusuyla dolusunuzdur. Genelde de film başlar ve devam eder, sonra birşey olur ve siz de "Vaay" dersiniz, sonra başka birşey olur ve siz de "Hmm" dersiniz. Eğer film çok güzelse, siz de kendinizi bu yolculuğa kaptırmaya hazırsınızdır, çünkü kendinizi ona kaptırmayı zaten istiyorsunuzdur.

Bu yüzden benim açımdan, ister TV olsun, iser iPod olsun, ister bir bilgisayar ya da cep telefonu olsun - şu çok komik. Dediğim gibi, ben bir Apple hastasıyım, yaklaşık bir sene önce sabahleyin internete bağlandım Steve Jobs'un konuşmasını dinlemek için, bunu hep yaparım, Steve çıktı, video gösteren iPod'u sunuyordu. Peki onun arkasında görünen dev iPod'un üzerinde ne vardı biliyor musunuz? Lost! Hayatta aklıma gelmezdi. Sonra şunu fark ettim, döngü tamamlanmıştı. Benim kendisinden ilham aldığım teknoloji şimdi, kendisinden ilham alınan şeyi teknoloji satmak için kullanılıyordu - çılgınca bir şey!

Size birkaç şey daha gösterecektim. Bazılarını atlayacağım. Sadece birşey daha göstereceğim, ki bu da diğer herşeyle ilgili.

(Perdedeki görüntüde adamın birisi, bir havaalanı pistinde bir 4x4 ile, inmekte olan bir uçağı geçmeye çalışmaktadır. Uçak 4x4'ün tepesine vurur ve aracın tavanı çöker.)

Buna internette rastladım, daha önce gördünüz mü bilmiyorum - bunu dört sene önce yapmışlar. Bu, biraz görsel efekt deneyimi olan birileri tarafından yapılıp internete konmuş birşey. Demek istediğim şey şu, bu adamlar, kendilerinin sahip olduğu - artık herkeste bulunan - gizem kutularını (bilgisayarları) kullanarak bunları yapıyordu. Şunu fark etmiş durumdayım, dedemin ben çocukken bana verdiği şeylere artık herkes sahip. Sizin benim dedeme ihtiyacınız yok, keşke sizin de öyle bir dedeniz olsaydı tabi, ama, şunu söylemeliyim -
(Perdede bir bilgisayar animasyonu görürüz)

Bu bir Quadra 950 bilgisayarda çalışan bir adam, çözünürlük biraz düşük - 15 yıl önce üretimi durdurulan Infinity diye bir program kullanıyor. Hollywood'dan çıkan filmlerdeki kadar harika şeyler yapıyor. Bence en büyük gizem artık, bundan sonra ne olacağı. Çünkü artık teknoloji herkesin ulaşabildiği birşey haline gelmiş durumda. Medya artık heryerde üretiliyor. Benim çocukken elde etme şansına sahip olduğum, elde etmek için yalvardığım şeyler artık heryerde. Yani şu anda büyük bir fırsat hissi var. Şu anda bütün dünyada bulunan ve geçmişte (teknoloji eksikliğinden dolayı) susturulmuş olabilecek filmciler - bence bu çok heyecan verici.

Verdiğim derslerde ve konferanslarda filan, yazmak isteyen insanlara şöyle derdim - Git, yaz! Yeteneğini göster. Bunu yapmakta özgürsün. Yazmak için birinden izin almana gerek yok. Ama artık şunu diyebiliyorum - "Git filmini çek!" Gidip o teknolojiyi elde etmekten seni alıkoyan şey yok. Seni, Hollywood'daki insanlar tarafından kullanılan insanların kullandığı kadar, ya da onlara yakın şeyleri kiralamaktan, ya da satın almaktan alıkoyan hiçbir şey yok. Sadece elit tabakanın kontrolü elinde bulundurduğu bir topluluğa iyi bir şekilde hizmet edilmiyor demektir. Ben de dışarıda başka neler olduğunu görmek için bunun büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum.
Görevimiz Tehlike III'ü yaptığımızda, elimizin altında harika görsel efekt olanakları vardı.Ben bu efektlere havadan konmuş oldum, harikaydılar. Sanki rüyada gibiydim. Filmde, size şimdi göstereceğim bazı sahneler vardı.

(Tom Cruise yüksek bir binanın tepesinden atlar)
İşte bu var.
(Tom Cruise patlayan bir arabadan fırlar ve hemen üzerinden bir jet geçer.)

Tamam, büyük çılgın patlamalara karşı bir zaafım olduğu belli. Ama bu filmde en fazla hoşuma giden görsel efekti birazdan göstereceğim. Bu sahnede Tom'un karakteri uyanıyor, uykulu bir halde, delirmiş durumda, kendinde değil. Bir adam onu uyandırıyor ve burnuna bir silah sokup, daha sonra onu öldürecek olan küçük bir kapsülü beyninin içine yerleştiriyor, ki kötü adamlar bunu hep yaparlar zaten.

(Sahne aynen J.J.'in anlattığı gibi gerçekleşir. Kötü adam "Günaydın" der.)

Şimdi. Bu sahneyi çektiğimizde, sahneyi çekerken, silahı elinde bulunduran oyuncu, bir İngiliz oyuncu kendisi, Eddie Marsan, çok tatlı, harika bir insan, sürekli olarak silahı Tom'un burnuna sokuyordu ve bu da Tom'un canını acıtıyordu. Şu gerçeği, kariyerimin daha en başında öğrenmiş bulunuyorum - Tom'un burnunu incitmeyeceksin (Kahkahalar). Eddie'nin elinde bu silah var, ve gerçekten de çok harika bir insandır, (İngiliz aksanıyla) "Afedersin, canını yakmayı hiç istemiyorum, şöyle yapmalısın, bunun iyi görünmesini sağlamamız lazım."

O anda birşey yapmamız gerektiğini fark ettim, çünkü mevcut yöntem işe yaramıyordu. Ve tam anlamıyla, dedemin bana verdiği Super 8 kamera ile çalışıyor olsaydım ne yapardım diye düşündüm. Ve bu sahnedeki elin Eddie Marsan'ın eli olmasının gerekmediğini fark ettim. Bu Tom'un eli olabilirdi. Ve Tom da silahı ne kadar sert itmesi gerektiğini bilebilir ve kendisini de incitmezdi. Böylece biz de Tom'un elini aldık, Eddie'nin eline benzemesi için biraz boyadık, Eddie'nin ceketinin koluna soktuk. Yani gördüğünüz el, şimdi tekrar göstereceğim, Eddie'nin eli değil, Tom'un eli. Tom iki rol oynadı (kahkahalar) ve bunun için ekstra para da istemedi. Tekrar izleyelim:

(Sahne tekrar oynatılır)

İşte Tom, uyanıyor, uykulu, başına çok şey gelmiş. (Silah burnuna sokulur). İşte bu Tom'un eli, bu da, bu da. (Kahkahalar). Neyse. İşte böyle. (Kahkahalar). Sağolun.

Yani, filmlerde gördüğünüz ve işe yarayan şeyleri yapmak için en yeni ve büyük teknolojiye ihtiyacınız yoktur. Ve bu gizem kutusu, dedemin anısına, kapalı kalmaya devam ediyor. Evet.

Çözen: Robert Thomas Carter
Türkçesi: g.g.

kaynak: http://blog.ted.com/2008/01/jj_abrams.php

01 Ekim 2008 Çarşamba

Yazarlıkla İlgili Alıntılar - 3

"Tutkularınızı küçük gören (aşağılayan) insanlardan uzak durun. Küçük insanlar bunu hep yaparlar. Ama gerçekten büyük insanlar sizin de büyük olabileceğinizi hissettirirler."
- Mark Twain

"Hayal gücü, egzersiz (uygulama) ile gelişir, sanılanın aksine yetişkinlerde, gençlerde olduğundan daha güçlüdür."
- Summerset Maugham

"İyi bir fikir sahibi olmanın (bulmanın) en iyi yolu, birçok fikir bulmaktır."
- Linus Pauling

"Kelimeler kutsaldır. Saygıyı hakederler. Eğer doğru sözcükleri bulup doğru sıraya koyabilirseniz, dünyayı az da olsa yerinden oynatabilirsiniz."
- Tom Stoppard

"Geceleyin, dış dünya kendi mağarasına çekilip hayalperestleri rahat bıraktığında, daha az büyülü ve daha az sessiz bir saatte mümkün olmayan ilhamlar ve yetenekler ortaya çıkar. Gece yazmayı denemeyen hiçkimse, kendisinin bir yazar olup olmadığını bilemez."
– H.P. Lovecraft

"Hayatın tadına iki kez bakmak için yazıyoruz."
- Anais Nin

"Başarı bir yazara her zaman o kadar yavaş gelir ki, yazarlar geriye bakıp çıkmış oldukları yükseklikleri fark ettiklerinde her zaman çok şaşırırlar."
- P. G. Wodehouse

"Başarı, bitmiş bir kitap, her biri sözcüklerle dolu bir yığın kağıttır. Eğer o noktaya ulaşmışsanız, kendinize karşı, tek başınıza dünyanın etrafını yelkenliyle dolaşmaktan hiç de küçük olmayan bir zafer kazanmışsınız demektir."
- Tom Clancy

"Yazmak için uygun ruh halini beklemem. Eğer böyle yaparsanız hiçbir şey başaramazsınız. Zihniniz çalışmaya başlaması gerektiğini bilmelidir."
- Pearl S. Buck

"Kurgu, yalanın içindeki gerçektir (hakikattir)."
- Stephen King

"Başarı da başarısızlık da aynı derecede felakete yol açar."
- Tenessee Williams

"Nerede ve ne zaman yazıyor olursanız olun, asla ve asla okuyucularınızın/izleyicilerinizin sizden daha az zeki olduğunu düşünme hatasına düşmeyin"
- Rod Serling

"Önce kahramanınızın ne istediğini bulun, sonra da yalnızca onu takip edin!"
– Ray Bradbury

"Yazarın amacı, medeniyetin kendi kendisini yok etmesine engel olmaktır."
- Albert Camus

"Bazı kitaplar yazılmayı reddederler. Yıllar yılı direnirler ve ikna edilemezler. Bunun nedeni kitabın orada olmaması ve yazmaya değer olmaması değildir -- asıl neden, kitabın doğru biçiminin (formunun) kendisini izhar etmemesidir. Bir hikayenin sadece tek bir doğru şekli vardır ve eğer bu şekli (formu) bulamazsanız, hikaye kendisini anlat(tır)maz."
- Mark Twain

19 Eylül 2008 Cuma

TERSİNE ROBİN

Son bir buçuk ayın gündeminde çok ilginç gelişmeler oldu:

1) Ergenekon davası komik bir hal aldı. Burası üç düzine el bombası ile darbe yapılabilecek bir ülke mi yahu? Ama sevgili basınımız satılmış ve/veya salak olduğu için, bu haberlere mal bulmuş mağribi gibi atladı. İki ay kafa ütülediler. Medyaya gün be gün servis edilen bilgilerin, birilerine ne kadar hizmet ettiğini anlayamamaları (ya da daha kötüsü, bilerek anlamazdan gelmeleri), onları kesinlikle ciddiye almamamız gerektiğini bir kez daha gösterdi. Ekşisözlük bile bunlardan daha iyi yahu.

2) Deniz Feneri davası ise, daha eğlenceliydi. Almanya'da tutuklanan baş faillerden birisi, "Cebime tek pfenig bile girmedi" diyerek kendini savunmuş. Beyefendiye birileri, kendisinin hırsızlıkla değil de, milleti aldatmakla (yani fakirlere vereceğiz diye topladıkları paraları, zenginlere - yani partisine - dağıtmakla) suçlandığını hatırlatmalı. Bu adamlarda Robin Hood'lar bile ters - fakirden alıp zengine veriyorlar!

3) Ramazan vesilesiyle, her saatimizi dolduracak bir dini program bulmak mümkün. En renklisi Beyaz Hoca. Ama gözler Yaşar Nuri Öztürk'ü de arıyor. Yaşar Hoca ne yazık ki, en güçlü olduğu alanı terk edip, hemen hiç gücünün/bilgisinin/tecrübesinin olmadığı bir alana (yani siyasete) girmiş durumda. () O kadar namuslu birisinin, bu çakallar arasında hiçbir şey yapamayacağı gün gibi ortada. Sadece üç beş bin kişinin oyunun boşa gitmesine neden olacak, o kadar. Bir de bir din bilgini olarak halka faydalı olabileceği beş on senesini, boşa harcamış olacak.

4)
Bir programda bir din aliminin (!) şöyle buyurduğuna denk geldim: "Kredi kartınızın borcunu geç ödeyip faize düşmek günahtır." Yani maddi sıkıntılardan dolayı, aldıklarınızı ödeyemediğiniz için hem bu tarafta cezalandırlıyorsunuz, hem de öbür tarafta. Bu durumda Türkiye'de, cehenneme odun olacak çok şahıs var. Yaktı bizi bu bankalar!

5)
Ramazan'ın (tekrar) ortaya çıkarttığı bir başka gerçek de şu: Bu halka dinini anlatan insanların bir çoğu, dini ve din dışı konularda ya "çok bilgisiz" ya da "çok yanlış bilgilendirilmiş" halde. Hemen hepsi tombul yanaklı ve badem bıyıklı olan bu şahısların yüzde doksanı, güven telkin etmekten çok uzak. Bence sadece 4 yıllık ilahiyat fakültelerinden mezunlara din konusunda görev yapmasına ya da bilgi vermesine izni verilmeli. Ayrıca ilahiyattan mezun odluktan sonra bunlara bir de kesinlikle bir sosyal bilim (felsefe, psikoloji, sosyoloji, vb.) ya da fen bilimi (biyoloji, fizik, vb.) alanında mastır yaptırmalı. Akademik hayata dinden girip, dinden çıkanların bakış açısı ne yazık ki çok dar oluyor.

6) 10 Eylül'de yapılan (!) CERN deneyi de, dindar-dindar olmayan herkesin, fen bilimleri (özellikle de fizik) konusunda ne kadar cahil olduğunu gösterdi. (Asıl deney üç aydan önce yapılmayacak! Bunlar daha hazırlık denemeleri.) Yolda proton görse tanıyamayacak olan, "kuark"ı kurbağa vıraklaması sanan insanlar, dünyanın sonu ile ilgili yorumlar yaptı. Bu millet bunca sene neden okula gidiyor, bu okullarda ne öğretiliyor, ya da birşey öğretiliyor mu, anlamış değilim!

