20 Kasım 2009 Cuma

Ohio'daki Küçük Şişman Kız!



Coppola yukarıdaki röportajında (1991) şöyle diyor:

"Benim en büyük umudum, bu 8mm video kameralar filan çıktıktan sonra, normalde film çekemeyecek insanların aniden film çekmeye başlaması. Bir gün, Ohio'daki küçük şişman bir kız yeni bir Mozart olacak ve babasının küçük kamerasıyla güzel bir film yapacak. Filmlerin bütün bu profesyonelliği tamamen ortadan kalktıktan sonra, sinema bir sanat biçimine dönüşecek. Benim görüşüm bu şekilde."

Aşağıda, bu röportajdan sadece bir sene sonra (yani 1992'de) doğan ve şimdi 17 yaşında (yazıyla ONYEDİ) olmasına karşın iki adet uzun metrajlı film çekmiş Emily Hagins'i görüyorsunuz. Ohio'lu değil (Austin, Texas'tan), şişman da sayılmaz, ama iki adet UZUN METRAJ film çekmiş durumda.



Şurada, kendisiyle yapılan bir röportajı (İngilizce) okuyabilirsiniz. Filmlerinin isimleri de "Pathogen" ve "Retelling". Filmleri kendi yazmış, yönetmiş ve kurgulamış. Youtube'da kendisiyle ilgili başka videolar da bulabilirsiniz.

Filmlerinin görüntüleri çok kaliteli gibi durmuyor. Ama bence bu genç kızın başarısı, zihninin "uzun metraj çekmek zordur, hatta imkânsızdır" şeklinde bir yanlış düşünceyle zehirlenmemesinden kaynaklanıyor büyük ölçüde. Cesaret ve yeteneği de ayrıca takdire şayan tabii ki.

Engellerimizin büyük bir bölümünün zihnimizde olduğunu, bir kez daha hatırlatmak istedim.

15 Kasım 2009 Pazar

Gölge Etme Başka İhsan

Televizyon izlemek, çeşitli nedenlerden dolayı bir eziyet haline gelmiş durumda. Bunların en başında tabii ki kanalların son derece taraflı yayınları yer alıyor. Bu öyle böyle bir sorun değil. Uzaktan kumanda diye bir alet olmasa, sizi kesinlikle televizyondan kopartacak bir durum.

Herkes kendi çıkarını gözetmek, kendi kampını savunmak ya da o kampın görüşlerinin reklamını yapmak için o kadar uğraşıyor ki (haberiyle, programıyla, dizisiyle ve de reklamıyla), bu kanallarda çalışanları yetiştiren öğretim görevlileri herhalde geceleri başlarını duvarlara vuruyorlardır, "bunları biz mi yetiştirdik" diye.

Televizyon izlemenin gerçekten de insanı koltuğunda eziyet çekercesine kıvrandıran bir başka yönü de var. O da spikerlerin sanki Dikkat Dağınıklığı bozukluğu (ADD) varmışcasına program yapmaları ve konuklarına (ve en çok da izleyicilerine) eziyet etmeleri.

Bunu biraz daha açmak gerekiyor. Özellikle tartışma programlarında (ama bu son derece sıradan bir röportajda da olabiliyor) görülen bir durum var. Programı sunan şahsın kafasında, programına davet ettiği kişinin (ki bu kişiler genelde, programa çıkmayı hak edecek liyakatta insanlar oluyor) ağzından duymak istediği bazı şeyler oluyor. Spiker (diyelim biz bunlara), aklındaki soruyu sormak ya da daha da kötüsü, karşısındakinden duymak istediklerini zorla o şahsa söyletmek için, konuşmaların doğal akışını defalarca bozup "Peki ama bir de şu var..." diye olabildiğince saygısız bir biçimde karşısındakinin sözünü kesiyor.

Eğer siz, o konuğun söylediklerini dinlemeye başlamışsanız ve sözlerinin nereye varacağını merak ediyorsanız, çıldırıyorsunuz tabi: "Yahu bir sus, adam/kadın sözünü bitirsin. Sen sonra da sorarsın o uyduruk (reyting amaçlı) sorunu!" diye bağırırken buluyorsunuz kendinizi. Ya da başka şeyler.

Bunun en son örneğini Gece-Gündüz programında izledim. Programı sunan Yekta adlı şahsın karşısında "Hocaların Hocası" Halil İnalcık var. Adının önüne Prof. koymak bile kelimenin değerini artırır, onun değil. Öyle bir adam. Kendi alanının dünya çapındaki en önemli şahsiyetlerinden biri. Böyle birini kendine konuk aldıysan, bırakacaksın o konuşacak. Araya girmeyeceksin, hatta nefes bile almayacaksın. (Aslında bunu yapacak, daha doğrusu böyle yapılması gerektiğini bilecek insanlar var, ama onlar da TV programcısı değil, Halil İnalcık'ın meslektaş-öğrencileri.)

Lakin programın sunucusu inatla Halil İnalcık'ın ağzından bazı şeyler almaya çalışıyor. Buna İngilizce'de "to put words in one's mouth" derler, yani birinin ağzına kendisinin o anda söylemek istemediği sözleri zorla sokmak, ona zorla birşeyler söyletmek. Yekta bilmemkim, Türk tarih eğitiminin ne kadar kötü ve yanlış olduğuyla ilgili birkaç söz duymadan bu gece rahat etmeyecek gibi kıvranıyor, her fırsatta hocanın sözünü kesip konuyu buraya getirtiyor. En sonunda da muradına eriyor.

(Tabi bu esnada hocanın "Batı'nın bütün amacı Osmanlı'yı kötülemektir" yönündeki sözlerini ıskalıyor. Niye? Ben söyleyeyim: Bu konu, kendisinin sonuna kadar bağlı olduğu Batı Kültürü'nü kötülüyor da ondan. Bu yüzden bununla bir saniye olsun ilgilenmiyor. Alın size bir bilişsel uyumsuzluk örneği.)

Televizyon, bu tip ADD'li programcılarla dolu. Yiğit Bulut, Ruhat Mengi, M.A. Birand, Okan Bayülgen bunların en önde gelenleri. Uğur Dündar ise karşı tarafın sözünü kesmeyecek kadar terbiye sahibi. Sıranın kendi kafasındaki konuya gelmesini bekleyecek kadar nazik. Ama özellikle genç kuşak spikerler, saç baş yoldurtacak cinsten. Hem yarı cahiller, hem yeteneksizler (programcılık açısından) hem de terbiye yoksunular.

* * *

Tabi şunu asla unutmamak gerekiyor. Televizyonların en birincil amacı insanları bilgilendirmek, haber alma özgürlüğünün hayata geçirilmesi, vs. vs. değildir. Televizyonların (buna haber kanalları da dahil) birincil amacı olabildiğince yüksek reyting alarak keselerini doldurmaktır. İkincil amacı da o kanalın sahibinin çıkarları doğrultusunda kamuoyunu yönlendirmek. Üçüncü amacı da belirli bir ideolojik ya da dini bakış açısını yaymaktır.

Yine de insan televizyonda, onlarca yılını akademik çalışmalara vermiş ve şöyle ya da böyle bir kariyer edinmiş insanların, program yöneticisi adlı yarı okumuş bu insanlar tarafından böyle bir muameleye maruz bırakılmasını hazmedemiyor.

10 Kasım 2009 Salı

Özgürlük ve KAOS

Özgürlük başka şeydir, KAOS başka şey.

Özgürlük kavramı ilk bakışta tam bir kuralsızlık durumunu çağrıştırsa da, gerçek bir kuralsızlık haliyle yan yana getirilidiğinde, hiç de öyle olmadığı derhal fark edilir.

Tam kuralsızlığa verilen ad KAOS'tur. Hiçbir kuralın olmadığı, düzenin tamamen ortadan kalktığı ya da kalkmaya doğru hızla ilerlendiği bir durumdur bu. KAOS ortamı, o ortamdaki herkes için yıkıcıdır. Hiçkimseye daha güzel bir gelecek vaat etmez.

Özgürlük ise o ortamdakiler açısından yapıcıdır. Bunun böyle olabilmesinin sebebi, bazı ilkelere bağlı kalmayı en başta kabul etmesidir. Yani özgürlük "mutlak" anlamda özgürlük anlamına gelmez. Bazı fıtri ("inherent") kısıtlamalar içerir. Bu kısıtlamaların ödülü, "özgür" ortamda bulunan insanların bedensel ve ruhsal sağlığı ve mutluluğudur.

* * *

Eğer henüz fark etmediyseniz söyleyeyim: Ülkemizin şu günlerde içinde bulunduğu ortam, özgür değil çok KAOTİK'tir. Neden mi?

İnanç özgürlüğü adı altında yapılan ya da izin verilen şeyler, insanları birbirine düşürmekte, çok sayıda beyinsel ve ruhsal yönden sakat insanın yetiştirilmesine yol açarak ülkenin geleceğini tehlikeye atmaktadır.