7) Gün geçmiyor ki, dini Allah ile kişi arasında bir mesele olmaktan çıkarıp, güç ve para elde etme mücadelesine alet etmek isteyenlerin (yani siyasi dincilerin) yeni bir icadı ortaya çıkmasın. İlköğretim okullarına ibadethane açma heveslisi bir bayan, bu tür insanların, ne acayip fikirler üretebileceğinin çok güzel bir örneğini teşkil ediyor. Bu zihniyetin bizi, öbür tarafta toplu olarak cennete götürüp götürmeyeceğini bilemem ama, bu tarafta yaşanacak bir siyasi-askeri-ekonomik kriz sırasında hepimizi yokoluşun kenarına getireceğinden adım eminim.

8) Şu bir gerçek: Bu halk, "okumayı" değil "dinlemeyi" seviyor. Sevgili aydınlarımız, şu her köşede ot gibi biten yarı-cahil din adamlarının yüzde biri kadar bu halkın kulaklarına hitap etse, yani konuşsa, anlatsa, kendini dinletebilse (eh, bunun için biraz hitabet sanatı öğrenmek gerekiyor), herşey çok daha farklı olurdu/olur/olacak. Ama tabii önce kendilerini bu halka tekrar sevdirmeleri, onların güvenlerini kazanmaları, onların arasına karışmaları lazım. "Ooo, çok iş, kim uğraşacak bunlarla şimdi" diyorsanız, uğraşanların (burada, din istismarcılarının) yarattığı sonuçlara da katlanmak zorunda kalırsınız.

Herkese hayırlı Ramazanlar...

14 Eylül 2008 Pazar

Avrupa Sineması Amerikan Sinemasına Karşı

Daha önce bu yazıdan kısa bir alıntı yapmıştım. Ama yazının daha büyük bir bölümünün de faideli olduğunu düşünüyorum.

* * *

Szabo, Avrupa sinemasının Amerikan sinemasının rekabetine nasıl karşı koyabileceği sorusuna da ilginç bir yanıt verdi:

"Her hastalığın bir hikâyesi, bir geçmişi vardır. Sorun nedir? Amerika'da yılda yaklaşık 600 film yapılıyor. Avrupa'da ise 800. Yani aslında biz daha çok film üretiyoruz, ama bu filmler sinemalarda gösterilemiyor. Fransa'da yılda ortalama 150 uzun metraj film yapılıyor. Bunların ancak yüzde 70, 80'i gösteriliyor. Fransa'da çok iyi bir yasa var. Sinema biletlerinden yüzde 11, 12 oranında kesilen vergi, tekrar film endüstrisine dönüyor. Filmleri buradan gelen paralarla yapabiliyorlar. Bu vergi Amerikan filmlerinin biletlerinden de kesiliyor. "Amerikan filmlerini oynatamazsınız" diyemiyorlar, çünkü o zaman bu para gelmeyecek.

Esas sorun nedir? Genç nesil, ki şu anda sinemaya çok büyük çoğunlukla gençler gidiyor, Amerikan kahramanlarını daha çok seviyor. Bunun nedeni de esas olarak Amerikan kahramanlarının hep kazananlardan oluşması. Amerikan kahramanları her zaman kazanıyor. Bizim kahramanlarımız ise hep kaybedenler oluyor. Genç sinema izleyicileri ise kazananlarla özdeşleşmek istiyor. Mesele Amerikalılar değil, mesele kazananlar.

Türkiye'de de, bizde Macaristan'da olduğu gibi, çocuklar için masal geleneği var. Masallar da hep kazananları anlatır. Çocuklar kendilerini kazananlarla özdeşleştirirler. Çünkü çocuk kazanmak ister. Bu, bir Amerikan görüşü değildir, insanın düşünüş biçimidir. Amerika, dünyanın farklı yerlerinden gelenlerin 150, 200 yıl önce oluşturduğu çok yeni bir ülke. Onların ortak masalları, hikâyeleri yok. Amerika'nın masalları sinema oldu. Bizim masallarımızdaki gibi, kahramanlar, her zaman kazananlar oldu.

Sinemacılar dünyayı değiştiremezler. Dünyayı politikacılar değiştirir. Avrupa filmleri gelecekte, kazananlar olarak sadece mafyayı, yolsuzluk yapanları göstermez de, kazanan olumlu karakterleri gösterebilirse, bu belki bir fark yaratır. Avrupa Birliği sadece büyük bir pazar olacaksa; bu, gerçekleşmez. Bizim ihtiyacımız olan Avrupa'nın geleceğiyle ilgili bir imaj. Gelecekle ilgili pozitif bir imaj. Gençlere, Avrupa güzel olduğu için oraya gelmeye çağıran bir imaj sunmak. Avrupa eğer yalnızca geçmişin güzel kalıntılarını gösteren bir müze olursa, gelecekle ilgili bir imaj oluşturamaz. Amerika'da; Roma'da, İstanbul'da, Atina'daki gibi geçmiş kültürü gösteren tarihi kalıntılar yok. Avrupa'da 5, 6 Euro verirseniz, geçmiş, yıkılmış kalıntıları görebilirsiniz. Ama yeni bir şey yaratacak enerji nerede? Sorun burada. Eğer gençlere sunacak yeni şeylerimiz olursa, o zaman yeni kahramanlar bulabiliriz. Amerika'nın kahramanlarına karşı belki savaşabiliriz."

(Kaynak: Tempo Dergisi 22-28 Aralık 2004)

* * *

Istavan Szabo hakkında daha ayrıntılı bilgiyi BURADAN alabilirsiniz.

10 Eylül 2008 Çarşamba

TUĞLA DUVARLAR

"Önümüze çıkan tuğla duvarların (engellerin) orada bulunmasının bir nedeni var. Bu duvarlar, bizi dışarı tutmak için yoklar. Bu duvarlar bize, birşeyi ne kadar çok istediğimizi göstermemiz için bir şans vermek üzere varlar. Bu duvarlar, o şeyi yeterince istmeyen insanları durdurmak için oradalar."


Profesör Randy Pausch - Carnegie Mellon Üniversitesi



* * *


"The brick walls are there for a reason. The brick walls are not there to keep us out; the brick walls are there to give us a chance to show how badly we want something. The brick walls are there to stop the people who don't want it badly enough."

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Bulacağız elbet!

Aşağılarda bir yerlerde demokrasinin ennn iyi yönetici seçme biçimi olmayabileceğini tartışırken, şöyle demiştim: "Aslında demokrasinin temel işlevi, suçu birilerine (yani seçmene) yüklemektir. Yani 'Bakın, bu yöneticileri siz seçtiniz, onların yaptıklarından da siz sorumlusunuz' denilebilmesini sağlayan bir yöntemdir."

Anayasa Mahkemesi'nin bugün açıklanan kararı, demokrasinin temelinde yatan (ve benim de pek onaylamadığım) bu ilkenin somutlaşmış bir halidir bence. Yani "Bu adamları siz seçtiniz, tekrar tekrar ve her defasında artarak daha fazla oy veren sizsiniz. Laiklik sizin neyinize! Kendiniz ettiniz, kendiniz bulun! Başınıza türbanı, kıçınıza şalvarı geçirsinler de görün" demiş durumdalar.

Ayrıca kapatMAmanın kısa vadede ekonomi üzerindeki olumlu etkileri, uzun vadede ülkenin insan dokusunda yapacağı tahribata tercih edilmiş gibi duruyor. "Kanserli dokuyu almayalım. Neticede sigarayı hasta kendi özgür iradesiyle içiyor. Bakalım ne olacak?" gibi bir analoji kurulabilir patoloji bilimiyle.

"Türkiye" adlı filmimiz, ironik bir sondan (bkz. McKee), trajik bir sona doğru dümen kırmış durumdadır. Katsumoto'nun Ordusu gibi biçildikten sonra, ardımızdan birileri ağlayacaktır elbet. Bilerek ya da bilmeyerek bu finale alkış tutanlar ise uygun bir yerlerine, kına yakmak yetmez, dövme yaptırılar artık.

27 Temmuz 2008 Pazar

47 mi, 74 mü?

Aşağılarda bir yerlerde, gelecekte bu ülkenin bir gün şeriat ile yönetilebileceğini, ama adının ille de şeriat olmayabileceğini, daha yumuşak, daha "soft", daha "light" bir ifade ile adlandırılabileceğini söylemiştim. Bunda da, çeşitli tarikatlerin, imam hatiplerin, dinci yurtların ve kursların yoğun çalışmasının büyük payı olduğunun altını çizmiştim.

Bir çok okurum da bana çok karamsar olduğumu söylemişlerdi.
Hatta bazıları burada siyasi yazı görmek istemediklerini de eklemişlerdi.

Aşağıdaki şu haberi okuyun (kaynak: Ruhat Mengi - Vatan) da kim karamsarmış, kim gerçekçiymiş, kim hayal görüyormuş, anlayın:

" Dünyanın en prestijli araştırma kuruluşu Gallup’tan şok edici şeriat araştırması!

Gallup’un 2007 yılında yaptığı son araştırmada Mısırlıların yüzde 91’i, İranlıların yüzde 90’ı, Türklerin ise yüzde 74’ü şeriata olumlu bakıyor. Şeriatın hukukun içinde yer almasını isteyenlerin yüzde 69’u ise (burada daha da dikkat) şeriatı kadınlar için iyi bir adalet sistemi olarak görüyor.

Bu arada anket yapılan Türklerin yüzde 7’sinin tam şeriat istediği, yüzde 26’sının ise bazı şeriat hükümlerinin hukuka bir şekilde entegre edilmesini desteklediği görülmüş.

Aynı gün gelen bir başka haberde Amerikalı Müslümanların da Obama’dan şeriat kuralları talebinde bulunduğu bildiriliyor. Onlar kamuda türban yasağının kalkması, cuma günleri izin, hükümet binaları, havaalanları ve üniversitelerde mescit gibi isteklerde bulunuyorlar.

Bizde şeriat isteyenler de tabii önce okul, üniversite ve kamuda türbana izinden başlayıp sonra da “kadınlar için iyi bir adalet sistemi” olarak kadını birey olmaktan çıkarıp emirlerle, baskılarla kuklaya çevirecek düzene varacaklar.

Bu kadar kesin ve net, çünkü ılımlı İslâmla (veya ılımlı şeriat) başlayarak bu noktaya varmayan başka Müslüman ülke veya topluluk da dünyada yok artık... Zaten neden şeriata sıcak baktıkları sorulduğunda bizimkiler bunu açıkça belirtmişler de

- Kadınlar için adalet sağlar (%69)

- Adil bir hukuk sistemi oluşturur (%63)

- Zalimce cezalar getirir (%33)

- Kişisel hakları kısıtlar (%32)

- Kadınlar için baskı olur (%22)

- Hükümete sonsuz güç verir (%21)

Beyler, hanımlar, bu anketin Türkiye’deki sonuçları Malezya veya Endonezya’da yapılan anket sonuçlarından hiç farklı değildir. Haydi hayırlı olsun! Bozdurup bozdurup harcayın veya tepe tepe kullanın laik rejiminizi..."

26 Temmuz 2008 Cumartesi

NE "TARAF"?

Beni yazılarımdan biraz tanıyanlar, TARAF gazetesi ile pek bir alakam olamayacağını bilirler. Ben de bir "taraf"ım, ama onların tarafında değilim. Herhalde karşı cepheye denk geliyordur benim konumum. Ama tam olarak değil. Şöyle hafif çaprazdan.

Yine de arada sırada o gazeteyi elime alıp bakmıyor değilim. Ama çok uzun sürmüyor, zira Taraf hep kendini tekrarlıyor. Cumhuriyet gibi. Zaman gibi. Vakit gibi. Yeni Şafak gibi. Hayata bakışlarını, perspektiflerini bir kere çözdükten sonra, gündeme düşen her olayla ilgili neler söyleyeceklerini şıppadanak tahmin edebiliyorsunuz. Bu da sizi gazeteyi okuma zahmetinden kurtarıyor.

* * *

Taraf'ın üstü çok da örtülü olmayan bir iddiası var: Kendilerini daha modern, daha özgür, daha ileri bir ülkenin tarafı olarak görüyorlar. Ve bunun için de belirli bir yaklaşımı benimsemiş durumdalar. Bu yaklaşımın detaylarına burada girmeyeceğim. Ama benimsedikleri yaklaşımın bir bölümü Ordu karşıtlığı, burası kesin. Bunu yazılarında açıkça ya da örtülü bir biçimde ifade ediyorlar. "Biz ordu karşıtıyız" diyerek değil tabii ki. Daha "edepli", daha "edebi", daha "politik" ifadelerle yapıyorlar bunu.

Ama aynı gazetede ben hiç "Dinci Suistimal Karşıtlığı" diye birşeye denk gelmedim. Sürekli okuyucusu olmadığım için belki arada bir çıkan yazılarını kaçırmış olabilirim. Ama gözlemlediğim kadarıyla, bu konu onları hiç ama hiç ilgilendirmiyor.

Neden?

Dinci Suistimal
, her hareketini "meşruişet" kılıfı altında yapmayı başarıyor da ondan.

Dinci Suistimal derken, toplumun tarikatler halinde bölünmesini, bu tarikatlerin çıkar amaçlı örgüt gibi hareket etmesini, devlet kurumlarına nüfuz ederek önemli pozisyonları ele geçirmesi (malum Anayasa Mahkemesi raportörünün hep aynı yönde rapor hazırlaması, size de ilginç gelmiyor mu?), bu sayede daha fazla sayıda kendi taraftarlarının devlet kurumlarına girmesine ve ihalelerin, bu tarikatların kurduğu şirketlere verilmesine sebep olunmasını kastediyorum. (Örnek için buraya bakınız).

Ayrıca, sadece kendi ideolojisini (i.e. Şeriat) ülkeye hakim kılmak için iktidar olmaya azmeden, bunun için de ülkeyi yabancı sermayeye ve yabancı ülkelere peşkeş çeken bir hükümeti de, bu kapsamda düşünmek mümkündür. Yani olay, sadece bir tarikate üye olmak hasebiyle belediyeye çaycı olarak alınan kişiden, ülkenin ennn tepelerine kadar uzanmaktadır.

* * *

Bu Dinci Suistimal'in ülkemize yüz milyarlarca dolar zarar verdiği (sadece son altı yılda, ülkenin 200 milyar dolar olan iç ve dış borcu, iki katına çıkmıştır), siyasi ve askeri egemenliğimizi de tehlikeye soktuğu (bkz. 1. Tezkere ile ilgili tartışmalar, ve yakın zamanda ortaya çıkacak olan Kıbrıs olayı) herkesin bildiği bir durumdur. İç piyasada kendi taraftarlarına akıttıkları milyarlarca doların bir bölümü, yine kendileri gibi düşünüp davranan robot-insanların yetiştirilmesinde kullanılmakta, böylece "demokrasi" denen bu oyunda, kazan taraf olmayı sürdürmeyi garanti altına almaktadırlar.

Ve bütün bunları, "meşruiyet" kılıfı altında, yasalara ve yönetmeliklere uygun bir biçimde yapmaktadırlar.

İşte bu "meşruiyet" kılıfı, Taraf'ın, bu tarafı görmesini engellemektedir. Sanki bu kılıf, Dinci Suistimalin üzerini bir perde gibi örtmekte, ve onun yanlışlarını tamamen görmezden gelinmesine neden olmaktadır.

Öte yandan, kendi ülkesinin kendine özgü koşullarını ve kurumlarını hazmedemeyen, ve zihni Batılılık ideolojisiyle yıkanmış insanlar (örn. Murat Belge, Ahmet Altan, vb.), kendilerine model aldıkları Batılı kalıplara uygun hareket etmiyor diye, Ordu'yu yerden yere vurmaya devam etmektedirler. Ordunun hareketleri, tek bir haksız kazanca yol açmadığı, sadece ve sadece ülkenin ve milletin geleceğini korumaya yönelik olduğu halde, "Batı demokrasilerinde böyle birşey yok" denilerek eleştirilmektedir.

Gerçek hayattan bu kadar kopuk insanlara, burunlarının dibinde gerçekleşen soyguna bu kadar bigâne kalan insanlara, kurumları ve insanları bu kadar yanlış değerlendiren insanlara, ne denir? Aklıma birçok sıfat geliyor, ama bunlardan hiçbiri "Aydın" değil.

Bundan yirmi-otuz yıl sonra, mevcut Din Suistimalcisi yöneticiler anılarını yazarken, konu geldiğinde, keyifle kıkırdayacaklar ve şöyle diyecekler: "Biz düşmanlarımızla nasıl uğraşacağız diye düşünürken, kendine AYDIN diye bir grup, aniden bizim avukatlığımıza soyunmuştu... Ne güzel günlerdi onlar..."

* * *

Ne zaman "Taraf" okusam, kendimi onun "Karşı Taraf"ında buluyorum. Bir konuda ne düşündüğümü değil, ama ne düşünmediğimi hatırlamak ya da bulmak için, "Taraf" okumak yetiyor.

Yazık!

25 Temmuz 2008 Cuma

ANLAYACAKLARI DİLDEN

Youtube yaklaşık iki aydır kapalı. Nedeni malum. İki mahkeme kararı, koskoca bir ülkeyi tamamen youtube'a (ve başka sitelere) kapatmaya yetiyor.

Tamam, hukukun üstünlüğünün kabul edildiği bir ülkede, buna itirazımız yok. (İtirazı olanlar, yani ille de youtube'a ulaşacağız diyenler, zaten ne yapacaklarını biliyorlar).

Sorun, hukukun üstünlüğünden çok, bir ülkenin, kıçıkırık bir yabancı şirket (merkezi San Mateo, CALIFORNIA) üzerinde dahi yaptırım gücünün bulunmaması. Yani youtube denilen şirkete, server'larındaki bir iki filmi kaldırtamamaları.

Peki bunu nasıl yapacaklar?

Şirketlerle hangi dilde konuşulursa, o dil kullanılarak: PARA!

Bizim millet olarak bazı konularda abartıya eğilimli olduğumuzu biliyorsunuz. Herşeyin iyisinde de, kötüsünde de abartırız. En çok cep telefonu kullanan, en çok televizyon seyreden, en çok trafik kazası yapan, vb. ülkelerin başında geliyoruz. Alexa.com'a göre, youtube kullanımında da bayağı öndeyiz (Türkiye'de en çok ziyaret edilen 18. site).

Sonuçta youtube da reklamlardan kazanan bir şirket. Türkiye'den her gün binlerce insanın ziyaret ettiği bir sitenin, bu kadar çok izleyici kaybetmeyi isteyeceğini sanmıyorum. Söz konusu para olunca, youtube'un kapatılmasına neden olan birkaç seviyesiz videoyu kaldırmakta tereddüt edeceklerini de düşünmüyorum.

Peki bu işi kim yapacak? Devletin çeşitli kurumları yapabilir. Dışişleri Bakanlığı olabilir, Başbakanlığın konuyla alakalı olabilecek bir birimi olabilir, Kültür Bakanlığı olabilir. Bunların uygun bir biçimde yetkilendirilen bir birimi, youtube ile görüşmeleri sürdürebilir. İstedikleri sonucu en kısa sürede alacaklarından eminim.

* * *

Ama benim bu olayda dikkatimi çeken şu:

Bu ülkede, yasaları koruyan, uygulayan kurumlar var: Mahkemeler. Onlar tamam.

Ama halkı koruyan, halkın bilgilenme özgürlüğünü, eğlenme özgürlüğünü, kendini geliştirme özgürlüğünü savunan kurumlar nerede? İşe yaramaz ve çoğu anlamsız protestolarda bulunan STK'lardan bahsetmiyorum. Devletten bahsediyorum. Devlet kurumlarından bahsediyorum. Onlar nerede?

Orada bir yerlerde, bizim birey olarak gelişimimizi de düşünen bazı kurumlar olmalı, değil mi?

Gören olursa, haber versin!

22 Temmuz 2008 Salı

JOE ESZTERHAS'TAN Senaristlere Tavsiyeler

Aşağıda, Temel İçgüdü'nün yazarından, genç yazarlara bazı tavsiyeler yer alıyor. Hepsini Türkiye'de uygulamak mümkün değil. Ama senaristlerin karşılaştığı bazı sorunların evrensel olduğunu göstermesi açısından ilginç.

* * *

1) Çok fazla film seyretmeyin. Bugünlerde sinemalarda oynayan filmlerin çoğu berbat. Sizi bunalıma sokarlar. Kendi kendinize şöyle sormaya başlarsınız: Nasıl olur da bu iğrenç filmi çekerler de, benimkini satın alıp yapmazlar? Kendinize gereksiz yere bu ıstırabı çektirmeyin. Onun yerine gidip iyi bir kitap okuyun.

2) Lafı ağzınızda gevelemeyin. Eğer bir stüdyo yöneticisinin size verdiği fikir berbatsa, "Eh, ilginç bir fikir, ama.. " demeyin, "Bu gerçekten b**tan bir fikir" deyin. Birlikte çalıştığınız insanlar aptal değiller, sadece kibirliler. Aslında derinlerde bir yerde, onlar da fikirlerinin b**tan olduğunu biliyorlar.

3) Onların, yazdığınız birşeyi değiştirmek için sizi ikna etmelerine izin vermeyin. Yönetmen, yazar değildir. Yapımcı ya da stüdyo yöneticisi de öyle. Siz hayatınızı yazarak kazanıyorsunuz. Profesyonel olan sizsiniz. Onlar amatörler. Onlara öyle davranın. Ne olduklarını onlara hissettirin.

4) Yazacağınız senaryo fikrini insanlara anlatıp onları ikna etmeye çalışmayın. Oturup senaryonuzu yazın. Bir oda dolusu cahil egomanyağı, sizin senaryo yazabileceğinize ikna etmeye çalışmanın ne anlamı var? Oturup yazın! İyi bir senaryo yazmak, iyi senaryo yazacağınızı söylemekten çok daha dürüst bir davranıştır.

5) Kalbinizden geldiği gibi yazın. Hayat kısa, sandığınızdan daha da kısa hem de. Ismarlama iş yapmayın. Eğer stüdyo size birşeyler yazma görevi verirse, bu görevi ancak, içinizde, ruhsal ya da cinsel bir şeylere dokunursa yapın.

6) İlk müsveddeniz hakkında her zaman yalan söyleyin. Temel İçgüdü'nün senaryosunu sattığımda insanlara, bu senaryo üzerinde yıllardır çalıştığımı söylemiştim. Film 1992 yılının en başarılı filmi olunca, onlara gerçeği söyledim: Senaryoyu yazmak sadece 13 günümü almıştı.

7) Aile sırlarını hatırlayın. Eğer yazacak birşey bulamıyorsanız, ailenizin konuşmadığı şeyleri düşünün. Oralarda bir yerde iyi bir senaryo gizleniyor olabilir.

8) Yönetmenle birlikteyken, onun her söylediğini yapmayın. Ne kadar canayakın olursa olsun, o sizin arkadaşınız ya da ortağınız değildir. O sizin düşmanınızdır. Kendi yaratıcı bakış açısını, sizinkine dahil etmek istemektedir. Sizin yazdığınız şeyi alıp kendisine mal etmek, sonra da bütün övgüleri toplamak istemektedir.

9) Biraz kötü kalpli olun. Benim eski ve sevgili menejerim, Guy McElwaine, şöyle derdi: "Bir senaryo menejerininki kadar kararmış bir kalp yoktur." Benim için çok uzun süre çalışmış olsa da, ve onu gerçekten sevmeme rağmen, gün geldi kendisini kovdum.

10) İnsanların sizin moralinizi bozmasına izin vermeyin. Eğer senaryonuzu satamıyorsanız... ya da satıyorsanız, ama yapımcılar onu katletmesi için başka bir yazar getiriyorsa.. ya da yönetmen, kendisiyle yapılan röportajlarda senaryonuzu aslında kendisinin yazdığını söylüyorsa... ya da oyuncular, sizin en iyi repliklerinizi kendilerinin doğaçlama olarak bulduklarını söylüyorlarsa... ya da filmin basın toplantısına dahil edilmediyseniz... yapacağınız en doğru şey oturup bir başka senaryo yazmak olacaktır. Aynı şey bir sonraki senaryoda da olursa, o zaman bir başka senaryo daha yazın, sonra bir başkasını, sonra bir başkasını daha... Ta ki, yönetmenin, sizin bakış açınızı perdeye yansıttığı bir senaryo yazana dek.

* * *

Joe Eszterhas, aralarında Temel İçgüdü, Jagged Edge, Flashdance, ve Showgirls'ün de bulunduğu 15 filmin senaryosunu yazmıştır.

Kaynak: http://www.moviemaker.com/directing/article/joe_eszterhas_2904/

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Bir Yorum'a Cevap - (Siyaset)

Aşağıda bir yerlerde "Hasta Ettiniz Beni" adlı yazıma gelen bir yorum var. Bu yazı, ona cevap olarak yazılmıştır.

* * *

Yorumunuza madde madde cevap yazayım:

1) Demirel'in dürüst olduğunu kimse iddia etmiyor. "Verdimse ben verdim" lafını nerede ve hangi vesileyle söylediğini bir araştırın. Demirel'in siyasette bu kadar uzun süre kalabilmesinin çok sayıda faktörü vardır, ve bunların çok azı dürüstlükle ilgilidir.

2) Ali Babacan değil ODTÜ'yü, isterse Princeton'ı bitirmiş olsun, bu durum, milletin parasını yabancılara peşkeş çeken ve bununla da övünecek kadar -bkz. özelleştirmeler- vicdansız olan bir hükümetin üyesi olduğu gerçeğini değiştirmez. İnsanların yaptıkları, üniversiteyi bitirme notlarına bakarak değerlendirilemez. Atom bombasını yapan Oppenheimer ve arkadaşları Ali Babacan'dan on kat daha zeki ama on kat daha ahlaksız insanlardı! Ayrıca, ülkenin gerçek ekonomik durumunu, Ali Babacan'dan daha iyi bilebilirim de. Benimle aynı fikirde olan ve A. Babacan'a hocalık yapmış onlarca insan var!İnsanları üniv. mezuniyet notları ile değerlendirmenizin ne kadar komik olduğunu ileride anlayacağınızı tahmin ediyorum.

3) Ülkenin ekonomisindeki düzelme, sadece zaten zengin olanlara yarayan, ve büyük ölçüde de kağıt üzerinde olan bir durum. Bir asgari ücret ile, örneğin Erbakan'ın zamanında alınabilenleri, bugün alınabilenlerle karşılaştırın, farkı görün.

4) Dünyanın en yüksek faiziyle borçlanan ülkesi olmamızı neyle açıklayacaksınız, onu da merak ediyorum. Biraz Prof. Şükrü Kızılot (Hür.) ve Yiğit Bulut (Vatan) okumanızı tavsiye ederim, ekonomi hk. gerçekçi bir perspektif edinmeniz için.

5) Yöneticiler namaz kılıyorlar diye siyaseti alet ediyorlar demedim. Ama gidin belediyelere sorun, iktidar partisinden olmayan şirket sahipleri doğru dürüst bir ihale alabiliyorlar mı?! Bütün belediyelere ve devlet kadrolarına da kendi yandaşlarını doldurdular, öyle ki Guardian'da bile çıktı bununla ilgili haberler - yani dışarıdan bile görünüyor neler yaptıkları. E, siz bu ülkedeyken bunu göremiyorsanız birşey diyemeyeceğim.

6) Türban ile mini eteğin karşılaştırılmasını hep anlamlı bulmuşumdur. Ne açıdan anlamlı? Karşılaştırmayı yapanların zihinsel bulanıklığını göstermesinden dolayı. Türban dini bir simgedir, ve üniversitelerde ve kamu kurumlarında dini simgeler kullanmak yasaktır. Mini etek ise bir dini simge değildir. Bu yüzden serbesttir. Mesela, kuramsal konuşuyorum, önümüzdeki on yılda, mini eteği dini simge yapan bir din ortaya çıksa, üniversitelerde mini etek de yasaklanır, emin olun. Yani buradaki engelleme, insanların her türlü özgür tercihlerini engellemek değil, dini simgeleri kamu kurumlarının dışında tutmaktır.

7) Bu ülkede türban ve benzeri dini simgelerin kamu kurumlarına alınmamasının nedeni, bu ülke kurulurken, dış düşmanlar kadar, şeriatçılarla da mücadele edilmiş olmasıdır. Fransa'nın, Çin'in, ya da Ermenistan'ın tarihinde hiç böyle bir derdi olmamıştır, ama bizim olmuştur. Bizim hassasiyetimiz bundan. Bu yüzden, tarihsel olarak benzer olmayan ülkeleri karşılaştırarak doğru bir sonuca varmanız mümkün değil.