Demokratik açılım adı altında yapılan şeyler, ülkeyi doğrudan silahla yıkmaya çalışanları yücelterek, vatanını korurken can verenleri ve onların ailelerini düpedüz aşağılamaktadır.

Düşünce özgürlüğü adı altında söylenenler ve yapılanlar, bu ülkenin kurucularına ve temel kurumlarına doğrudan bir hakaret ve saldırı niteliğindedir.

* * *

İnanç, düşünce , demokrasi, vb. alanlarında bizden beş-on kat daha "özgür" olan Batılı ülkelere giden, orada bulunan herkes, özgürlük ile KAOS aradaki farkı hemen görecektir. Biz şu anda "Cehenneme Giden Bir Otoyol"dayız, sadece bunun farkında değiliz.

07 Kasım 2009 Cumartesi

Aşk Geliyorum Demez: Ama Hikaye Gidiyorum Der

Uyarı: Bu yazıda "Aşk Geliyorum Demez" filmi hakkında bilgiler yer almaktadır. Yazıyı okumak, filmi izlemekten alacağınız zevki azaltabilir.

* * *

Murat Şeker'in bir önceki filmi olan "Aşk Tutulması"nın yarısına kadar dayanabildiğimi söylemiştim. Aslında "Aşk Geliyorum Demez" de çok farklı bir film değil. Ama bu kez filmi DVD'de değil de sinemada izlediğim için, sonuna kadar dayandım.

Aslında "dayandım" biraz abartılı bir ifade oldu. Zira bu film, "Aşk Tutulması" kadar eziyet niteliğinde bir film değil. Kötü ve yavan da olsa bir senaryosu var ve filmin nereye doğru gittiğini eni konu en baştan itibaren biliyorsunuz.

Ama asıl mesele, film varacağı yere giderken, bizi duygulandıracak, heyecanlandıracak, şaşırtacak fikirler içeriyor mu? Bunu merak ediyorsunuz. Yani neticede asgari beş yüz bin dolar verilerek yapılmış gibi bir film. Herhalde birkaç güzel fikir de vardır, değil mi?

İşte filmin sizi şaşırtan tarafı burası: içinde Allah için bir tane bile orijinal ya da ilginç fikir yok. Murat Şeker (hem yazar hem yönetmen) ve yazar arkadaşı, eski Yeşilçamcıların dahi yapmadığını yapmış ve insanı baştan sona sıkan, sıfır süprizli bir senaryoya imza atmayı başarmışlar.

Filmde o kadar çok eksik var ki, sıralamakla bitecek değil. Ama en belirgini, filmin "plan" bölümünün çok zayıf olması. Truby'yi bilenler hemen hatırlayacaktır. Kahraman sorunla karşılaştıktan sonra bir plan yapar ve bu planı uygulayarak sonuca ulaşmaya çalışır. Ama işler istediği gibi gitmez, planında birçok değişiklik yapmak zorunda kalır, vs.

İşte filmleri en çok ilginç kılan şey, bu "plan"ın ve onda yapılmak zorunda kalınan değişikliklerin orijinalliğidir. Yazar(lar)ın en fazla kafa patlatması gereken yerlerin başında, bu planın orijinal ve ilginç olması gelir. Karakterlere ilginç arka planlar, diyaloglara yaratıcı sözler bulmaktan çok, buna kafa yormak gerekir. Zira seyirciyi filme bağlayan şey, karakterin ilginçliğinden çok (ki o da önemlidir ama) hikayenin şaşırtıcı dönüşlerle ("twist") ilerlemesidir.

Anlaşılan Sugarworkz yapım, böyle bir beyin mesaine gerek duymadan (ya da daha kötüsü, bulduklarını orijinal ve ilginç zannederek) film çekebileceklerini düşünmüşler. Eh, başrollerde iki yıldız oyuncu (Bergüzar Korel bu rol için 7 ila 10 yaş geç kalmış) ve yan rollerde de bildik TV komedyenleri olunca, ellerinde gişe garantili bir film olduğu sonucuna varmışlar.

Bu filmin gişesi de yaklaşık 300-400 bin civarında olur. Öldürmez de oldurmaz da.

Ama asla ve asla tekrar dönüp izlemek isteyeceğiniz, kalbinizi ısıtan, her izlediğinizde sizi şaşırtan filmlerden biri değil. Sıradan bir "House M.D." bölümünde bile, bu koskoca filmdekinden üç kat daha fazla materyal var.

Sonra da merak ediyorsunuz, "Neden bizim filmlerimiz dışarıda rağbet görmüyor?", hatta "Neden yeterince gişe yapmıyor?" diye.

Cevabını hemen söyleyeyim: Yeterince kafa patlatmadığınız, orijinal fikir bulmadığınız, bulduğunuz fikirlerin orijinal olup olmadığını anlamadığınız için.

06 Kasım 2009 Cuma

Kış Masalı: Şahlanamayan At

"Kış Masalı"nın sorununu anladım ama bunun için yapacak birşey yok artık. Dizinin reytinglerde hep 7 ila 10. sıralar arasında gidip gelmesi ve bir türlü (dizideki at gibi) şahlanamaması, senaristin hikayeyi eksik kurmasından ve bu eksikliği de bir türlü gidermek istememesinden kaynaklanıyor.

Nedir o eksiklik?

Dizinin çatışmaları zayıf kurulmuş. Hatta çatışma olması gereken bazı yerlerde güller açmış. Karakterlerin içleri yeterince doldurulmamış. Arada sırada güzel sayılabilecek anlar yaratmalarına karşın herhangi bir gerçek motivasyona sahip değiller.

Ve bütün bunların Mahinur Ergun'un kaleminden çıkmış olması, işleri daha da acayipleştiriyor.

İlk saptamama, yani çatışmaların zayıflığına ya da namevcudiyetine gelirsek: Dizinin ana çatışması kimler arasında tam olarak anlamadım açıkçası. İlk bakışta Masum ile Ali Murat arasında bir çatışma varmış gibi görünüyor. Oysa öyle bir çatışma yok. Sadece arada sırada hafif bir sürtüşme var, o kadar. Zira herkes olmak istediği yerde. Yani Masum Esmer'i elde etmiş durumda, Ali Murat da erkek çocuğunu. Aralarında bu yüzden fazla bir çatışma yok.

(Benim bu diziyi en baştan sevmemin nedeni, ilk bölümlerde Esmer'in, hem Masum hem de Ali Murat için bir değişim katalizörü rolü oynamasıydı. Yani hem Masum'un şehirli sahte hayatını, hem de Ali Murat'ın feodal kırsal hayatını allak bullak edecek gibiydi. Ama ne yazık ki bu durum fazla sürmedi. Herkes eski hayatlarına fazlasıyla mutlu memnun devam ediyor.)

Masum-Ali Murat çatışması dışında, iki ailenin büyükleri arasında da kanlı (dramatik kan) ve uzun sürecek bir çatışma bekliyordum ben. Heyhat, orada da çatışmadan eser yok. Meğersem aile büyükleri otuz beş yıl önce yarım bıraktıkları bir romansa kaldıkları yerden devam etmek istiyorlarmış da, bunca sene beklemişler. Her ne kadar Ali Murat'ın annesinin arada sırada "kötü kadınlara" yakışır bazı girişimleri olsa da, kendisini sık sık Masum'un dedesinin yanında bulması insanı sinir ediyor.

Ana çatışmaların olması gereken yerde yeller esince, hikayeyi ilginçleştirmek yan karakterlere kalıyor. Masum'un sakat ağabeyi ile eşi arasındaki sürtüşme, ya da Mamuk'un eski karısı ile yeni karısı arasındaki çatışma, ne yazık ki bu kadar büyük bir prodüksiyonu taşıyacak güçte değil. Arada sırada ilginç diyaloglar yaşansa bile, bize aradığımız dramayı vermekten uzak.

Şu haliyle "Kış Masalı" çok fazla "kadın elinden çıkmış" gibi duruyor. Erkek karakterlerin hiçbiri erkek gibi davranmıyor. Yani gerçek erkekler gibi sorumsuzca ileri atılıp sonra sonuçlara katlanmıyorlar. Sanırım dizinin çatışma eksikliğinin temelinde bu yatıyor. Kış Masalı bir "kadın fantezisi". Bir zamanlar "Asmalı Konak"ın tek erkek (Özcan Deniz) üzerinden yaptığını (yani hem feodal hem de okumuş-medeni erkek), iki ayrı erkek üzerinden (Masum -okumuş- ve Ali Murat -feodal-) yapmaya çalışıyor.

Ama olmuyor. Hikaye bir türlü güldür güldür akmaya başlayamıyor. Dizinin en heyecanlı anlarından biri (Ali Murat'ın Esmer ve Masum'a tüfeğini doğrulttuğu an) bile, o sahnede atılan fişek gibi boşa harcanıyor. Bunun nedeni de erkeklerin yeterince tutkulu olmaması. Bir tutkunun akıllarını başlarından alıp onlara bir sürü hata yaptırmaması ve bedellerini ödetmemesi.