8) Yöneticilerin askerle arasının sorunlu olduğunu görmemek için, Mars'tan yeni gelmiş olmak lazım. Azıcık tarih bilgisi yahu! Genel Kurmay başkanının iki açıklamasından biri PKK, diğeri de şeriatçılarla ilgilidir. Mevcut hükümetin amacının şeriat olduğunu ise Fransa'daki kargalar bile biliyor. Eğer bu konulardaki görüşlerinizi, sadece siyasi yöneticilerin beyanatlarına dayandırıyorsanız, ülke gerçeklerinden çok kopuk yaşıyorsunuz demektir.

9) AB konusunda da yöneticiler yalan söylüyorlar. Zira AB'nin gerektirdiği bütün değişiklikleri salladılar, geciktirdiler. Bunun için Oli Rehn ve kankalarının açıklamalarına bir bakın.

10) Eğer bu ülke, Kur'an ayetlerine göre yönetilseydi, bu yönetimin adı ŞERİAT olurdu. Ama Türkiye şeriatla yönetilen bir ülke değil. 1923'te bu ülkeyi kuranlar, dini simgeleri kamu kurumlarının dışında tutmuşlardır. Eğer ille de hem ibadetimi yapacağım hem de bir kamu kurumunda çalışacağım ("kamu"yu vurgulamak gerekiyor, zira özel sektörde bu yönde hiçbir kısıtlama yok, hatta aksi yönde bir baskı var) diyorsanız, Şeriatla yönetilen bir ülkeye gideceksiniz. Eğer bu ülkede de böyle olsun diyorsanız, bunun için daha çok beklemeniz gerek.

11) Özgürlük, sizin gibi düşünenlere göre, çoğunluğun inancının baskın çıkmasıdır. Yani çoğunluğun azınlığı ezmesidir. Ama gerçek özgürlük hem çoğunluğun hem de azınlığın eşit muamelesi görmesidir. Bunu da laik sistemler yapar.

Örneğin kamu kurumlarında dinsel simgelere izin verilse, bu kez tarikatler ve cemaatler devreye girecek. Erkekler sakal bırakacak. Kimisi şalvarla, kimisi sarıkla gelmek istediğini söyleyecek. Kadınlardan kimisi kara çarşaf giyecek. Herkes mezhebine, hangi cemaate bağlı olduğuna göre giyinecek. Hatta daha da kötüsü, başka mezheplerden (mesela Alevi) olanlara ayrımcı davranacaklar. (Türbanlı ve türbansız öğrencilerin bir arada bulunduğu sınıflarda, türbansızlar istisnasız zaman içinde kapanmaktadır. Bunun nedeni, zaman içinde "doğru yolu" bulmaları değil, türbanlıların onlara baskı yapmasıdır.)

İşte bütün bu karmaşayı ve ayrımcılığı engelleyen şey, laikliktir. Kamu Kurumlarını her türlü inancın etkisinden uzak tutmaya çalışır. Onun dışında, sivil hayatta kimsenin inancına karışılmaz. İnsanlar yan yana cami yapıyorlar, biri daha dolmazken ikincisini dikiyorlar. Karışan var mı? Yok.Laikliğin değerini, eğer bir gün elden giderse, ve sizinle aynı mezhepten olmayan bazı kamu görevlileri size eziyet etmeye başlarsa (bkz. Irak), o zaman anlarsınız, ama çok geç olmuş olur.

12) Ben bu ülke olayları karşısında tabii ki tarafsız değilim. Kesinlikle tarafım. Bilenlerin, uzak görüşlülerin, nesnelere ve olaylara derin ve gerçekçi bakanların tarafındayım. Bu, benim kadar bilmeyenlerle bazen yüzde yüz zıt düşmeme yol açsa da, çoğunlukla küçük bir azınlık halinde kalmama neden olsa da, böyle. Bu benim görevim. Aziz milletimin bütün mensuplarına karşı bir görev bu. Hatta size karşı bile.

15 Temmuz 2008 Salı

YAZARLIKLA İLGİLİ ALINTILAR - 2

Herkesin yeteneği vardır, zira insan olan herkesin ifade edecek birşeyleri vardır. - BRENDA UELAND

Yetenek, cinayet gibidir - eninde sonunda ortaya çıkar. - LORETTA BURROUGH

Yazma yeteneği varlığını ille de çocuklukta ya da ergenlikte belli etmez. Bazı insanlarda bu yetenek, yetişkinlik yıllarında kendini gösterir. - DEENA METZGER

Her insanın içinde en azından bir şiir ya da kısa hikaye, ya da belki de bir kitap olduğunu düşünüyorum. - DEE BROWN

Zaman geçtikçe, yeteneğin sezgiye çok benzediğini düşünüyorum: yetenek, tıpkı sezgide olduğu gibi, kendisini dinleme zahmetine katlanan herkesin ulaşabileceği birşeydir. - LAWRENCE BLOCK

Yetenek, gerçekten de bir çağrı'dır: belirli bir yaşam tarzına doğal olarak eğilimli olmak gibi birşey vardır; herkes keşiş olamaz. - CHRISTOPHER ISHERWOOD

Bir yazarda mutlaka olması gereken yeteneklerden biri de sebattır. Kitabı siz yazmalısınız, aksi takdirde kitap diye birşey olmaz. Kitap kendi kendini bitirmez. - TOM CLANCY

Ortak fikir şu ki... yazma arzusu/güdüsü, yaratıcı eser verme yeteneğinden şaşırtıcı ölçüde daha önemlidir. Dr. ALICE W. FLAHERTY

Yetenek öğretilemez, ama desteklenip geliştirilebilir. Zanaatle ilgili konular ise öğretilebilir, ve bunları öğrenmek, yazarın doğuştan gelen yeteneğine zarar vermez. - ROBERT DeMARIA

Eğer yazma konusunda güçlük çekiyorsanız, kendinizde bir terslik olduğu sonucuna varmayın. Yazmak, asla ve asla kendinize duyduğunuz saygıyı sınama vesilesi olmamalıdır. Eğer işler istediğiniz gibi gitmiyorsa, bunu bilinçaltınızdaki bilinmeyen bir kusurun kanıtı olarak görmeyin. AYN RAND

Roman yazmayı hiç zor bir iş olarak görmedim... Roman daha çok arzuyla - arzuyu yazıya dönüştürmekle - ve uzun süre konsantre olabilmeyi kabul eden bir mizaca sahip olmakla alakalıdır. Bu da her gün, tek bir yerde, tek başına oturabilme yeteneği anlamına gelir. - WARD JUST

Kaynak: "The Writer's Quotebook: 500 Authors on Creativity, Craft, and the Writing Life" - Jim Fisher

08 Temmuz 2008 Salı

"TÜREV" Hakkında

Türev bir "film" mi? Evet. İyi bir film mi? Hayır.

Türev'i bir film yapan, en başta, bir dramatik durum yaratabilmesi, bize az ya da çok, filmin sonunu merak ettirebilmesi. Bazı sahneleri zaman zaman camdan atlama hissi yaratsa da, sonuna kadar dayanabildiğinizde, "Aa, ben bu hikayeyi birilerine anlatabilirim" diyorsunuz. Yani filmin, başı ve sonu olan ve olayların birbirini mantıklı ve dramatik bir biçimde izlediği bir hikayesi var.

Ama çok orijinal, çok yenilikçi, çok yaratıcı bir hikaye değil bu: Genç bir kadın, sevgilisinin aşkını test etmek için, bir kız arkadaşından onu baştan çıkarmasını ister. İşin kötüsü, bu ikisi daha sonra birbirlerine aşık olurlar.

So what? Eee?

İzlediğimiz Amerikan ve İngiliz sitcom'larında bundan üç kat daha karmaşık hikayeler anlatılıyor otuz dakika içinde. İnanmayan "Coupling" ya da "Two and a Half Men" ya da "How I Met Your Mother" ya da benzeri yüzlerce sitcom'a baksın.

Ama bu aslında çok büyük bir sorun değil. Yani olmayabilirdi. Eğer karakterler yeterince karmaşık ve ilgi çekici olsaydı (bkz. Aşağılarda bir yerdeki "Basit Hikaye, Karmaşık Karakter" başlıklı ve içerikli yazı). Ne yazık ki karakterler, fazla karmaşık, yeterince derin, ve de hiç ilginç değiller. Eğer öyle olsalardı, olaylar da finalde gerçekleşmesini beklediğimiz o yüzleşmenin biraz daha ötesine uzanabilseydi, kesinlikle "iyi" bir film olabilirdi "Türev".

Film aslında bu zayıflığının biraz farkında. Bu yüzden hikayenin arasına karakterlerin gerçek duygu ve düşüncelerini itiraf ettiği bölümler serpiştirilmiş. Eh, bunlar da bir noktaya kadar hikayenin yavanlığını azaltıyorlar, ama sadece bir noktaya kadar. Karakterlerin kendisi sıradan ve sıkıcı olduğu için, aslında çok ilginç birşey olabilecek itiraflar da sıradan ve sıkıcı kalıyor.

Filme kamera ve ışık kullanımıyla ilgili olarak yapılan eleştiriler tamamen saçma. Bu bir üslup meselesi. Ulaş İnaç bunu seçmiş, gerisi sizin beğeninize kalmış, ama kimse buna "yanlış" diyemez. (2008'de izlediğimiz ve JJ Abrams'ın yapımcılığını yaptığı "Cloverfield" da aynı üslupla çekilmişti, ama onda biraz daha dikkatli olmuşlardı, zira o tamamen ticari bir filmdi, "Türev" ise değil).

Tekrar ediyorum: Bu film, "Filmin sonunda ne olacak? İşler nasıl son bulacak?" diye sordurmayı başarıyor, bu yüzden de bir "film" olarak kabul edilmeyi hak ediyor.

* * *

Benim asıl şaştığım, bu filmin ardından daha fazla sayıda gencin ellerine dijital kameraları alıp kendi uzun metrajlı filmlerini çekmek gibi bir girişimde bulunmamış olması. Bu film, dijitalle çekilecek filmler ile ilgili son derece cesaretlendirici bir örnek bence.

İlle de Dogma tarzında çekmek zorunda değiller tabii ki. Belki de böyle yanlış bir anlama oluşmuştur: Dijitalle çekilen film böyle olur diye. Oysa burada sinemada gerçekliği yaratmaya yardımcı olan ışık ve sesle (kasıtlı olarak) hemen hiç uğraşılmamış. Eğer siz bunlarla uğraşırsanız, dijitalle çok daha güzel filmler çekebilirsiniz.

(Dogma'cıların en büyük hatası şu: Gerçeklik, film çekilirken oluşan durum değil, film izlenirken meydana gelen bir algılamadır. Yani sizin "gerçekçi" olmak için suni ışıktan, ses düzenlemelerinden, efektlerden, vb. uzak durarak ürettiğiniz film, izleyicide, gerçekçilik hissi yaratmayabilir, hatta tam aksine, onlardaki gerçeklik duygusunu büyük ölçüde zedeleyebilir.)

05 Temmuz 2008 Cumartesi

YANLIŞ YÖNLENDİRME

Sürekli olarak değişen bir gündemi var ülkemizin. En azından medyanın bize yansıttığı bu. Bunun sonucunda biz de "kriz arsızı" olduk.

Ama aslında bu bir aldatmaca. Yani ülkeyi ve dünyayı gerçekten etkileyen ve etkileyecek olayları görmemizi engelleyen bir sis bulutu yaratıyorlar. Biz de çok değerli vaktimizi, yanlış şeyleri tartışarak geçiriyoruz.

Ülkenin gerçek gündemi Ergenekon değil. Ülkenin gerçek gündemi parti kapatma davası değil. Ülkenin gerçek gündemi milli takımın Avrupa Kupası'nda yarı finale çıkması değil.

* * *

Ülkenin gerçek gündemi, kamu ihaleleri yoluyla meydana gelen muazzam soygun. Hükümet, kendi yandaşlarını semirtmenin ennn iyi yolu olarak gördüğü kamu ihalelerinin denetimini biraz daha gevşetmeye çalışıyor. Böylece kendisini destekleyen tarikatlara daha fazla para akıtabilecek. Onlar da karşılığında, Hükümet'in gerçek davasına (o da ne diye sormayın!) destek verecek yeni neferler yetiştirecekler.

Ülkenin gerçek gündemi, dünyanın ennn yüksek faizle devlet tahvili satan ülkesi olmamız. Yüzde yirmiler bitti, yüzde otuzlara varan faizlerle para bulmaya ve devlet memurlarının maaşlarını ödemeye çalışıyoruz. Toplam iç ve dış borcumuz 400 milyar dolardan fazla, bunun yıllık faizi ise 50 milyar dolar. Ve biz borçlandıkça, ülkemiz üzerindeki ekonomik, siyasi, ve askeri egemenliğimizi kaybediyoruz.

Ülkenin gerçek gündemi, Amerika'nın İran'a girmeye kesinlikle karar vermiş, ve bu konuda kendisine yardım etmesi konusunda mevcut hükümetten kesin bir söz almış olmasıdır. Amerika'nın bu hükümeti öve öve bitirememesi, ama bir yandan da milyonlarca varil petrol stoklaması hep bundan. Vakti geldiğinde, 1. tezkeredeki gibi bir durum olmamasını istiyor ABD. Bunun için de hükümete, içişlerinde istediği gibi davranma izni vermiş durumda.

Hükümetin de ennn büyük düşmanı, tek "predator"u Ordu. Bunu çok iyi bilen hükümet de Avrupa Birliğini, ekonomiyi, şunu bunu unuttu, tek düşmanını kıyısından köşesinden yıpratmaya çalışıyor. Emekli generalleri tutukluyor, kendisine muhalefet yapan kamu görevlilerini ya da sivilleri takibe alıyor ya da gözaltına alarak yıldırmaya çalışıyor. Amaç, kendi niyetlerini hayata geçirirken olabildiğince az dirençle karşılaşmak.

Ülkenin gerçek gündemi, insanlarımızın büyük bir bölümünün, Türk usulü (yani bize ait) olan ve hayatı gerçekten kucaklayan İslam yorumunu terk etmeye zorlanıp, Arap usulü, katı, ve gerçekdışı, ve acayip bir şekilde olumsuz bir İslam yorumunu kabul etmeye zorlanması. Devlet desteği ile coşturulan imam hatipler, Kur'an kursları, ve dinci öğrenci yurtlarının yanı sıra, tarikatler ve dinci sermayenin kurduğu okullar da bu yönde büyük bir çaba harcıyorlar. Belki de bizim için ennn büyük tehlike, bu tektipleştirilmiş, vicdanları karartılmış, akılları dondurulmuş insanlar:

  • Ömrünün sonuna kadar hep benzer partilere oy vermek üzere beyni yıkanmış insanlar.
  • Borçluluk duygusu ile ruhları karartılıp (dinci yurtlarda bedava kalmanın, ya da herkes işsizlikten kırılırken, sadece inancı yüzünden dinci bir şirkette ya da belediyede kolayca iş bulmanın da bir "bedeli" var), belki de samimi bir biçimde bağlanmadıkları, ama dışına çıkmaya da cesaret edemedikleri cemaatlerin emir kulu haline getirilen insanlar.
  • Allah'ın kendilerine verdiği iyiyi kötüyü seçme melekesini (yani özgür iradeyi) tamamen rafa kaldırıp, herşeyi kuralların en katısına göre yaşamayı tercih ederek bu hayatı otomatiğe bağlayan ve öbür dünyada kurtuluşu bulabileceğine inandırılan insanlar.

Ülkenin gerçek gündemi, "ne olursa olsun para" diyen, ve bunun için ennn kötü hükümetlerin en korkunç planlarına dahi onay vermekten çekinmeyen sermayenin akıl almaz ihaneti. Ve daha da kötüsü, gittikçe daha fazla sayıda insanın bu şekilde düşünmeye başlaması.

Ülkenin gerçek gündemi, gittikçe artan su ve enerji sorunu. Ülkenin gerçek gündemi, dünya ekonomilerini çatır çatır sallayan, bizim ise çok suni bir biçimde dışında tutulduğumuz, ama eninde sonunda bizi de vuracak olan ekonomik kriz. Ülkenin gerçek gündemi, Amerika İran'a vurduğunda içine gireceğimiz askeri ve ekonomik kaos. Ülkenin gerçek gündemi, hepimizin hayatını artık her gün etkileyen ama bir türlü farkına varmadığımız, ya da varmak istemediğimiz küresel ısınma ve doğanın dengesindeki bozulma.

Ülkenin gerçek gündemi, bütün bu olan biten karşısında, Alzheimer'in son noktasına gelmiş bir insanın beyni gibi, etrafında ne olup bittiğini ayırt edemeyen aydınlarımızın, çözüm üretip bunları etkili bir biçimde halka anlatmak yerine, yaratılan sis bulutunun biraz daha koyulaştırılmasına yardımcı olması. Bunu da "hukuk" "demokrasi" "özgürlük" gibi çok yüksek idealleri çok yanlış yorumlayarak yapması. Şah'ın gitmesi için Mollalar'a destek çıkan İran'lı aydınlardan farkları yok. Bu durumda, bizim de ikinci bir İran olmamızın önünde bir engel kalmıyor.

* * *

Halkın büyük bir bölümünün beyni yıkanmışsa (hem eğitim hem de medya yoluyla), aydınları hepten yanlışa doğru, doğruya yanlış demeye başlamışsa, ekonomisinin yeterince büyük bir bölümü artık "yeşil" renk aldıysa, ve bütün bu yozlaşmanın karşısında sadece üç beş kamu görevlisi ve bir avuç asker kaldıysa, artık bu ülkeye şeriat düzeninin gerçekten de getirilebileceğini düşünebiliriz. (Adı ille de "şeriat" olmayacaktır. "Adil düzen" gibi başka ve afili - güzel bazı kavramların piç edilmesine dayanan - yeni bir kelime grubu bulacaklarından eminim).

Hemen yarın değil. Beş sene sonra da değil. Ama on ila yirmi sene içerisinde, Ordu'nun gücü iyice kırıldıktan ve içine dinci unsurlar sokulduktan sonra, bunun gerçek bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. On ya da yirmi sene içinde, hukuk sistemimizde ve onun şekil verdiği yaşam biçimimizde şeriatı büyük ölçüde andıran değişiklikler olabilir. Bu bence artık gerçek bir ihtimal. Beklenen İstanbul depreminden de daha gerçek bir ihtimal hem de...

Hayat, bu kadar kaşınan bir insan topluluğuna, kendisini bekleyen tehlikeler konusunda bu kadar aymaz olan bir insan topluluğuna, yani bize, istediğimizi eninde sonunda verecektir. Arayan, Mevlasını da bulacaktır, belasını da...

* * *

Peki hep böyle mi olacak? Hep şeriat düzeni -ya da yeni adı her ne olacak ise, onun- içinde mi kalacağız? Sanmam. Bir otuz-kırk senelik deneme döneminden sonra, dış baskıların da etkisiyle (belki o zamanlar üzerimizdeki en büyük dış etki Amerika değil de Çin ya da daha yakındaki Hindistan olacaktır) şeriat düzeninden vazgeçilecek, ve yine dünya ekonomisinin büyük oyuncularının istediği karma bir yönetim biçimi belirlenecektir.

Aynı dönemde - yani 21. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra - din bütün dünyada (20. yüzyıldaki ideolojilerin gösterdiği tarzda) bir yükseliş yaşayacak, birçok ülke yaşam tarzlarında dini ön plana çıkaracak (artı, enerji ve su savaşları olacak), ama sonra aşırı dinciliğin hayatın önünü ne kadar tıkadığı -tekrar- anlaşılacak ve ondan -tekrar- vazgeçilecektir. Bütün bu tecrübelerin sonunda dünyada benimsenecek olan idari sistemler, Mustafa Kemal'in Türkiye'de 20. yy.'ın başında kurduğu sisteme çok ama çok benzeyecektir.

Biz de (eğer hayatta olursak, ya da olanlar) kaybettiğimiz eşeğimizi bulduğumuz için, çocuklar gibi sevineceğiz.

Ama asıl mesele, eşeği kaybetmemekte değil mi?!

04 Temmuz 2008 Cuma

EN SONUNDA: RECEP İVEDİK

Recep İvedik "başarılı" bir film mi? Evet. Hem de fazlasıyla. İnanmayan gişe rakamlarına baksın.

Recep İvedik bir "film" mi? Değil.

Bu yazıda temel olarak bu iki saptama üzerinde duracağım.

* * *

Recep İvedik, "belirli" bir mizah türünü kullanarak insanları güldürmeyi hedefleyen bir film. Kendisi bu türün ne ilk, ne de son örneği. Dünyanın bütün ülkelerinde Recep İvedik'in kullandığı "kaba güldürü" tarzını kullanan filmler vardır. Ve bunlar da kendilerine her zaman sinema eleştirmenlerini şaşırtacak miktarda seyirci bulurlar.

Böyle bir kaba güldürünün ülkenin en fazla seyredilen filmi haline gelmesinin doğru yorumlanması gerektiğini düşünüyorum. Bu "ekonomik başarı" seyircinin demografisindeki bir değişikliğe işaret ediyor olabilir. Bu film sayesinde yepyeni bir seyirci kitlesi sinemaya gitmiş olabilir. (Benzer bir durum "Eşkiya"da ve "Babam ve Oğlum"da da olmuştu. Bu filmler sayesinde hayatında ilk kez ya da uzun süredir ilk kez sinemaya gidenler vardı.). Ayrıca filmin vizyona girdiğin dönemde, ülkedeki gergin hava da (tıpkı bu günlerde olduğu gibi hükümet ve devletin çeşitli kurumları arasında büyük bir gerginlik vardı), insanlarda "Türü ya da kalitesi ne olursa olsun, eğlenceli bir filme gidelim" duygusu yaratmış olabilir. Türkler zaten komedi filmlerini sever, en çok iş yapan filmler listesinin tepelerinde her zaman bir iki komedi filmi vardır. (SANARİST'in ilk yazılarından biri bu konuyu inceler.).

Bütün bu faktörler bir araya gelince, Recep İvedik'in "ekonomik" başarısı ortaya çıkıyor. Yani bunda mistik, akıl almaz, şaşılacak bir durum yok.

* * *

Şaşılacak birşey varsa, bu ekonomik başarıyı sağlayan "film"in, aslında bir "film" olmanın asgari standartlarını yerine getirecek kalibrede olmaması. Bunu biraz açayım:

Recep İvedik'te bir hikaye yok. Hikayeyi andıran, kahramanın silik bir arzusu var: Raslantı eseri bir otelde tekrar karşılaştığı çocukluk aşkı Sibel ile tekrar arkadaş/sevgili olmak?

Ama Recep İvedik'in bunu gerçekleştirmek için belirli bir planı yok. Sadece genel olarak Sibel'in etrafında dolanıyor. Yani Recep İvedik, kendisini Sibel'e sevdirecek birşeyler yapacak durumda değil zihniyet olarak.

Zaten filmin amacı da bu değil. Filmin amacı, "durumsal zıtlık" prensibini kullanarak komedi yaratmak: Fakir ve eğitimsiz, hatta düpedüz kaba bir insanı, nispeten zenginlerin ve daha eğitimlilerin bulunduğu bir ortama koymaktan kaynaklanan komedi. (Bunun zıddı da mümkün biliyorsunuz: Zengin ve eğitimli birini, yoksul ve eğitimsizlerin bulunduğu bir ortama koymak).

İşte filmi götüren iki şey bu: Recep İvedik'in arada sırada Sibel'in etrafında dolanması, bunun dışında adamın eğitimsizliğinin beş yıldızlı otelde yarattığı kaba güldürü.

Ama bunun bir "film" sayılmamasının en önemli nedeni, filmde bir "ilerleme" hissinin olmaması. Yani hikaye bir yerden başlayıp başka bir yere doğru ilerlemiyor. Filmi oluşturan skeçlerin sırasını istediğiniz gibi değiştirebilirsiniz, yine de filmin "dramatik yapısı"nda hiçbir değişiklik olmaz. ("Parça değiştirilebilirlik"in senaryo boyutundaki karşılığı).

Filmde dört ana olay var: Recep cüzdanı otel sahibine getirir, Recep otelde kalıp Sibel'i taciz etmeye başlar, Recep en sonunda (bilinmeyen, mistik bir gücün devreye girmesi ile) kendisini Sibel'e sevdirmeyi başarır, Sibel'in nişanlı olduğunu öğrenen Recep birşey demeden otelden ayrılır. Bunlar, birbirini uzuuun aralıklarla izleseler de, bizde filmi izlerken bir ilerleme hissi yaratmıyorlar. Zira bir filmde bu kadar az dramatik malzeme olmaz. Çok daha fazlası olur. Bir kazan kaynamış suya düşen üç dört tane mercimek nasıl o suyu "mercimek çorbası" yapmazsa, bu kadar az olay da bu filmi bir "film" yapmaya yetmiyor.

Recep İvedik'te, her 10 saniyede bir gördüğümüz iğrençliklerin dışında, bir filmdeymişiz hissini biraz veren iki şey var. Birincisi film boyunca Recep'in dibinden ayrılmayan bellboy. Receple bu bellboy arasındaki ilişki, filme "film" havası veren, ama çok ihmal edilmiş ve potansiyeli hemen hiç kullanılmamış bir unsur. İkincisi ise otelin müdürü ile Recep arasındaki zıtlaşma. Bu da hep yüzeysel olarak geçiştirilmiş, galibi hep belli bir çatışma. Bu yüzden de filmin bir dramatik yapısının olmasına katkıda bulunamıyor.

Yalnız aklıma şu da gelmiyor değil: Recep İvedik belki de bu eleştirileri dikkate alarak çekilseydi, yani böyle arka arkaya dizilmiş skeçlerden oluşmak yerine ortalama da olsa bir hikayeye sahip olsaydı, belki ekonomik açından bu kadar başarılı olmayabilirdi. Yani başarısı belki bu skeçli yapısından kaynaklanıyordur. (Tıpkı Avrupa Kupası'nda kötü oynadığı maçları kazanan, iyi oynadığı tek maçta da Almanlar'a yenilen Türk Milli takımı gibi :) ). Bunu hiç bilemeyeceğiz.

* * *

Recep İvedik'in komedi yaratmada kullandığı basit yöntem, devam filmlerinin de anahtarını oluşturacaktır sanırım: "Recep İvedik Kayak Merkezinde" "Recep İvedik Amerika'da" "Recep İvedik Yüksek Sosyetede", vb.

* * *

Ben filmi herkesle aynı dönemde izlemediğim için etrafında dönen tartışmalara pek dikkat etmemiştim. Daha sonra şöyle bir baktığımda, bu filmin de, kendisini halkından ayrı ve üstün gören Türk entelijansiyasının, bu ayrılıktan duyduğu kompleksin tekrar açığa çıkmasına neden olmuş olduğunu gördüm. Yani Recep İvedik'i bir film olarak ele almayı bırakmışlar, onun üzerinden kendi halktan kopukluklarını dışa vurmuşlar yine. Ne demiş eskiler: Yarası olan gocunur. Bizim aydınlarımızda bu "yara" oldukça, ortaya çıkacak her popüler eserde gocunmaya devam edeceklerdir.

Ne diyelim: Aferin size!

30 Haziran 2008 Pazartesi

Basit Hikaye, Karmaşık Karakter

Basit hikaye, karmaşık karakter...

28 Haziran 2008 Cumartesi

ZENGİN OLMANIN ZARARLARI

Şimdi çoğunuz fakirlik içinde süründüğünüz, ya da eninde sonunda zengin ve ünlü olmayı hayal ettiğiniz (ve hayatta başka bir amacın olabileceğini düşünemediğiniz) için, bu söyleyeceklerim size ters gelebilir. Ama yargılamadan önce bir dinleyin:

"Zengin olmak, bir sanatçının başına gelebilecek en kötü şeylerden biridir."

Neden?

Zira para, sanatçının sanatçı olmasını sağlayan en önemli şeyi, yani yeteneğini, yani ruhunu, yani kendini ifade etme arzusunu, yani öfkesini, yani tutkusunu elinden alır. Onu, sadece piyasa için iş yapan, kendi ilk eserlerinin (zengin olmadan önce verdiği eserlerin) silik kopyalarını üreten bir hayalete, asıl benliğinin bir parodisine dönüştürür.