Bir de hikayenin bir hız sorunu var: yani geçen bölüm çocuğunu kaybeden Esmer bu bölümde güle oynaya ortalıkta dolaşıyor. Sanki yazar, hikayenin materyalindeki azlıktan haberdar olduğu için, en azından hikaye hızı ile bu eksikliği örtbas etmeye çalışıyor gibi. Ama bunun sonucu, seyircinin yeterince uzun duygulanamaması oluyor. Sanki senarist bizi elimizden tutmuş, bir lunaparkın içinde koşturarak gezdiriyor. Ama hiçbir eğlenceden yeterince zevk almamıza izin vermiyor.

* * *

Velhasıl en başlarda büyük ümitler bağladığım ve erkek ruhunun da bazı özelliklerini araştıracağını düşündüğüm "Kış Masalı", tipik bir kadın dizisine dönüşmüş durumda. Kadın seyirci diziyi bir süre daha izlemeye devam edecektir ama dramatik kalitesinden dolayı değil, arada sırada bildik duygusal ajitasyon düğmelerine basıldığı için.

04 Kasım 2009 Çarşamba

Kapışma

İnsanlarda öğrenme en çok "rol modeli" üzerinden gerçekleşen bir hadisedir. Yani genç insanlar, daha yaşlıların davranışlarını taklit ederek, onlara özenerek kendi davranış modellerini oluştururlar.

Toplumsal alanda son derece önemli olan "saygılı davranış" da bu şekilde öğrenilir. Büyüklerle ve yaşıtlarla ve tanımadığınız insanlarla nasıl konuşulur, onların yanında nasıl oturulur kalkılır, onlarla nasıl iletişim kurulur, hep örnekler üzerinden öğrenilen şeylerdir.

Bu çağın en büyük sıkıntılarından biri, gençlerin bu konudaki terbiye eksikliği. Bu terbiyeyi vermesi gereken kişiler anne, baba, ve okuldur. Ama bu üçlü, gencin hayatındaki en önemli şeyin okul + dershane = üniversite olduğuna çoktan karar verdiği için, geri kalan her türlü eğitimi tamamen boşlamış durumdadır.

Ama genç zihinler, davranışlarına nasıl yön vereceğini ister istemez sürekli olarak araştırmaktadır. Bir "rol modeli"nin yokluğunda da en yakınına, yani yaşıtlarına, arkadaşlarına bakmaktadır.

Ama bunun sonucu tam bir felaket olmaktadır. Zira birşey bilmeyen insanların birbirine öğreteceği ya da birbirinden öğreneceği birşey de yoktur. Bilgisizliklerini ve kabalıklarını (terbiyesizliklerini, eğitimsizliklerini) haklı göstermek dışında.

Bu "öğrenme boşluğu" sonucunda ortalık ağzı kalabalık, saygı kavramından haberi olmayan, büyük küçük ayırımından habersiz insanlarla dolmuş bulunuyor. Herkese "sen" diye hitap eden, kendisinden büyüklerle aynı söz ve davranış haklarına sahip olduğunu zanneden, kerameti kendinden menkul allamelerle adım başı karşılaşıyoruz artık.

İnternette anonim kalınabilmesi, bu tür terbiyesiz insanların, seviyesiz duygu ve düşüncelerini, hiçbir sonucuna katlanmadan hemen her platformda ifade etmesine olanak tanıyor. Eskiden bu tür insanlar "yakalanma" ve örnek aldıkları kişiler tarafından "tekdir edilme" korkusuyla, daha adaplı duruyorlardı. Ama internet anonimliği, bu oto-sansürü ortadan kaldırmış bulunuyor.

Sonuç olarak karşınıza her gün ya da gün aşırı kendini bilmezlerin anlamsız, düpe düz yanlış, ve hakaretamiz yorumları, dışa vurumları, höykürüşleri çıkabiliyor.

* * *

Demek istediğim şey şu:

Eğer bu siteyle ya da benimle ilgili bir sorununuz varsa, bunu bana mail ile açıkça bildirebilirsiniz. Bir derdiniz varsa oradan haberleşebiliriz. Ama kendi aşağılık duygularınızın (aşağılık kompleksinizin değil, düpedüz alt seviyelerde sürünen duygularınızın) dışavurumunu bu site üzerinden yapmayın.

Zira bir an için hissettiğiniz o rahatlama, aslında kendi özsaygınıza indirilen bir darbedir. Nasıl ki insanlar, söyledikleri her yalanla, gözlerden kaçırmayı başardıkları her sahtekarlıkla kendi nazarlarında biraz daha değer yitirirlerse, siz de vur-kaç misali yolladığınız yorumlar ile kendi gözünüdeki değerinizi düşürüyorsunuz.

O konuda ise (hakaretamiz yorumları silmek dışında) sizin için yapabileceğim birşey yok. Bunu da kendi gözünüzde ve başkalarının gözünde daha fazla düşmeyin, ya da karakter zaafınız, internet tarihine ilelebet kaydolmasın diye yapıyorum. Yoksa benim için hava hoş.

02 Kasım 2009 Pazartesi

Pamuk Eller Cebe: Önemli Bir Yazı - Ama İngilizce

Şuradaki yazıda, dijital sinemada neyin aslında daha önemli olduğu anlatılıyor. Anlatan kişiye kulak vermek gerektiğini düşünüyorum zira kendisi John Galt, Panavision'da İleri Dijital Görüntüleme Bölümünün Kıdemli Başkan Yardımcısı. Aynı zamanda Genesis kamerasını yaratan ekibin başında yer alıyordu ve "Star Wars 2"nin çekiminde kullanılarn F900'un da müsebbibi.

Ve bu yazıda, aslında 2K ya da 4K denilen kameraların neden 2K ya da 4K olmadığını (ipucu: Bayer tipi olan sensörlerde, yeşil algılayıcıların sayısı, kırmız ve mavi algılayıcılardan iki kat fazladır), ve kameraların piksellerini artırmak yerine film hızını artırmanın daha iyi bir fikir olduğunu (ki mesela James Cameron 48 fps'yi savunur) anlatıyor. Ayrıca, bir yeni kamera çıktığında sürekli olarak çığırtkanlığı yapılan bu çözünürlük olayının aslında bir pazarlama yalanı olduğundan da bahsediyor.

Yalnız, yazı İngilizce. Ve benim bunu çevirecek kadar vaktim yok.

Var mı aranızda gönüllü olan? Amatörce değil de ciddi ciddi, bilimsel makale çevirir gibi bunu Türkçeleştirecek ana/babayiğit? Yalnız, "intermediate" düzeyde bir İngilizceyle olacak iş değil bu, haberiniz olsun. Hepsini bir kişi yapmak zorunda değil, parçalara da bölebiliriz - birden fazla kişinin başvurması durumunda tabii ki.

Eğer böyle gönüllüler var ise, gezgingezdi@hotmail.com adresinden bana mail atsın. Bakalım ne kadar organize olunabiliyor.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Fragman Sanatı

Aşağıda bir yerde, filmlerin jeneriklerinin ne kadar önemli olduğundan bahsetmiştim. Aynı şey fragmanlar için de geçerli. Bu da başlı başına uzmanlık gerektiren bir branş. Kesinlikle riske atılmaması gereken konu.

Siz de biraz çabayla, fragmanınızı cazip hale getirmek konusunda birkaç numara öğrenebilirsiniz. Nasıl mı? Bol bol fragman izleyerek.

Türkiye'de çeşitli filmlerin fragmanlarını bulabileceğiniz Fragmanpark var. Dışarıda ise Apple'ın sitesi, ilk akla gelen adres. Bir de YouTube var ki, herşeyi bulabiliyorsunuz. (Youtube'ta filmin orijinal adını yazın, yanına da "trailer" yazın, fragmanı gelsin.)

Tavsiyem, beğendiğiniz fragmanları beşer onar kez kalem elde izlemeniz. Sesin, kurgunun, dış sesin, vb. nasıl kullanıldığına bakmanız. Hatta daha önce izlediğiniz filmlerin fragmanlarına da bakabilirsiniz. Kurguda, filmde olmayan (ama pazarlamanın gerektirdiği) anlamların nasıl yaratıldığını görüp şaşırabilirsiniz. Wikipedia'da fragmanlarla ilgili uzun bir yazı (İngilizce) var. Guardian da bu konuyla ilgili uzun bir yazı yayınlamış (İngilizce).

Hatta, ucunu kaçırmamak kaydıyla, fragman biriktirmeniz faydalı olabilir. (Neden ucunu kaçırmamanız gerekiyor? İnternet sayesinde o kadar çok fragmana ulaşabilliyorsunuz ki, bir süre sonra durum aniden muazzam bir zaman, sabit disk alanı, ve çaba israfı haline gelebilir. En baştan uyarayım dedim.)

27 Ekim 2009 Salı

Gündem Manipulasyonuna Giriş - 101

Eğer bu satırları okuyorsanız, çok şanslı bir kuşaksınız demektir. Zira Türkiye tarihinde, benzeri görülmemiş bir döneme tanıklık ediyorsunuz. Türk politik hayatı, hiç bu kadar aşikar bir biçimde manipule edilmemiş, halkın gözünü boyama operasyonları hiç bu kadar çiğ bir biçimde icra edilmemişti.

Geçtiğimiz iki sene boyunca gazete manşetlerini incelerseniz, belki beş on defa tekrarlanan şöyle bir örüntü (model, kalıp, "pattern") görürsünüz:

Ne zaman ülkeyi yönetenler bir konuyu ellerine yüzlerine bulaştırsalar, ardından hemen Ergenekon davası ile ilgili yeni bir bilgi / belge / iddia ortaya atılıyor. Ne zaman baş yönetici ya da arkadaşları bir konuda saçmalasalar ve halkın gözünden düşüşe geçseler, hemen dikkatleri başka yöne (tercihan da TSK'ya) yöneltecek iddialar gündeme getiriliyor.

Son iki haftada Domuz Gribi + Teröristlerin El Üstünde Tutulması faciaları ile halkın nazarında düşüşe geçen yönetimdeki parti, bir başka "dikkatleri başka tarafa çekme operasyonu"na başladı: (Bu saldırıya sorgusuz sualsiz alet olan medyamız ise, satılmışlık ile salaklık arasında hızla gidip geliyor). Ve daha önce servis edilmiş olan bir konu, tekrar ısıtılarak gündeme sunuldu.

Buna benzer bir operasyon en son Deniz Feneri'yle ilgili olarak uygulanmıştı, yanlış hatırlamıyorsam. Orada da ipliği pazara çıkmaya başlayan yöneticiler, derhal benzer iddialarla gündemi değiştirmiş, halkın gözündeki yıpranma süreçlerini kısa keserek dikkatleri başka tarafa çekmeyi başarmıştı.

Ama bunlara kim akıl veriyorsa, bunu çok acemice yapıyor. (Muhtemelen ilgili kurumda "stajyerler"den oluşan bir ekip). Benim tahminim, bunları (yönetici partiyi) gözden çıkardılar ama bunu onlara da söyle(ye)miyorlar. Zira hem onlara verdikleri akıl (teröristlerin davul zurnayla karşılanması) hem de bunun sonucunda ortaya çıkan infiali başka tarafa kanalize etme yöntemi (TSK'yı yeni iddialar ile yıpratma) orta ve uzun vadede, yönetici partiye zarar veren şeyler. Bence stajyerler yönetimdeki partiyi böyle böyle yıpratacaklar ve en sonunda da "biz elimizden geleni yaptık, siz beceremediniz" diyecekler. Yöneticiler de, "Biz cihadımızı elimizden geldiğince yaptık. Bazı engelleri kaldırdık. Ayrıca taraftarımızı da zengin ettik" diyerek iç huzuruyla sahneden çekilecekler.

Ben, ikinci perdenin yarısına (orta nokta) yaklaştık diyorum, bu filmde. Finalin nasıl olacağı ise meçhul. Ama finalden önce en az iki genel seçim daha var bence. Bu adamların taraftarları da yüklerini tutsun, Allah'ın adını kullana kullana milletin kanını emsin ve biraz doysunlar, yıpranan partinin yerine geçecek ve sömürü düzeninin işlemesine vesile olacak bir başka (muhtemelen yeni bir) partiyi en kısa sürede başımıza getirmeyi başaracaklardır. (Bu partinin bir yılda kurulup ezici çoğunlukla iktidara geldiğini unutmayın. Bu işin arkasındakiler çok becerikli bu konuda.)

Tıpkı 1950'den beri olduğu gibi.

24 Ekim 2009 Cumartesi

"Çeviride Kaybolan" - "Lost In Translation"

"Çeviride Kaybolan" (2003), hatırlarsanız, Sofia Coppola'nın ödüllü ve çok başarılı filmi. 4 milyon dolarlık bütçe ile 120 milyon dolarlık bir gişe elde etmiş. En iyi senaryo Oscar'ı dahil başka bir sürü ödül daha almış.

Filmi izlemenizi tavsiye ederim. Gerçekten de güzel bir senaryosu var. Sıkıcı ya da boğucu olmadan derin olmayı başarıyor. Farklı kültürlerin karşılaşmasının yarattığı ilginç durumların yanı sıra, samimi bir ruhsal arayış öyküsü de anlatıyor.

Bütçesi bu kadar düşük bir filmin bu kadar başarılı olması, incelenmeyi ayrıca hak ediyor. Çok şükür ülkemizde, bundan daha büyük bütçeli filmlerimiz var ("Kurtlar Vadisi: Irak", "GORA", "AROG", vb.). Ama hiçbiri ne kalite, ne de başarı açısından bu filmin yanına yaklaşabiliyor.

Eminim, filmin bütçesinin önemli bir bölümü Bill Murray'in ve Scarlett Johanson'un ücretlerine gitmiştir. Filmi izlediğiniz zaman, bu kadar kaliteli olan başka oyuncular da oynasa, bu filmin aynı derecede etkili olacağını anlıyorsunuz. (Ama böyle bir durumda uluslararası başarısı büyük ölçüde zarar görürdü. Coppola bu işi biliyor.)

Demek istediğim, düşük bütçe için yazılan senaryolar da, eğer iyi icra edilirlerse, muazzam başarılara imza atabilirler. (Aşağıda bir yazıda ele aldığım "Paranormal Activity"nin -bütçesi 15 bin dolardı- bugün itibariyle gişesi 60 MİLYON DOLAR! Ve gün geçtikçe de artacak. Kesinlikle ikinci bir "Blair Cadısı" vakasıyla karşı karşıyayız.)

* * *

Tabi filmi izlerken, benim takıldığım başka yerler var. Bu filmi bu kez, "Japon Kültürü kendi pimini nasıl çekmiş" diye seyrettim. Coppola'nın güzel hikayesinin arka planında, kendisini Batı tarzı yaşama neredeyse tamamen teslim etmiş bir Japon Hayatı görüyoruz.

Ve insanın içi acıyor. Neden? Çünkü aynı hatayı benim ülkem de yapmış durumda.

Sorun kısmen şurada: Batılı yaşam tarzına göre organize edilmiş şehir hayatı içine doğan insanlar, bu hayat tarzını yadırgamamakta, hatta tek doğru yaşam tarzı zannetmektedir. Eğer köyde, kasabada, doğayla iç içe bir çocukluk geçirmediyseniz, şehir hayatının yanlışlığını, bunaltıcılığını, sıkıcılığını fark etmezsiniz bile. Zira en temel paradigmalarınız, "doğaya uygun" bir yaşam tarzına göre değil, tamamen yanlış olan şehirli yaşam tarzına göre oluşmuştur. Bundan sonra, eğer büyük bir "aydınlanma" (uyanış) yaşamazsanız (ki binde bir bile değil bu ihtimal) Batılı tarzda kurulmuş şehir yaşamından sadece arada bir şikayet edersiniz: trafik, kirli hava, suç oranları, vb. Ama sonra aynı şehirde aynı şekilde yaşamaya devam edersiniz.

Peki bütün bunların bir alternatifi olabileceğini hiç düşündünüz mü?

Yani şehirlerin farklı bir biçimde organize edildiği; teknolojinin, doğaya en fazla zarar veren tarzda değil de, çok daha insani ve doğayla bütünleşik bir şekilde geliştirildiği; ekonominin, çok küçük bir azınlığın büyük bir azınlığı acımasızca sömürdüğü (yani, kapitalizm) ya da herkesin çalışma ve yaşama motivasyonunun sıfıra indirildiği baskıcı (yani, sosyalizm, vb.) bir tarzda değil de, kontrollü bir rekabete ve büyümeye dayanan, ve kesinlikle doğa dostu bir biçimde kurulup işletildiği alternatif bir yaşam...

Sanırım dünyada böyle bir yaşam yok. "Gelişmemiş" denilen bölgelerdeki doğa ve insan dostu ama çok kısa bir süre içinde (kapitalizm eliyle) yok olmaya mahkum (örn. Kutuplarda, Afrika'nın vahşi bölgelerinde, Moğolistan bozkırlarında devam eden) yaşam tarzları dışında, artık herkes koşar adım Batılı yaşam tarzını benimsemeye çalışıyor. Daha "mutlu" olmak için.

(Siz sormadan ben cevaplayayım: Hayır, bir dine dayalı olarak kurulacak hayat da doğru çözüm değil. İslam, Hristiyanlık, ve Budizm, kapitalizme -her nedense- çok iyi entegre olmuş durumda. Bakınız Suudi Arabistan, İsviçre, Çin Halk Cumhuriyeti, ve hey! Türkiye!)

Ama bu tarz yaşamın insanları mutlu etmediğini en başta Batılıların kendisi bilir. Gerçekten akıllı ve namuslu Batılı düşünürler sık sık, bizimki gibi "orijinal" bir kültürden gelen insanlara "Niye Batılı gibi olmaya çalışıyorsunuz, kendiniz gibi olsanıza!" derler. Ama karşı cephe, yani "Batılı tarzı yaşamı pazarlayanlar"ın sesi o kadar gür çıkar ki, bu gibi insancıl ve doğru uyarılar hep arada kaynar gider.