Fakirlik ise, acı ve ızdırap dolu olmasına karşın, bir sanatçının hayatta ennn çok ihtiyaç duyduğu şey olan ruhsal canlılığı ve uyanıklığı verir size. Hayattaki bütün renkler sizin için çok canlıdır, duyargalarınız sonuna kadar açıktır, herşeyi görür, duyar, hissedersiniz.

Zenginlik ise bunları alır elinizden: artık herşey size tanışıklığın ve uyuşukluğun gri bulutu arkasından ulaşır, hiçbiri ruhunuzda bir kıpraşma, bir hareket, bir motivasyon yaratmaz olur. Kendinizi ılık ve yosunlarla dolu bir göletin içinde mayışık bir halde debelenirken bulursunuz. Hayatınızın anlamını, amacını, itici gücünü kaybetmişsinizdir çünkü.

Fakirken sanatınızı icra etmenizin birkaç amacı vardır. Bunlardan biri para kazanmaktır, ama en önemlisi değil. Bir derdiniz vardır. Dünyadaki yanlışlıkları görebilmektesinizdir, zira gözünüz hala açıktır. Hala duyarlısınızdır yoksulun ve ezilmişin gördüğü eziyete karşı. Kim bilir, belki de onlardan biri olma ihtimalinin sizin için hala geçerli olmasından dolayı.

Ama paralandığınızda, bitiniz kanlandığında, artık sizin için böyle bir risk kalmaz. Bir zamanlar ter kokan sıcak otobüslerde birlikte yolculuk ettiğiniz insanlar, 4x4 cipinizin filtreli camının ardından seyrettiğiniz bir güruh haline gelirler. Onlardan biri olduğunuz zamanlarda, hayatınızdaki bütün renklerin, kokuların, ve dokunuşların ne kadar canlı, ne kadar çarpıcı olduğunu hatırlarsınız ve içiniz bir an cıss edebilir. Ama bu cıss'ı bastırmak için alabileceğiniz çok pahalı uyuşturucular vardır artık elinizin altında.

Kendinizi yaratıcılık açısından kurak bir dönemde bulabilirsiniz, hayatınızın sonuna dek sürebilecek bir dönem. Bu durumda artık kendi yaratıcılığınızı bir kenara koyup etrafınıza yaratıcı insanlar toplamaya başlarsınız. Henüz zengin olmamış, hayata hala keskin bir gözle bakabilen, ruhunun yaratıcı pınarları kurumamış insanlar. Ve kendinizi böyle kandırabilirsiniz bir süre: "Ben artık deneyimlerimi gençlerle paylaşıyorum." Oysa onlardan birşeyler alan sizsinizdir daha çok: Kaybettiğiniz gençliğinizi, paraya satarak kararttığınız ruhunuzu aydınlatacak bir huzmeyi, enerjiyi, yaratıcılığın o enfes kokusunu.

* * *

Örnek mi?

"Harry Potter"ları yazarak dünyanın en zengin kadınlarından biri haline gelen J.K. Rowling, serinin son kitabını yazmak için ne yapıyormuş biliyor musunuz? Fakirlikten kırıldığı dönemde, çocuğu rahatça uyusun diye gittiği kafelere geri dönmüş. O ilhamı bulabilmek için.

Örneğin Luc Besson, parayı bulduktan sonra "Benim artık söyleyecek şeyim kalmadı" diyen biri. Kendisini yapımcılığa vermiş. "Big Blue" ve "Metro"nun yaratıcısı, artık günde sadece bir saat ayırarak yapabildiği bir alana geçmiş durumda.

Bizde de öyle insanlar var. Sinan Çetin'in ilk filmlerine bakın. Bir de parayı (reklamdan) bulduktan sonra yaptıklarına. Artık sinema yapma arzusu kalmamış durumda. Olsa, şu son filmleri böyle mi olurdu? "Nasılsa parasını ben veriyorum, istediğimi filmi yaparım, istediğimi vizyona sokarım, istediğimi sokmam?" diyor. Bu bir sanatçı tavrı mı, bir işadamı tavrı mı?

Yavuz Turgul'a ne denebilir? Yaptığı son filmlere (kendi yazdığı ya da çektiği filmlere) bir bakın. Kendi kendisinin bir parodisi olmuş durumda. Eskiden tutturduğu -hakkını yemeyelim, gerçekten de "iyi" olan- eserleri tekrar tekrar ısıtıp önümüze koymaya çalışıyor. Aslında kendini hatırlamaya çalışıyor. Ama kendisinden ne kadar uzak düştüğünün farkında değil. Kendi kendisiyle iç içe yaşarken bile.

Peki ya Yılmaz Erdoğan? Bu konudaki belki de en bariz örnek. Artık kendisi yazmıyor (yazamıyor denebilir mi? ATV'de bir ara yayınlanıp kaldırılan "Bir Demet Tiyatro"ya bakarak, evet), ama çevresinde topladığı gençlere yazdırıyor. Sonra da bunları TV'ye satıyor, ve pazarlamacılığını da kendisi yapıyor. Bir yazar için ne hüzün verici bir durum. Ben şahsen arada bir "Çok Güzel Hareketler Bunlar"a baktığımda, Yılmaz'ı görünce hep hüzünleniyorum. Kendisi de düşünüyordur herhalde, "Bir yerlerde terslik var, ama nerede?" İşte burada!

* * *

Ha, bunun çıkışı var mı?

Evet var: Parayı bırakacaksınız.

Tamamen değil. Ama çok büyük ölçüde. Hayatınızı idame ettirecek kadar. Ama sefahat içinde yüzecek kadar değil.

Herşeyin ama herşeyin daha fazla para üzerine kurulduğu bir dünyada, herhalde bundan saçma görünen bir cümle yoktur. Ama ne yazık ki doğru. Başka yolu yok.

Seçim sizin: Sanatçı kimliğiniz mi, yani hayatı capcanlı yaşayıp deli gibi ve orijinal şeyler üretmek mi? Yoksa zengiliğin o duyuları ve duyguları öldüren mayışıklığı içinde debelenip, kendinizin hüzünlü bir kopyasına, bir parodisine dönüşmek mi.

* * *

Peki paralı olduğu halde bozulmayan sanatçılar var mı? Var. Aileden zengin olup da sanatçı ruhunun/genlerinin çağrısına boyun eğen insanlar var. Ama bu kişiler zaten paraya ve onun etkilerine karşı immün (bağışık) halde büyüyorlar. Bu yüzden onlara birşey olmuyor.

Bir de çok ama çok küçük bir kesim, parayı bulmasına karşın, içindeki öfkeyi, tutkuyu, arzuyu, hayali kaybetmiyor. Çok ama çok küçük bir kesim bu. Emin olun siz değilsiniz. "Ben de onlardan biriyim / onlardan biri olacağım" diye üzerinize alınmayın yani...

* * *

Parayı bırakınca ne olacak?

Yeniden doğacaksınız...

26 Haziran 2008 Perşembe

ONUN SUÇU DEĞİL

Kimin suçu değil?

Acun Ilıcalı'nın sunduğu "Var mısın, Yok musun?"da 500 Bin YTL açanın.

Ama yine de onun suçuymuş gibi tepki veriyor herkes. Kutuyu açan dahil.

Benzer bir biçimde, "küçük açan"lar da sanki çok "büyük" birşey yapmışlar gibi seviniyorlar, hatta yarışmacı tarafından makamında ziyaret edilip kucaklanılıyor, öpülüyorlar, vb. Ama bu onun da başarısı değil.

"Ben yarışmacı olsaydım 500 Bin YTL açanın yanına gidip onu kucaklardım, üzülme diye teselli ederdim."

Ne yazık ki benim aklıma gelmeyen, çok ince bir düşünce. Demek ki inceden de incesi varmış...

* * *

Hayata biraz farklı bakabilmek, biz yaratıcı insanların en önemli yeteneklerinden, hatta görevlerinden biri olmalı.

Herkesin "kötü" diyerek elinde taşlarla sopalarla kovaladıklarının, gerçekten "kötü" olup olmadıklarını görebilmeli; herkesin "iyi" diyerek yere göğe koyamadıklarının, gerçekten de o rütbeyi hak edip etmediğini algılayabilmeliyiz.

Sonra da bu "delici bakış"ımızla gördüklerimizi, bunları göremeyenlere sunabilmeliyiz.

Yoksa, neye yarar ki bunca yetenek, bunca bilgi, bunca akıl?

23 Haziran 2008 Pazartesi

DVD Eleştirileri - 1

Dikkat: Aşağıda "Arka Bahçe", "Duvak", "Legends of the Fall" ve "Skandal" filmleri hakkında seyir zevkinizi azaltabilecek bilgiler yer almaktadır.

* * *

"Arka Bahçe" ("Constant Gardener"), oyuncu kadrosuyla ilginç bir film: Rachel Weisz ve Ralph Fiennes. Hikaye basit: Mantık evliliği yapan bir adam ve bir kadın, Kenya'ya giderler. Kadın aktivist bir tiptir, bu yüzden hükümetin ilaçlarla ilgili yolsuzluklarını kurcalar ve öldürülür. Kocası da bu olayı araştırır.

İlk otuz dakikasını seyredip bıraktığım bir film oldu "Arka Bahçe". Neden? Filmin, birbirini sevmeyen (ve sevmeyecek) bir çiftin ilişkisi olması zaten daha en başta hoşuma gitmedi. İşin içerisine sıradan bir aldatma hikayesi ve yolsuzluğa bulaşmış devlet görevlileri de girince, "Aha" dedim, "benzerlerini sık sık gördüğüm filmlerden biri".

Sonunu tahmin edebildiğim filmleri sevmiyorum. Daha en başta bana şaşırtıcı şeyler vaad etmeli. Daha sonra sıkıcılaşsa bile, en başta bana yutturduğu kanca ile beni bir süre daha seyretmeye ikna edebilir. Ama "Arka Bahçe"de böyle birşey yok. Filmin devamının çok iyi olduğuna dair birşeyler duymazsam, bir daha geri döneceğimi sanmam.

* * *

"Duvak" ("The Painted Weil") da başrolündeki oyuncularla dikkat çekiyor: Edward Norton ve Naomi Watts. Burada da birbirini o kadar çok sevmeyen bir çift var. N. Watts sırf ailesinin yanından ayrılmak için E. Norton ile evleniyor, ama kısa süre sonra onu aldatıyor. Bunu fark eden kocası da onu ceza olarak Çin'in iç bölgelerinden birine, kolera salgını olan bir köye götürüyor. Zaman içinde kadın, kocasının aslında iyi biri olduğunu fark ediyor. Ama bunu fark ettiği dönemde kocası koleraya kapılıyor ve ölüyor. Neymiş: İyiler genç ölürmüş...

Eh, bu filmi sonuna kadar izledim. Ama büyük bir zevk alarak değil. Hani hayatta bazen ortalamanın altındaki şeylere bile evet dersiniz ya, sıkıntıdan, alternatifsizlikten, vb. Bu film de öyle bir tarafıma geldi. Buradaki kadının da kocasını aldatması ve aralarında gerçek bir sevgi bağının olmaması, filmin tatsız tarafıydı. Ve bütün film boyunca da gerçek bir sevgi oluşmuyor. Sadece genç kadın kendisinin ne kadar salak, sasık doktorumuzun da aslında iyi biri olduğunu fark ediyor. Biz de "eee?" oluyoruz. Aslında film olmayı hak etmeyecek bir konu, sırf iyi oyuncular ok demiş, diye film olmuş. Eğer siz de benzer ilişkiler ya da durumlar içerisindeyseniz, konu damarınıza basabilir ve filmi iyi zannedebilirsiniz.

(Not: Filmin en ilginç cümlelerinden birini E. Norton, katolik misyonerler ile ilgili söylüyor: "Misyonerler fakir Çinli ailelere, çocuklarını manastıra göndermeleri için para teklif ediyorlarmış." Size de tanıdık geldi mi bu uygulama?)

* * *

"Legends of the Fall" (1994) aslında eski bir film. Başrollerinde Anthony Hopkins ve Brad Pitt var. Ama bence yönetmen daha ilginç: Edward Zwick. Daha sonra "Son Samuray" "Kanlı Elmas" ve "Courage Under Fire" gibi filmleri çekecek adam. Son filmlerindeki Batı'yı/Amerika'yı eleştiren tavrı dikkat çekici. "Son Samuray"daki kızılderililerin katliamı temasının başını bu filmde bulabiliyoruz.

Bu filmin kendine özgü ilginç sayılabilecek bir felsefesi de var. Film şu sözlerle başlıyor: "Bazı insanlar iç seslerini çok net bir biçimde duyarlar. Ve hayatlarını da bu içseslerine göre yaşarlar. Bu insanlar ya deli olurlar, ya da efsane...". Bunu, filmin baş karakteri diyebileceğimiz Tristan (B. Pitt) için söylüyor. Film içinde en mutlu olmasa bile en dolu dolu yaşayan karakter Tristan. Kendi bilinçaltıyla, kendi karanlık tarafıyla ("gölge"siyle), "kendisiyle" barışık biri çünkü. Bu açıdan filmin en ilginç karakterini teşkil ediyor.

Ama bu ilginç karakterin dışında filmde pek birşey olmuyor. Sadece genç bir kadının, üç erkek kardeşin arasına girip istemeden onları birbirinden uzaklaştırması anlatılıyor. Bu anlatı on yıllara yayıldığı için biraz sünüyor. Zaman zaman duygulandıran bir iki sahne dışında çok derin bir film değil. Ama ortalamanın biraz üzerinde sayılabilir.

Buradaki ilişkilerin de bozuk olması, filmin çekiciliğini biraz azaltıyor. Yani filmin kadın kahramanı Susannah sırasıyla bütün kardeşlerle birlikte oluyor ama yine de mutlu olamıyor. E, ne çıkarıcaz bundan şimdi? Ne yaparsan yap hayatta mutlu olamazsın mı? (Ki bu mesaj, diğer kardeşlerin ve babanın başına gelenlerle de destekleniyor). Eh, içimiz ferahladı bunu duyunca, çok teşekkürler...

* * *

"Skandal" ("Notes On a Scandal"), sadece kadın oyuncuları ile bile izleyiciyi cezbedecek bir film: Judi Dench ve cate Blanchett. Hikaye şu: Öğrencisi ile ilişki yaşayan bir lise öğretmeni (C. Blanchett), ve bu bilgiyi, o öğretmenin arkadaşlığını kazanmak için suistimal eden daha kıdemli başka bir öğretmen (J. Dench).