* * *

"Çeviride Kaybolan" ("Lost in Translation") bende bu duygu ve düşünceleri -tekrar- uyandırdı. Hem de büyük bir ihtimalle yönetmen bunu hemen hiç amaçlamadığı halde. Coppola sadece, kendilerine ve eşlerine yabancılaşmış insanların bu duygularını, onları yabancı bir kültürün ortasına yerleştirerek daha da vurgulamayı, büyütmeyi amaçlamış belli ki.

Ama ben Batı Kültürünün etkisiyle dejenere olmuş Japon Kültürüne bakıp üzüldüm.

Neye niyet, neye kısmet.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Her Zaman Bir Çözüm Vardır!

Aşağıdaki yazıya gelen bir yorum, daha önce aklıma gelen bir fikri sizinle paylaşma isteğine yol açtı:

Hani senaryo yazımıyla ilgili hemen bütün kaynaklar İngilizce ya. Hani herkes İngilizce bilmiyor ya, hani herkes bundan şikayet ediyor ya, hani herkesin bunu öğrenmesi zor/pahalı/vs. ya.

Bu duruma çare olarak, etrafta başıboş dolanan İngilizce bilenleri organize edebilirsiniz.

Nerede bulacaksınız bu insanları diyebilirsiniz. Oysa sürüsüne bereket bu şahsiyetlerin. Kimler mi:

Yabancı (İngilizce) dizilerin altyazılarını hemen Türkçe'ye çevirenler.

Evet, İnternet'te, yabancı dizilerin altyazılarını yemeyip içmeyip en kısa sürede Türkçeye çeviren bir insan grubu var. (Örn. Divxplanet'çiler) Benim tahminim birkaç yüz kişiler. Mesela Lost'un bir bölümü İnternet'e düştüğü zaman a) Ya orijinalden dinleyip çeviriyorlar b) Ya da çıkan İngilizce altyazıyı çeviriyorlar. Ve bildiğim kadarıyla da bunu ücretsiz yapıyorlar. Namları yürüsün diye.

İşte bu vakti bol arkadaşları organize ederek, çok önemli olduğunu düşündüğünüz kitapları ve yazıları küçük parçalar şeklinde bölüştürerek onlara çevirtebilirsiniz. Bunun bir karşılığı da olabilir, ya da sevabına yapmalarını da sağlayabilirsiniz. ("Bu makaleyi çevirirsen, Türk sineması kurtulacak!" gibi :)

Ama bundan önce, doğru makalelerin ve kitapların ne olduğunu belirleyecek birileri lazım.

Eh, bunun yöntemini de siz bulun!

Jennifer'ın Vücudu, David'in Kamerası

Şu bağlantıda, ünlü görüntü yönetmenlerinden biri olan David Mullen, en son çalıştığı uzun metraj film olan Jennifer's Body'deki (başrolde Megan Fox) bir sahneyi nasıl çektiğini ayrıntısıyla anlatıyor. Hem de bir forumda (cinematography.com).

Ama İngilizce anlatıyor.

Siz, neyi nasıl yazdığını anlatan bir senarist, neye nasıl hazırlandığını anlatan bir oyuncu, neyi nasıl çektiğini anlatan bir görüntü yönetmeni gördünüz mü, bu güzel ülkede?

Bilmem anlatabildim mi?

20 Ekim 2009 Salı

Canon'dan Süpriz: MarkII'ye 24p firmware güncellemesi - ve başka şeyler!

Canon, HD video çeken DSLR işini ne kadar ciddiye aldığını şu iki haberle gösteriyor:

1) Geçtiğimiz sene bu sıralar piyasaya sürülen ve sürüldüğü andan itibaren kullanıcıları hem mest edip hem (kötü anlamda) çıldırtan Mark II'ye yapılacak bir "firmware" güncellemesi ile, izleyenleri hayran bırakan bu kameranın artık 24p ve 25p çekim yapabilir hale geleceği Canon tarafından açıklanmış bulunuyor. Güncelleme 2010'un ilk yarısında çıkacak.

2) Canon, yine Mark II'de yaptığı gibi, yeni fotoğraf makinası 1D Mark IV'ün bir "pre-production" versiyonunu Vincent Laforet'ye vermiş ve Stu Maschwitz ile birlikte çok güzel bir film çekmelerini sağlamış durumda. Yeni kameranın karanlıkta, insan gözünün dahi göremediği yerleri algılayabildiği ve "rolling shutter" sorununun büyük oranda halledildiği söyleniyor. Kamera şu kare hızlarında kayıt yapabilecek: 24p (23.976), 25p, 30p (29.97). HDMI çıkışından Full HD görüntü alınabileceği söyleniyor. (Eğer bu özelliği, aşağıda tanıttığım NanoFlash ile birleştirilirse, müthiş bir ikili olurlar). Kamera halihazırda "ön-sipariş" için Amazon'da yerini almış bulunuyor. (Kamera, objektifsiz olarak 5 bin dolara satışa sunulacak.)

Burada izleyebileceğiniz filmde tek bir yapay ışık dahi kullanılmamış. Yani hepsi ortam ışıkları. Filmin tamamen kaçak (yani yetkililerden hiçbir izin alınmadan) çekilmesi ise hoş bir ayrıntı.

Şurada izleyebileceğiniz film de fotoğraf makinasının hem gece hem de gündüz yapılan video çekimlerdeki başarısını gösteriyor.

3) RED'in de kendi kameralarıyla ilgili açıklama yapmasına da sadece 10 gün kalmış durumda.

4) Sony, dün (21 Ekim 2009) iki kamera duyurdu: EX1R (7 bin dolar) ve PMW350K (22 bin dolar). Kendi çaplarında çeşitli yenilikler getiren bu kameralar, ne yazık ki sinemayla uğraşanlar için bir süpriz içermiyordu. EXR1, eski modelden farklı olarak SD kayıt da yapabiliyor ve HDMI girişi var, vb. Her iki kamera da 35 Mbps LongGOP kayıt yapıyorlar. (Bu arada Panasonic ise AVC-Intra (100 Mbps "intraframe") kayıt yapan HPX300'ün fiyatını 7 bin dolara düşürmüş durumda).

19 Ekim 2009 Pazartesi

Güzel ama Yanlış: Nefes

Dikkat: Bu yazıda "Nefes" filmi hakkında ayrıntılı bilgi ve yorumlar bulunmaktadır. Eğer filmi henüz izlemediyseniz, bu yazıyı okumak seyir keyfinizi azaltabilir.

* * *

"Nefes" iyi bir film. Yönetmenliği iyi. Müziği iyi. Oyunculuğu iyi. Kurgusu iyi. Görüntüleri iyi. Hikayesi ise orta.

İyi olan bölümlerin neden iyi olduğunu anlatmaya gerek yok tek tek. Beni şaşırtan, bir ilk filmde bu kadar olgun bir yönetmenlikle karşılaşmış olmak oldu açıkçası. Yani düpedüz birçok şeyi doğru, yerli yerinde, hatta yer yer orijinal yapmış Levent Semerci.

Ayrıca müzik kullanımını da şaşırtıcı derecede başarılı buldum. Sadece doğru yerde doğru müzik yoktu, filme kesinlikle bir kamera gibi, bir oyunculuk gibi katkıda bulunan bir unsur vardı. Bu açıdan da tebrik etmek gerek Levent'i ve müzikçisini.

* * *

Filmin, benim tarafımdan eleştiriye en müstahak unsuru, senaryosu. Senaryonun iki özelliği, bence teknik ve ahlaki açıdan zaaf içinde.

Bir: Film, sanki küçük küçük sekanslardan meydana gelen bir kolaj. Yani bütün filmi taşıyan bir ana hikaye yok. Sürekli olarak bize oradaki insanların halet-i ruhiyesini gösteren, orada yaşanan acı ve insani durumları gözler önüne seren kısa sekanslar izliyoruz arka arkaya.

Bu sekansların hemen hepsini ilgi çekici yapmayı başarmış Levent Semerci. Güney Doğu'daki çatışma ortamında ister istemez ortaya çıkan dramları, fazla duygu sömürüsüne girmeden, olabildiğince çok miktarda gözler önüne sermiş. (Bu sekansların en başarılı olanlarndan bir tanesi, başka bir karakola yapılan baskını çaresiz bir biçimde telsizden dinlemeleri.).

Hatta yönetmen bu etkiyi artırmak için birkaç defa seyirciyi ("Okul" filminden farklı olarak, kabul edilir bir biçimde) kandırma yöntemini de kullanıyor. Aniden kan damlamaya başlayan sarkıt, nöbet yerine yapıldığı hayal edilen baskın, ve yine aynı nöbet yerine gerçekten yapılacağını sandığımız baskının aslında teröristler için kurulan pusu olması... Bunlar, yönetmenin kullanmasının meşru olduğu anlatım araçları. Ve yönetmen de bunu gayet doğru bir biçimde kullanmış.