Filmin ilginç yanı, hikayeyi anlatan yaşlı kadının aslında filmdeki kötü karakter olması ve bunun farkında olmaması. Kadın bir tür insan paraziti, insanlara yapışarak ve onların sıkıntılarını sömürerek var olabiliyor.

Ama bunun dışında filmde pek ilginç birşey yok. Zira diğer baş karakter olan genç öğretmen (ki öğrencisi ile başına bela alan o) bize pek sevimli gösterilmediği için, sırrı ifşa olduğu takdirde onun birşeyler (ailesini ve işini, yani "stakes") kaybetmesi riskini de pek umursamıyoruz. Film ton olarak biraz "Breaking and Entering"e benziyor.

Ama filmin oyunculuklarının, özellikle de Cate Blanchett'in peformansının çok iyi olduğunu söylemeye gerek yok. Kadroda bonus olarak Bill Nighy var. Müzik ise şaşırtıcı derecede kötü. Tek bir filme bakarak bütün bir ülke sineması yargılanamaz, ama eğer İngiltere en ağır toplarıyla böyle bir film çekiyorsa, biraz sallantıda olduğu söylenebilir.

16 Haziran 2008 Pazartesi

BU KADAR DEVRİM MAVALI YETER

Araba "Devrim"den bahsediyorum... Siz ne zannetmiştiniz?

Gün geçmiyor ki medyadaki bir gerizekâlı, Devrim otomobili olayını gözümüze tekrar sokmasın. Neden gerizekâlı? Birazdan geleceğim oraya...

* * *

Türk Milli Futbol takımı, Çek takımını son dakikalarda attığı gollerde yendi. Eh, herkes gibi ben de sevindim. Ama sevincim bir yerde kursağımda kaldı. Neden? Bizim futbolcuların ve teknik adamların sevincini gördüğüm için. Hiçbir milli takım, bir maçtan galip çıkınca bizimkiler kadar zavallı bir biçimde sevinmiyor. Bizimkiler ise, bütün bastırılmışlıklarının, bütün aşağılanmışlıklarının, bütün küçümsenmişliklerinin verdiği bir kompleksle seviniyorlar. Zengin çocuklarla maç yapan fakir mahalle takımı gibi seviniyorlar.

Peki öyle miyiz? "Aslında" değiliz. Ama öyle olduğumuza öyle inandırılmışız ki, en ufak bir zaferde, bütün komplekslerimizi dışarı vuruyoruz.

* * *

Araba Devrim'e gelince. Hikaye malum. Herşeyi bizim tarafımızdan üretilen, ama Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel bindikten yüz metre sonra duran, ve ona "Batı kafasıyla otomobil yaparız, Doğu kafasıyla ikmali unuturuz" dedirten araba.

Şimdi, burada benim kafama takılan bazı sorular var.

1) Her mühendisin bildiği gibi başarılı bir ürün ortaya koymak, yeterli kaynak, eleman, bilgi ve süre ile alakalı birşeydir. Ama bunlar yetmez. İnsanı bıktıracak sayıda deneme yapmak gerekir. Hatta bu denemelerden bazıları insan ölümlü kazalarla bile sonuçlanabilir.

Buna en iyi örnek, Amerikalıların uzay programıdır. Astronotların cayır cayır yandığı bir sürü kaza olmuştur. 2007 yılına kadar yapılan uzay çalışmalarında Amerikalılar uzayda 18 astronot, eğitimlerde 11 astronot, ve kalkış alanında da 70 personel kaybı vermiştir. (Kaynak burada). Peki bunun sonucunda Amerikalılar "Batı kafasıyla uzay mekiği yaparız, eee... yine batı kafasıyla onu patlatırız" deyip uzay programlarını askıya mı almışlar? Hayır.

Cemal Gürsel'in orada (Devrim'in benzinsizlikten dolayı durduğu anda) yapacağı en doğru şey, benzin getirilmesini bekleyip sonra güle oynaya Anıtkabir'e gitmekti. Zira o projenin hedefi, arabalara benzin konması konusundaki performansımızı ölçmek değil, yürüyen bir otomobil yapmaktı. Ve bunda da son derece başarılı olunmuştu. Yani asıl sorun batı ya da doğu kafasında değil, projenin aslında ne olduğunu anlamayan ve bu yüzden de bütün ekonomimizi etkileyecek yanlış bir karar alan Cemal Gürsel'in kafasındaydı.

2) Devrim otomobilinin halkın zihnine ve bilinçaltına bir "başarısızlık örneği" olarak kazındığı bir vakıadır. Her ne kadar gerçek dışı olsa da, artık Devrim otomobili, bizim beceriksizliğimizin, yetersizliğimizin, bilgisizliğimizin, vb. bir timsali olmuş durumda.

Peki ama hangi gerizekâlı durduk yerde bunu ısıtıp ısıtıp önümüze koyar? Neden? Amaçları nedir? Ekonomisi zaten satılmış (pardon, seçilmiş) bir hükümet tarafından yabancılara devredilmiş, eğitim sistemi yerlerde sürünen, tarımı bizzat hükümetler tarafından tırpanlanmış, suları içilmez, çayırları yürünmez bir ülkede, amacınız nedir? İnsanların moralini biraz daha bozmak mı?

Hepimizin geçmişinde, yapmış ya da yaşamış olmaktan dolayı gurur duymadığımız olaylar ya da durumlar vardır. Hatırladıkça içimiz cızz eder. "Keşke olmasaydı" deriz, ama artık yapılabilecek birşey yoktur. Zira geçmiş geçmiştir. Değiştirmek mümkün değildir. Benlik saygımız bu olaydan dolayı az ya da çok bir yara almıştır. Olayı hatırladığımızda kendimizi biraz daha küçük hissederiz.

Ama her sağlıklı insan gibi biz de yüzümüzü geleceğe döner, ya da başarılı olduğumuz olaylara ve durumlara odaklanırız. Bu son derece sağlıklı bir eğilimdir. Zira hayat, kusurlara odaklanıldığında değil, geçmiş ya da gelecek başarılara ve yeteneklere odaklanıldığında yaşanılır bir hâl alır. Aksi takdirde, sürekli geçmişteki kusurları tekrar tekrar gündeme getirmek, yarınları da çekilmez bir hâle getirecektir. Hatta zihnin bu olumsuz eğilimine karşı koyamayan insanlar derhal ilaç tedavisi altına alınırlar, o kişi "kötü birşeyler düşüneceğine hiçbirşey düşünmesin daha iyi" diye düşünülerek.

Benzer bir durum milletler için de söz konusudur. Kendimize örnek aldığımız Batılı milletler, geçmişlerindeki başarısızlıklara ya da acılara değil, geleceğe odaklanırlar. Zira değiştirebileceğimiz tek bir zaman dilimi vardır. O da gelecektir. (Şimdi'yi bile değiştiremeyiz çoğu zaman. Zira şimdiyi belirleyen etkenler geçmişte yaratılmıştır ve artık ortadan kaldılırılmaları çok zor ya da imkansızdır.). Bu yüzden geçmişteki hatalarından ders alırlar, ve yollarına devam ederler.

İşte bu yüzden, bazı gerizekâlıların Devrim otomobilini zaman zaman karşımıza çıkarmasına inanamıyorum. Bu düpedüz kasıtlı bir davranış gibi geliyor. Size, geçmişinizdeki bir kusurunuzu yerli yersiz hatırlatan bir arkadaşınız olduğunu düşünün. Ne yaparsınız? Ya onu uyarır, ya da ilişkinizi bitirirsiniz değil mi? Ne yazık ki medyanın çeşitli köşelerine yuvalanmış bu düşünce özürlü insanlardan kurtulmak pek mümkün gözükmüyor. Yapabileceğimiz en iyi şey, bu zerzevatlar saçmalamaya başladığında onlardan yüz çevirmek.

3) Bireylerin olduğu gibi toplumların da morali vardır. Tıpkı bireylerde olduğu gibi toplumlarda da morali belirleyen en önemli etkenler kendilerine duydukları güven ve saygı, yeteneklerine duydukları inanç, daha iyi bir gelecek yaratacak kudrete sahip olduklarını bilmektir. Bunlara sahip olan birey ve toplumlar, şu anda sıkıntı içinde olsalar bile morallerini yüksek tutar ve çabalamaya devam ederler. Sonuçta da başarılı olurlar. Zira hayat sadece fiziksel açıdan değil, ruhsal açıdan da güçlü olanı sever.

Bu yüzden yöneticilerin yapması gereken en önemli işlerden birisi halkın moralini yüksek tutmak, onlara yeteneklerini hatırlatmak, daha iyi bir gelecek kurmak kudreti sahip olduklarını göstermektir. (Mevcut hükümetin seçilme nedenlerinden birisi, bu gerçeği bildikleri için, aslında kendilerinin inanmadığı -bkz. 10 sene önceki konuşmaları- AB'ye tam üyeliği toplumun önüne bir hedef olarak koymalarıdır. Mevcut muhalefetin başarısızlık nedenlerinden biri de, sürekli olarak herşeyi eleştirmesi ve halkın önüne hiçbir somut hedef koymamasıdır.)

Peki bu durumda eğer yöneticilerimiz kavga delisi değil de aklı başında insanlar olsalardı, ne yaparlardı? Toplumun önüne somut bir hedef koyarlardı. Başarılabilir, zamana bağlı, ölçülebilir bir hedef olurdu bu - şu bildiğiniz S.M.A.R.T. hedeflerden. Mesela soğuk savaş döneminde Uzay Programı Amerikalılar için böyle bir hedefti. Kurtuluş savaşı döneminde düşmanı yurttan kovmak da bizim için böyle birşeydi. 2. Dünya savaşı sonrasında, tamamen harab olmuş Almanya'nın ve Japonya'nın da en büyük amacı, kendilerini savaşta yenen ülkelere ekonomi alanında rakip olmaktı, bunu da başardılar.

Bizim ise şu anda böyle bir hedefimiz yok. Her insan topluluğu gibi biz de başarılarımızdan dolayı kendimizi iyi hissetmek istiyoruz. Ve futbol arada bir bize bu hissi veriyor. (Kazandığımızda bu kadar abartmamızın nedeni bu: başka alanlarda elde etmeyi arzuladığımız başarının enerjisini de futbola transfer ediyoruz. Ya da sağcı ve dinci grupların arada sırada yüzyıllar öncesine ait askeri zaferleri hatırlamasının nedeni de bu: Kendilerini iyi hissetmek). Ama bunun ötesinde, somut bir hedefimiz yok. Birey bazında "yırtmak" "zengin/ünlü" olmak ya da "cennete gitmek" gibi mikro hedefler var. Ama ulus olarak, okyanusta pusulasız bir gemi gibiyiz. Rüzgarımız -zekamız ve yeteneğimiz- var, ama nereye gideceğimizi bilmiyoruz.

İşte böyle bir durumda, toplumun çeşitli kurumları, topluma yeteneklerini hatırlatacak bazı projeler geliştirebilirler. Artık devlet kurumlarının bütçeleri, 40-50 sene öncesininkilere göre devasa boyutlarda. Üniversitelerden, TÜBİTAK'tan, GYTE'den neden bize ne kadar akıllı ve yetenekli olduğumuzu hatırlatan projeler çıkmıyor? Neden özsaygımızı sadece otlar üzerinde top peşinde koşan 11 çocuğa bağlıyoruz? Diğer kurumlar neden birer "prestij projesi" geliştirmiyor? Neden Kültür Bakanlığı (aslında sinemaya devlet desteğine karşı olduğumu biliyorsunuz) her sene Oscar'lık bir ya da iki proje seçip en iyi elemanlarını onun üzerinde çalıştırtmıyor? Neden sanayi bakanlığı "Devrim II diye dehşet bir otomobil -mesela Tesla gibi tamamen akülü bir araba- üretmiyor?

Artık herşeyi yapabilecek kapasitedeyiz. Ama bunun pek farkında değiliz.

Bu site, biraz da bunu yapmaya çalışıyor. Sahip olduğumuz güç ve yeteneği hatırlatmaya.

14 Haziran 2008 Cumartesi

İÇSESİN YOLCULUĞU

Hayat yeteneklerimizi, zekamızı, tecrübemizi, bilgimizi, ve karakterimizi, hayatın karşımıza çıkardığı olaylar üzerinden test ettiğimiz, karmakarışık bir süreçtir. Kesin kuralları yoktur, genel eğilimleri vardır, ama bu eğilimlerin dışına çıkan istisnalar, bizi her an şaşırtmaya hazırdır. Bugün doğru olan bir hareket yarın yanlış olabilir, dün yanlış olan bir seçenek de bugün doğru olabilir.

Bütün bu kaos içerisinde bize en büyük yardımı yapacak şey de "içsesimiz"dir: yeteneklerimizin, zekamızın, tecrübemizin, bilgimizin, ve ruhumuzun bilinçdışı melekelerinin bir bileşkesi olan içsesimiz.

Bu içsesimiz bazen çok garanti olan bir seçeneği reddetmemizi söyler. Bazen de hiçbir garantisi bulunmayan bir hareketin aslında en doğru hareket olduğunu söyler. Eğer tarafsız bir gözle değerlendirirseniz, bu içsesin asla yanılmadığını görebilirsiniz.

Ama işin şöyle bir bityeniği de vardır: içimizde bize birşeyler yapmamızı, birşeylerden uzak durmamızı söyleyen tek ses bu ses değildir. Diğer sesler arasında "korkularımız" "tecrübelerimiz" "aklımız" "genetik eğilimlerimiz" "öğrenilmiş davranışlar" "utanma duygusu" yer alır.

Bazen korkularımız, ruh dünyamızdaki en belirgin ses haline gelir ve diğer sesleri bastırır. Bazen aldığımız eğitim, bizim iç sesimizi dinlememize engel olur. En sık rastlanan durum ise rasyonel aklın, zaman zaman en akılalmaz seçeneğe işaret eden içsesimizi boğmasıdır. İçsesimiz "A" yolunu tercih etmemizi söylerken, rasyonel akıl "Çok mantıksız, hiç A olur mu! En mantıklısı B" der.

Zaman zaman iç ses dışındaki bu seslerden birinin söylediği birşey doğru çıkabilir. Örneğin geçmiş bir tecrübemizden öğrendiğimiz bir davranış, daha sonra tekrar işimize yarayabilir. Ya da akıl yoluyla seçtiğimiz bir seçenek, bizi en doğru sonuca götürebilir. Ama bu durum bizi bir tuzağa da sürükler. Bu kez hayatın karşımıza çıkardığı her durumu aynı şekilde çözmeye çalışırız. Hayat ise ne yazık ki bu kadar rutin, bu kadar tekdüze değildir. Hayat, şakacı bir çocuk gibi, sürprizleri sever.