Ama filmin en büyük sıkıntısı, "serim" olduğunu düşündüğümüz/tahmin ettiğimiz ilk on beş yirmi dakikadan sonra belirli bir yönde ilerleyen bir hikayesinin olmaması. Arka arkaya başı boş tespih taneleri gibi sekanslar izlemenize karşın, bu sekansları birbirine bağlayan bir ipin olmaması. Bunun sonucunda da bir "ilerleme" hissi yaşayamamanız.

Bunun sonucu ne oluyor?

Şu oluyor. Filmin herhangi bir ânındaki bir sekansı alıp diğeriyle kolaylıkla değiştirebilirsiniz ve hiçkimse de bunu yadırgamaz. "Nefes"in birçok sekansı için geçerli bu durum. Filmin sonunda gerçekleşeceğini tahmin ettiğimiz karakol baskınının beklentisi dışında, filmi ileri götüren hemen hiçbir şey yok.

Bu yapısı itibariyle "sanat" filmlerine benziyor "Nefes". Ama seçtiği janr ("savaş filmi"), bu tür (bu türe göre) aşırı sanatsal seçimleri kaldırmaz pek. Savaş filmlerinde bir kahraman, bir düşman, ve belirli bir hikaye (amaç, engeller, çatışma, sonuç) vardır. "Nefes" bu açıdan zayıf kalıyor. Daha önce de belirttiğim üzere, sekansların her birinin ilginç olması, bu zayıflığı büyük ölçüde gizliyor. Ama filmden çıktığınızda, filmi size soran arkadaşlarınıza anlatabileceğiniz bir hikayesinin olmadığını hemen fark ediyorsunuz: "Ee, bir karakol var, askerler var, sonra baskın oluyor..."

* * *

İki: Filmin ikinci zaafiyeti, "duruş"uyla ilgili. Filmin "kahramanı" diyebileceğimiz yüzbaşı, uzun süredir savaşıyor olmaktan dolayı çeşitli içsel çalkantılar, belirsizlikler, dengesizlikler, bunalımlar yaşıyor. Ve filmin "savaş" hakkında söylediği en belirgin mesaj da, bu yüzbaşının savaşla ilgili olarak içinde bulunduğu sallantılı durumda vücut buluyor.

Örnek verirsem, daha iyi anlatabilirim. Yüzbaşı, filmin bir yerinde "Savaşta ya katilsindir, ya kurban" diyor. Bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu anlatmak için ayrı ve uzuun bir yazı yazmak gerekir. Ama şöyle özetleyeyim:

Savaşlar çeşit çeşittir. Kimileri sadece politikacıların ve onları kukla gibi oynatan para babalarının açgözlülüğünden doğar, kimileri de vatanını, bağımsızlığını, hayatını koruma zaruretinden. Bu ikisi, bir madalyonun iki tarafı gibidir: Bir tarafta açgözlü bir canavar vardır, bir tarafta da kendisinin ve hatta daha çok milletinin hayatını kurtarmaya çalışan bir kahraman.

Cezayir Savaşını örnek alalım: Oradaki canavar, Fransız ordusudur, kahraman ise Cezayirliler. Vietnama bakalım: Canavar, Amerikan ordusudur, kahraman, Vietkonglular. Kurtuluş Savaşı'na bakalım: Canavar, başta Yunanlar olmak üzere çeşitli Batılı ülkeler, kahraman da Türk ulusu.

Bu durumlarda, ahlaki bir belirsizlik yoktur. Yani kendisini ve milletini savunurken karşı tarafın askerini öldürenlere "katil", normalde hiç işinin olmaması gereken topraklarda öldürülen askere de "kurban" diyemezsin.

Eğer dersen, sen dünyadan bihaber, beyni "anti-militarist" entel ("entellektüel" değil) söylemlerle yıkanmış, ve gerçeklerden tamamen kopmuş yarı-aydın bir insansın demektir.

"Savaş", olduğunda her zaman çirkindir, doğru. Ama bir ya da birkaç ülkenin askerleri memleketine doluşmuş, boğazına süngüyü dayamış, senin yaşam hakkın dahil herşeyini senden almak istiyorsa, o zaman savaş bir zarurettir. Zira aksi durum, yani esaret altında yaşamak, "ölümden beterdir". Boşuna "ya bağımsızlık, ya ölüm" demiyor, o mavi gözlü yakışıklı.

Ama işte, hayatın en temel gerçeklerinden bile "aşırı ve yanlış okuma" yoluyla koparılan Türk aydını, kendisini abuk subuk savları hararetle tartışırken, bunları deli gibi savunurken bulabiliyor kendisini. (Bu şahıslar aynı zamanda "Şeriat gelirse yurtdışına kaçarım" diyenler oluyor aynı zamanda - şu rastlantıya bakınız.)

"Nefes"e dönersek: "Nefes"in kendisine konu ettiği düşük yoğunluklu savaş, bizim haklı olduğumuz savaştır. Bunda da şüphe yoktur: Egemen bir devletin ordusuna silah çeken herkes, o ordunun savunduğu millete (sadece Türklere değil, Kürtlere, Çerkeslere, Lazlara, Ermenilere, Yahudilere, Rumlara, herkese) silah çekmiş sayılır. O ülkenin bağımsızlığına çekilmiştir o silah. Ve yabancı güçlerin manipulasyonuna da son derece açıktır. O silah ya zorla bıraktırılmalıdır ya da silahı tutan el etkisiz hale getirilmelidir.

(Bu arada güncel bir not da düşeyim: Daha bundan birkaç hafta önce gencecik çocuklarımızı öldürenler, bugün Meclis'te partisi olan bir topluluk tarafından sınırda kahraman gibi karşılanacaklar ve teslim olacaklar. Ve devlet büyükleri de bunu bir başarı, olumlu bir adım gibi görüyorlar. Burada ne kadar çok şeyin yanlış olduğunun farkında mısınız?)

İşte "Nefes"in sorunu, haklı olduğumuz bir savaşta, kendisinin haklı olduğuna yeterince inanmaması. Filmin "kahramanı" olan yüzbaşı, sanki ülkesinin emperyal hevesleri uğruna gencecik yaşta Vietnam'a gönderilmiş bir asker gibi (bkz. "Platoon" "Full Metal Jacket", vb. ), bir bunalımdan diğerine koşuyor. Oysa o yüzbaşı, kendi milletinin yaşama hakkını savunmak gibi en doğru ve sağlam bir gerekçe ile orada bulunuyor ve burada şüphe edilecek bir durum yok.

Birey olarak "şiddet"le sık sık iç içe olmaktan dolayı ruhsal güçlükler yaşayabilirsiniz, bu da normaldir. Ama temsil ettiğiniz ülkenin oradaki mücadelesi hakkında şüpheye düşmemelisiniz. Zira haklı bir nedenle oraya gönderilmiş bulunmaktasınız. (Gerçek hayatta şüpheye düşmüş, düşen, ve düşecek tabii ki vardır. Ama bunu bir film olarak yapıp milyonların -özellikle de her sene onlarca evladını teröre kurban veren insanların - önüne koyduğunuz zaman, bunun anlamı -daha önce de defalarca söylediğim gibi- çok farklı olur.)

* * *

Şu da var: Eğer ülkemizde, yaklaşık 25 yıldır yaşadığımız bu acılı süreçle ilgili haklılığımızı gösteren çok sayıda film çekiliyor olsaydı, bu film kendisine daha rahat "yer" bulabilirdi. Yani "Ben diğer filmler gibi değilim, Güneydoğu'daki bu durumu kendime göre yorumlayacağım" diyebilirdi. Ama böyle birşey olmadığı için, filmin ele aldığı konuyla ilgili acılarımız da hemen her hafta tekrar deşildiği için, filmle ilgili beklentiler artıyor. Ve bu tür hataları da daha göze batar hale geliyor.

* * *

Görünüşe göre, Batı'dan aldığımız bir çok kurumu, davranışı, düşünceyi, uygulamayı yanlış anladığımız gibi, "savaş karşıtlığını" da yanlış anlıyoruz. Bu yaklaşımı, "tatlı su aydını" olarak nitelenebilecek binlerce insanda görebilirsiniz. (Eskiden sayıları onlarla, yüzlerle ifade edilirdi. Ama artık hepsinin medyada çok sağlam köşeleri var. Ve gencecik insanların beyinlerini yıkamaya devam ediyorlar.)

Ama işi doğru anlayanlar ve doğru şekilde dile getirenler de var. Burada yine mavi gözlü yakışıklıdan alıntı yapayım: "Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir." Bizim Güneydoğu'daki savaşımız da hem zaruri, hem de hayatidir.

İnanmayan, orada teröristler tarafından öldürülen öğretmenlere, mühendislere, bebeklere ve de askerlere sorsun.

18 Ekim 2009 Pazar

NanoFlash: Kendi Çapında Bir Devrim

Bu siteyi takip edenlerin genel olarak senaryo yazarlığı ile ilgilendiğini biliyorum. Ama senaryo yazarlığı ile ilgilenenlerin bir bölümü, aynı zamanda bağımsız sinema ile de ilgileniyor. Yani kendi kısıtlı olanakları ile uzun metraj film çekmek isteyenler de var. Bu nedenle arada sırada onları ilgilendiren bilgileri ve haberleri de paylaşmayı gerekli görüyorum.


Bu bilgilerden bir tanesi, aslında usul usul bir devrim gerçekleştiren, ve aşağıda yer alan yazılarda sadece bir kere bahsettiğim NANOFLASH adlı bir cihaz. Yukarıda resmini gördüğünüz bu cihaz, HDMI ya da HD-SDI çıkışı olan kameralardan, o kameraların kasede ya da karta kaydettiğinden üç beş kat daha kaliteli görüntü alınmasını sağlıyor.

Peki bunu nasıl yapıyor?

Bir HD kameranın sensörüne düşen görüntülerden oluşturulan dijital bilgi, o kameranın kullandığı ortama (medyaya) göre sıkıştırılır ("compress") ve öyle kaydedilir. Burada genelde çok büyük oranlı bir sıkıştırma gerçekleştirilir. Bunu amacı, çok miktardaki bilginin, kısıtlı bir alana depolanmasını sağlamaktır. Böyle bir sıkıştırma olmazsa, bu kameraları kullanmak mümkün olmazdı.

Ama gelişen teknoloji, çok daha büyük veri miktarlarını, çok daha küçük ortamlara sığdırmaya olanak sağlamaktadır. Bunun bağımsız sinemacılar için anlamı, ellerindeki nispeten ucuz kameralardan çok ama çok daha kaliteli görüntüler elde etmektir. Normalde elli bin küsür dolarlık kameralarda görülen veri hızlarını, kendi üç - beş - on bin dolarlık kameralarından elde edebilmek anlamına gelmektedir. Bunun, az paraya iyi sonuç almaya çalışan (almak zorunda olan) bağımsız sinemacı için büyük bir nimet olduğunu söylemeye gerek yok.

Örneğin, HDMI çıkışınız olan bir Sony FX7'den ya da HD-SDI çıkışınız olan bir Sony EX1'den ya da Panasonic HPX171'den, bu kameraların normalde sunduğundan birkaç kat daha kaliteli görüntü elde edebilirsiniz. Örneğin FX7'nin kasede yaptığı (HDV) görüntünün veri hızı 25 Mbps'dir. Sony EX1'in karta yaptığı kaydın veri hızı 35 Mbps'dir. Panasonic 171'de ise bu veri hızı 100 Mbps'dir. Adı geçen Sony'lerin renk örneklemesi 4:2:0, Panasonic'inki ise 4:2:2'dir.

Oysa Nanoflash, bütün bu kameralardan 160 Mbps'lik bir veri hızında "intraframe" 4:2:2 kayıt yapılmasına olanak tanımaktadır. Ve bu kayıt da, kasede ya da bir diske değil, CF (Compact Flash) karta yapılmaktadır. Yani şu an kullanılan en güvenilir ortama. (Kasetli ve diskli kameralar, aşırı soğuk, aşırı sıcak ve nemli ortamlarda çalışmamaktadır).

Ama iyi haberler bununla da sona ermiyor. Zira yapılacak bir "firmware" güncellemesi ile Nanoflash'ların 220 Mbps 4:2:2 "intraframe" görüntü kaydı yapabileceği duyurulmuş bulunuyor. Panasonic'in 40-50 bin dolarlık kameraları bile AVC-Intra'da 100 Mbps kayıt yaparken (tamam, HPX300'ün fiyatı, 7 bin dolar civarında), elinizdeki HDMI ya da HD-SDI çıkışlı kameralarla 220 Mbps 4:2:2 Intraframe kayıt yapabileceksiniz.

* * *

Benzer işleri yapan başka cihazlar aslında uzun süredir piyasada bulunuyor. Aja'nın, Black Magic'in "capture card"ları, benzer şeyleri yapıyorlar. Ama bu kartların kullanılabilmesi için, kameranın civarında bir de bilgisayarın (laptop değil, desktop) bulunması gerekiyor. Sadece kapalı alanlarda (stüdyo vb.) kayıt yapılmasına uygun gibi duruyorlar.

Buna çözüm olarak Aja "Ki-Pro" diye portatif bir cihaz geliştirdi. Bu cihaz Prores 422 kayıt yapıyor. Cihazın fiyatı 4000 dolar civarında. Yani (şu an itibariyle) Nano-flash'tan 1000 dolar daha pahalı. Ve oldukça da hantal. Ama Quicktime'a dayalı bir işakışı olanlar için ideal.

Matrox da MXO2 diye bir kart geliştirdi. Prores 422 ve "uncompressed" HD kayıt yapabiliyor. Nispeten ucuz olan (1500 dolar) bu cihaz sadece Mac laptoplarla çalışıyor. Yani istediğiniz kadar özgür değilsiniz. Stüdyo ortamında herhangi bir sorun olmayacaktır, ama dış çekimlerde bir laptopa kabloyla bağlı olmak, hareketi oldukça kısıtlayacaktır.

NanoFlash'ın bu çözümlerden bazı avantajları (portatiflik, fiyat, kayıt formatı, vb.) olduğu kesin. Ama bunlar da son derece profesyonel cihazlar ve farklı ortamlarda daha iyi sonuçlar verebilirler. (Örneğin bir "greenscreen" çekiminde, "uncompressed" 4:4:4 kayıt çok daha verimli olacaktır.).

Naçizane tavsiyem, kameralarla ve objektiflerle ilgili araştırma yaparken ve satın alma seçeneklerini değerlendirirken, NanoFlash ve benzeri ürünleri de göz önünde bulundurmanız. Sadece birkaç bin dolar daha ödeyerek, on binlerce doların bir yönetmen olarak size getiremediği olanaklara sahip olabilirsiniz.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Muhtemel Abbas Yolcu: Kış Masalı

"Kış Masalı" adlı dizinin reytingleri yine (kendi çapında bir diziye göre) yerlerde sürünüyor. Total'de ve AB'de ilk 10'a bile girememiş. Bu kadar usta bir kalemin, bu kadar yetenekli bir teknik ekibin, bu kadar kalifiye oyuncuların elinden çıkan bir hikaye, acaba neden başarılı olamaz?

Eğer TV yöneticileri bu sorunun cevabını bilselerdi, herhalde çok mutlu olurlardı. Yazarlar da, yapımcılar da, bu diziden (ve benzerlerinden) ekmek kazananlar da.

Aşağıda bunun nedenini söylemiştim oysa: "Kış Masalı"nın acilen ortalamanın üzerinde bir çatışmaya, hikayeyi güldür güldür akıtmaya başlatmaya ihtiyacı var, demiştim. Beşinci bölümü izledik ve hala bu konuda tık yok. Yani görüp görebildiğimiz sadece hafif deli (egzantrik) bir köylü kızı ve ona aşık olduğunu iddia eden iki güçlü erkek. Erkeklerden biri daha geleneksel bir arka plana sahipken diğeri daha şehirli. Ama her ikisi de zengin. Ve bu iki erkeğin aileleri arasında geçmişte yaşanmış bir çatışmanın izlerini görüyoruz. Ama o kadar. Günümüzde ise sadece Ali Murat, zengin çocuğu orta karar pataklıyor sadece.

Ha, bir de Esmer'in hamileliği olayı var. Ali Murat'ın karısının ona erkek evlat verememesi, Esmer'in çocuğunun ise "erkek olma" ihtimalinin bulunması hali. Bunu fark eden Ali Murat'ın annesi (Kayınvalide olabilir mi? Hatırlayamadım şimdi), Esmer'den kurtulmak yerine onu şehir dışında bir eve yerleştirir. Doğacak olan erkek çocuğu bir biçimde aileye entegreye düşünmektedir anne. Bu arada Ali Murat'ın karısının da hamile olması, hafif ilginç bir durum yaratıyor. Bir "bilen"in söylediğine göre burada bir "bebek değiştirme" operasyonu planlıyor olabilir anne.

Yine de dört bölümünü seyrettiğimiz büyük çaplı bir prodüksiyonda yeterli bir çatışma, yeterince güçlü bir hikaye yok ortalıkta henüz. Oysa biliyorsunuz, TV kanalları bir dizinin kaderini belirlemek için sadece ilk iki ya da üç bölümünün reytingine bakarlar, sonra da diziyi tutmaya ya da bırakmaya karar verirler. (Bu yüzden genelde sadece ilk dört bölümü sipariş verirler, sonrasını çektirtmezler.) Şu hale bakılırsa, "Kış Masalı"nın çoktan gitmiş olması gerekirdi. Zira reytinglerde, geçen haftalara göre bir yükselme değil de düşüş var.

Ama eğer yazar ya da yapımcı şirket yeterince prestij sahibiyse, kanal bir süre daha dayanmayı tercih edebilir. Yine geçen seneden "Aşk Yakar"ı örnek vereyim. Dizi, reytingleri yüzünden değil, projenin başındaki kişi (Yavuz Turgul) yüzünden tutulmuştu. Reytingler ise ne yazık ki beklenen yükselmeyi bir türlü gösterememişti. Yaklaşık 20. bölümünde de son verildi diziye. (Yolun yarısında yazı ekibi değişmiş olmasına karşın).