İşte hayatın bu bitmek tükenmek bilmeyen sürprizleri karşısında, aklımızı mı kullanacağız, tecrübelerimizi mi, sosyal olarak öğrendiklerimizi mi, yoksa genetik eğilimlerimizi mi? Bazen sadece buna karar vermek bile, olayın geçip gitmesine, fırsatın kaçmasına neden olabilir. Oysa her türlü durumda kullanacağınız meleke bellidir: içsesiniz!

* * *

Hayattaki en mutlu insanlar, kendi içsesleriyle, bilinçaltlarıyla en barışık insanlardır. Bunlar zaman zaman, herkesin dediğinin aksine davranışlarda bulunmaktan korkmazlar. İçseslerine güvenmeyi öğrenmişlerdir. Hayatlarındaki herşeyin akıllı, mantıklı, garantili, güvenceli, kurallara uygun, yerli yerinde olmasının gerekmediğini, hatta bunun çok zararlı ve tehlikeli olduğunu fark etmişlerdir. Zira hayatın kendisi bu kadar akıllı, mantıklı, garantili değildir. Bu insanlar bir miktar kaosa, fırsatların ortaya çıkmasına, belirsizliğe, akla göre değil, ruhtan gelen impulslara göre hareket etmeye izin verirler. Sevimli bir dağınıklık, orta karar bir macera havası vardır hayatlarında.

Bela tabii ki onları da bulur. Ama bundan dolayı hayata küsmez, ya da kaderlerini suçlamazlar. "Mükemmel hayat" yanılsaması yoktur onlarda. Hepimizin hayattan bir dert alacağı olduğunu bilirler. Bu yüzden sıraları geldiğinde, bela istihkaklarını alır, çeker, ve yollarına devam ederler.

Peki bu insanlar, doğuştan mı böyleler?

Hayır. Bu meleke, yani ruhumuzda yankılanan bir sürü ses arasından "içsesi" duyma melekesi, zamanla öğrenilen birşeydir. Hayatın karşımıza çıkardığı olaylar karşısında içsesimizi dinlediğimiz zaman ulaştığımız sonuçları, dinlemediğimiz zaman ulaştığımız sonuçlarla karşılaştıra karşılaştıra öğrenilir. Ve artık bir süre sonra, olaylar olduktan sonra değil, olmadan önce onların sonuçlarını kestirebilir hale geliriz içsesimiz sayesinde.

Sonuç?

Ruhsal yeteneklerimize daha uygun, onları daha büyük bir oranda kullanan, hayatın hakkını veren, dolu ve doygun bir yaşam.

Ama bunun için, bazı kritik durumlarda, hiçbir maddi kanıt göstermemesine karşın, içsesinizi dinleme cesaretini göstermelisiniz. Hatta bazen aklınız, mantığınız, tecrübeleriniz, ve bilginiz bile size içsesinizin söylediğinden aksi yönü işaret ediyor olabilir. O zaman bile içsesinizi duymayı ve dinlemeyi başarabilirseniz, sonuçları sizi şaşırtacaktır. Benim naçizane tavsiyem bu deneyleri önce büyük sonuçları olmayan, küçük olaylarla ilgili seçimlerde yapmanız. Zaman içinde de daha büyük olaylarda kullanmanız.

Hayat size aynen şunu soruyor: Var mısın, yok musun?

İşte bu soruya cevap verirken en büyük yardımcınız, içsesiniz olacaktır.

* * *

NOT: Bu yazı sadece hayatı, herkesin öğrettiğinden biraz daha farklı bir tarzda, biraz daha maceralı, biraz daha derin yaşamak isteyenler için yazılmıştır. Eğer hayatı herkes gibi yaşamak istiyorsanız (yani asgari risk, asgari tehlike, asgari kayıp istiyorsanız), bu yazıda yazılanları dikkate almayınız ve bildiğiniz gibi yaşamaya devam ediniz.

Bu yazıda önerilenleri uygularken yaşayacağınız kayıp ve sıkıntıların sorumluluğu tamamen okuyucuya aittir. (Aslında burada anlatılanları uygulayacak kişiler, bunu zaten biliyorlar, değil mi? :) )

08 Haziran 2008 Pazar

İbn HALDUN ve Engin ARDIÇ

... Ütopyalara iltifat etmez İbn Haldun. Ona göre, ilim başkadır, siyaset başka. Cevdet Paşa'nın türkçesiyle: "Sunûf-u beşer içinde, emr-i sayasetten" en uzak insanlar âlimlerdir. ... Tunuslu, bu zâlim hükmün mûcib sebeblerini şöyle hülâsa eder: "Ulemâ ve fukahâ" mânâ denizinde yüzmeye alışmış. "Bir madde ve bir şahıs ve bir asır ve ümmetin ve nâssdan bir sınıfın" husûsiyetleriyle uğraşamazlar. Onlar için mühim olan, "umûmi ve küllî"dir. "Maanîyi" (mefhumlar) hissedilir dünyâdan ayırır ve onları "umûr-u külliye-yi âmme olarak zihinde tecrit ve tasavvur ederler. Sonra "Bu küllî'yi mevâdd-i hâriciyeye tatbik ederler"... "Velhâsıl, kâffe-i hüküm ve nezarlarında enzâr-ı fikriyye ve umûr-u zihniyye ile me'luf olup başka şey bilmezler" (Cevdet Paşa
tercümesi). Oysa politikacı, bütün dikkatini dış gerçeklere ve bu gerçeklerle ilgili siyasî şartlara teksif etmek zorundadır. Çok girift bir dünyâdır politika. Siyâsi hâdiseler, kıyâs yoluyla "umûmi fikir"lere irca edilemez.

İbn Haldun, bu vesîleyle, Batı sosyolojisinin henüz farkına vardığı bir hakîkatı ifşa eder: medeniyetler farklıdırlar. Şu veya bu müessese, falan ya da filân müesseseye benzeyebilir. Ama bu benzeyiş yalnız bir noktadadır, bütünü kucaklamaz. Âlimler kıyâs yoluyla hüküm verirler, kıyâs ve genelleme yoluyla. Müşâhadelerini zihinlerindeki kalıplara dökerler. Bu alışkanlık, birçok hatâların kaynağıdır İbn Haldun'a göre (bu satırları okurken, "bilim" âşıkı medresecilerimizi hatırlamamak kaabil mi? Sathî benzerlikleri kanunlaştıran bu keskin zekâlar, Osmanlı İmparatorluğunda feodalite tahâyyül eder, târihimizi sınıf kavgasıyla îzâha kalkışırlar.)

Buna mukabil, "avamdan tab'ı selîm ve zekâvet-i mutavassıt olan kimse" gördüklerinin, duyduklarının dışına çıkmaz, gerçekler dünyasında kalır, sâhilden uzaklaşmayan yüzücü gibi. "Siyasi davranışlarında ideolojilerin tesîri altında kalmaz, çünkü insanları tanır, onlara nasıl muâmele edileceğini bilir". ...

Bir kelimeyle, siyâset âlimlerin işi değildir; ne âlimlerin ne güzîdelerin.

(Kaynak: Umrândan Uygarlığa, Cemil Meriç, s: 148 - 149, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1974)


* * *

Dili yer yer ağır olsa da, yukarıdaki metnin ne demek istediğini anladığınızı tahmin ediyorum. Günümüzdeki sol ideolojilerin ülkemizde neden tutmadığını çok iyi açıklıyor İbh Haldun: Halktan ve gerçeklikten kopuk oldukları için.

Ama aynı zamanda, aydınların toplumdan da neden uzak olduğunu çok güzel betimliyor. Toplum üzerindeki etkilerinin sıfıra yakın olması başka nasıl açıklanabilir ki? (Kısa bir süre önce TV'de program yapan Yalçık Küçük, programın arasına arya ve opera parçaları koyacağını söylüyor. Ben de merak ediyordum, Türkiye'de sosyalistler neden binde bir'ler civarında oy alır diye...)

* * *

Televizyonlarda yayınlanan ve okumuş insanların politika hakkında konuştuğu programların neden bana cazip gelmediğini İbn Haldun gayet iyi anlatıyor. Politika, aydınların işi değil. Ama bizim aydınlarımız, kendi işlerini de doğru düzgün yapmıyorlar. Hem de hiç. Yani aydınlarımız sayesinde hayatı daha iyi anlıyor, önümüzü daha iyi görüyor, kendimizde yaşamın güçlükleriyle mücadele etme gücünü ve azmini buluyor değiliz. Ağızlarını açtıkları zaman hemen istisnasız iştah kaçırıcı ve iç karartıcı şeyler söylüyorlar. Ki bunların büyük bir bölümü eksik, düpedüz yanlış, ya da tamamen taraflı. Ben böyle bir aydınlık almayayım...

* * *

Aydınlarla ilgili olarak unutulmaması gereken şey, her bir aydının bir de karakteri olduğudur. Yani bir insanın "aydın" denecek kadar çok bilgilenmesi ve analiz-sentez yeteneği sergilemesi, onun ille de topluma faydalı bir insan olacağı anlamına gelmez. Karakter, bu bilginin nerede, ne zaman, nasıl kullanılacağını belirleyen şeydir. Toplumun lehine de kullandırtabilir, sermayenin lehine de.

* * *

En sevdiğim yazarlardan birinin Engin Ardıç olduğunu biliyorsunuz. Sıradışı bir düşünce tarzı, ve benzerine kolay ulaşılamayacak bir bilgi birikimine sahiptir. Ama onun CHP'ye, Devlet'e, ve bürokratlara olan ve irrasyonel bir düşmanlığa varan tavrını hiç anlayamamışımdır. Daha doğrusu anlardım, ama bugünkü yazısı (8 Haziran 2008 - Sabah) herşeyi çok daha net açıklıyor:

"(Babama) göre, özel sektörde çalışmak da en büyük suçtu!
"Adam gibi adam" ancak devlet memuru olabilirdi... "Memuriyete girmediğim" için beni hep suçladı, "aybaşında maaşın hazır olmasının rahatlığını" teptiğim için hep üzüldü..."

Görüldüğü üzere Engin Ardıç'ın bu cepheyle olan zıtlaşmasının altında, aslında babasıyla olan zıtlaşması yatıyor.

Erkek evlatların babalarıyla olan ilişkileri, bildiğiniz üzere, biraz farklıdır. Baba, hem sevdiğiniz, hem de kendinizi kanıtlamak zorunda olduğunuz, yani saygısını kazanmanız gereken biridir. Hatta alttan alta onu geçmek de istersiniz. Freud bunu Oidipus kompleksi olarak adlandırır.

Ama hiçbir erkek evlat, hayatındaki en büyük rol modeli olan babasını kendisinden koparan bir anlayışı, ideolojiyi affetmez, affedemez. Engin Ardıç da, devletçilerle mücadele ederken, hâlâ kendisini babasına kanıtlamaya çalışan bir yeni yetme gibi, babasıyla mücadele ediyor. Ama artık bu mücadeleyi kazanma şansı kalmamış durumda. Zira babası vefat etmiş. O da bu mücadeleyi, devletçiliği savunanlara mantık dışı bir tarzda saldırarak devam ettiriyor.

Peki bunun bir zararı var mı? Ya da burada yanlış olan birşey var mı?

Aslında hepimizin, belirlediğimiz hayat görüşlerinde, kabul etsek de etmesek de, ebeveynlerimizin ve içinde büyüdüğümüz sosyo-ekonomik koşulların büyük bir etkisi vardır. Yoktur diyen, bunun henüz farkına varamamış kişilerdir. Kendi geçmişinize bakarak, şimdiki hayat görüşünüzün köklerini rahatlıkla bulabilirsiniz. Bunu başkalarında da yapabilirsiniz: Çetin Altan'a bakın, Yalçın Küçük'e bakın, Alev Alatlı'ya bakın, Emre Kongar'a bakın... Hepsinde, geçmişin izlerinin şimdiki duruşlarına yansıyışını göreceksiniz. Yani özetle bu, normal birşeydir.

Ama Engin Ardıç'ın babasıyla ve babasının benimsediği ideolojiyle olan bu sorunu, onun kadar akıllı ve derin bir adama yakışmayan bir durum yaratıyor. Ardıç, devletçilere ve bürokratlara bu kadar yüklenerek aniden kendisi, serbest piyasacıları, din tüccarlarını, çevre düşmanlarını savunanlarla aynı kampa sokmuş oluyor. Profesyonel vaktinin büyük bir bölümünü de bu canavarları değil de devletçileri-bürokratları eleştirerek geçirdiği için, entelijansiyamızda (aydınlardan oluşan dünyamızda) aslında hak ettiği yeri bir türlü alamıyor.

Benim gibi çok az sayıda insan, onun gerçek kimliğini görebildiğimiz, ve yazdıklarının ardındaki derin mesajı alabildiğimiz için, Engin'i sevmeye devam ediyoruz. Ama o, derdini anlatamayanlar klübünün azılı bir üyesi olmakta ısrar ediyor her nedense.

En kısa sürede -mümkünse ölmeden önce- babasıyla olan bu meselesini halletmesini, ve anlamsız grupları savunur görünümünden kurtulmasını diliyorum. Onun devletçilere giydirdiği kadar çevre düşmanlarına, din tüccarlarına, azgın kapitalistlere giydirdiğini de görmek/okumak, çok zevkli olacaktır eminim.

07 Haziran 2008 Cumartesi

Yazarlık Hk. Alıntılar.. Freud vb.

Freud bir yerlerde, kendisinin en iyi, orta karar bir ızdırap içindeyken çalıştığını yazmıştı. Ben de bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Hafif bir keyifsizlik (rahatsızlık) hali - ister bedensel, ister zihinsel, ya da duygusal olsun - son derece yardımcıdır; bence yazmak, şifa verici bir süreç olduğu için, ortada şifa verilecek birşey olmalıdır. - Peg Bracken

Tıpkı silahlı soygunda olduğu gibi, yaratıcı düşünce için de bir miktar gaddarlık (acımasızlık, zalimlik) ve toplumdan bir miktar yabancılaşma gereklidir. - Nelson Algren

Herkeste yetenek vardır. Nadir olan şey, bu yeteneği, sizi götüreceği karanlık yere kadar takip etme cesaretidir. - Erica JONG