Eğer "Kış Masalı"nın tutması isteniyorsa, derhal ağır topları (yani büyük çatışmaları) devreye sokması gerekiyor. Yani en temel çelişkiler, en büyük arzular, bu arzuların yarattığı büyük sorunlar, ve bunları çözmek için yapılan kanlı çatışmalar (bu kan maddi de olabilir, manevi de) hikayeye dahil edilmeli. Ayrıca Ali Murat'ın, karısından bu kadar soğumasının çok ama çok gerçekçi nedenleri öğrenmeliyiz ki, Esmer'e olan (anlaşılan) bitmemiş aşkını destekleyelim. Aksi takdirde, sırf bir aşk uğruna ailesini dağıtan bir insan gibi duruyor.

Şehirli çocuk Masum da (bu nasıl bir isim yahu, Küçük Emrah'ı çağrıştırıyor) Esmer'e karşı "haklı" bir sebeple ilgi duymalı. Mesela kendi şehirli ortamında yaşadığı büyük bir duygusal travmadan sonra, arkadaş çevresinden soğumuş olabilir. (İlginç bir biçimde, "Haneler" dizisinde parodisi yapılan, başrolünü Kadir İnanır'ın oynadığı "Yaban" filminde böyle bir durum anlatılmaktadır.) İşte o zaman, bu genç adamın ilgisinin geçici bir heves olmadığını anlarız.

İnsan, bir aşk hikayesinin, daha kanlı, daha çatışmalı, daha şiddetli olmasını bekliyor. "Kış Masalı"nın en büyük eksiği bu bence. Büyük bir ihtimalle kanalın drama bölümü bunu görmüş ve yazara bildirmiştir. Ama piyasada öyle "ünlü ve güçlü" insanlar var ki, onlara kimse "Kral Çıplak" diyemiyor. Olan da en sonunda diziye, yapımcılara, oyunculara, ekibe oluyor.

Açıkçası şimdiye kadar edindiğim izlenim, bunun bir aşk hikayesinden çok, bir aileler arası çekişme dizisi olarak düşünüldüğü. Yani yazar kendisinin bir aşk hikayesi anlattığını düşünebilir, ama ekranda bize gösterdiklerinin büyük bir bölümü, aşk hikayesi unsurlarından çok, aileler arasındaki entrikalı durumlar: İki ailenin büyükleri arasındaki geçmişte yaşanmış ilişkisel çatışma, Esmer'in Yengesi'nin karısının eski eşinin (Mamuk), Masum'un dedesinin evindeki bir kadına kaçmış olması, yine o evdeki bir kadının Masum'u sevmesi, vb.

Bir de şu dış ses olayı var. Ne yazık ki yeterince iyi değil. Yani, hikayenin bize aktarmadığı duyguları, dış ses ile anlatmaya çalışıyor. En başlarda, biraz hoş ve şiirli olduğunu düşünmüştüm. (Bir başka kötü örnek için bakınız: "Ezel") Ama daha sonra, hikayenin zayıflığını gizlemek için kullanıldığını fark ettim. Bunun, en büyük anlatı hatalarından biri olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Seyirciye "Ali Murat çok aşıktı" demek, seyircide bir duygu uyandırmaz, sadece "Hava durumu" bir bilgi aktarımı sağlar. İnsanlar, özdeşleşme teknikleri ile sevmeye başladıkları insanların başına gelen olayları, kanlı-canlı-şiddetli olayları gördükleri zaman duygulanırlar, o duygular kendilerine şiirimsili bir dil ile "bildirildiğinde" değil.

Neymiş: En büyük kalemler bile hata yaparmış ve bu hatalar bütün TV mekanizmalarını aşıp karşımıza (hem de haftalar boyunca) çıkabilirmiş.

Eğer bahsettiğim yönde değişiklikler yapılmazsa, "Kış Masalı" bu sezonun en büyük fiyaskolarından biri olmaya aday. Demedi demeyin.

15 Ekim 2009 Perşembe

Güzel Fikir Her Yerde Güzeldir

Playing For Change: Song Around the World "Stand By Me" from Playing For Change on Vimeo.

* * *

Doga icin cal ! / Divane Asik Gibi - Official Video from Doga icin cal on Vimeo.

Nikon Hala Uyanmamış: D3s


Aşağıda, yeni nesil DSLR fotoğraf makinalarının, video dünyasını alt üst etme potansiyelinin olduğunu, hatta bunu yavaş yavaş başardığını söylemiştim. Canon'un Mark2 ve 7D'sine Nikon'un vereceği bir cevabın olduğundan bahsetmiştim.

Nikon bu cevabı duyurdu: D3s.

Makinanın video özelliklerine bakınca, Nikon'un video-DSLR'ların yaptığı atılımı ıskaladığını görüyoruz. Nikon hala kendisini sadece bir fotoğraf makinası ve objektif imalatçısı olarak görüyor besbelli.

Makina sadece 720p 24p çekim yapıyor. Oysa 7d'nin ve GH1'in seçenekleri daha fazla. Her ikisinde de full HD çekim yeteneği var. GH1 hem AVCHD hem de Mjpeg codeclerini kullanabiliyor. Nikon ise sadece Mjpeg codec'i ile kayıt yapabiliyor. Bu makinayla çekilmiş video örneklerini görmeden birşey söylemek zor, ama Nikon'un D3s ile video pazarını pek düşünmediği aşikar.

Unutmadan, makinanın fiyatı 5200 dolar. Yani üç adet 7D, bir adet HPX171, ya da üstüne biraz daha para ekleyerek bir EX1 alabilirsiniz. Demek istediğim, Nikon şu anda video dünyasının bir oyuncusu olmayı düşünmüyor. Belki ileride düşüncesini değiştirebilir.

Bakalım Panasonic GH1'in bir üst modeli için ne yapacak? Scarlet acaba bekleneni verecek mi? Scarlet'ı bilmem ama, eğer Panasonic'ten güzel bir yanıt gelmezse, bu senenin fotoğraf makina/kamerası 7D gibi görünüyor.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Bir Düşük Bütçe, Yüksek Gişe Örneği: Paranormal Activity

Korku filmlerinin, düşük bütçeli sinemacılar için en iyi giriş formatı olduğunu söylemiştim. Bu ilkeyi uygulayan bir film "Paranormal Activity". 15 000 (on beş bin) dolara çekilmiş, şu anki gişesi ise 1.000.000 (bir milyon) dolar.

Filmin fragmanı aşağıda:




Wikipedia'da şöyle deniyor filmin yapımı hakkında:

"Bu film fikri, Oren Peli yaşadığı evde acayip olaylar yaşamaya başladığında ortaya çıkmış. Peli eğer uyurken gece olanları kaydetmek için kamera düzeneği kursam ne olur diye düşünmüş. İnsanın uykudayken savunmasız olmasının, en büyük korkularımızdan birini harekete geçirdiğini söyleyen Peli 'Eğer evde gizlenen birşey varsa, onunla hakkında yapabileceğiniz pek birşey yoktur' diyor. Peli ömrü boyunca hayaletlerden korkmuş, hatta Ghostbusters (Hayalet Avcıları) filminden bile, ama bu korkuyu olumlu ve üretici bir şeye kanalize etmeye karar vermiş.

Peli'nin evi çekime hazır hale getirmesi bir yılı almış: duvarları boyamış, yeni mobilyalar eklemiş, bir halı almış, ve gerçek bir merdiven inşa etmiş. Peli, filmin olumlu yan etkilerinden birinin "En sonunda eline, içinde dev gibi bir TV'nin bulunduğu mükemmel bir evin geçmesi" olduğunu söylüyor şakayla karışık. Bu esnada paranormal olaylar ve demonoloji (şeytan ve cinlerin varlığını araştıran bilim) konusunda ayrıntılı araştırmalar yapan Peli, "Olabildiğince gerçeğe bağlı kalmaya çalıştık" diyor ve ekliyor: "Hikayedeki hayaleti bir cin yapmamızın nedeni, en kötücül ve şiddet düşkünü varlıkların cinler olduğunu belirten bir araştımaydı."

Peli'nin hiçbir formel sinema eğitimi yok. Bu film için de tam bir senaryo yazmamış. Blair Witch'de olduğu gibi oyunculara sadece genel olarak hikayeyi ve o sahnedeki "durumu" anlatmış. Filmin tamamı 7 günde çekilmiş - bu, yönetmenin kendi kendine koyduğu bir zaman sınırlamasıymış.

Film çekildikten sonra Sundance'e kabul edilmemiş. Miramax'ta görülmüş ama dağıtılmamış. Daha sonra Dreamworks'e gitmiş. Yapım sorumlusu Ashley Brooks filmden öyle etkilenmiş ki, her gün patronu Yapım Şefi Adam Goodman'ın başının etini yemiş, filmi görmesi için. En sonunda bezen Goodman filmi görmüş ve o da çok beğenip kendi patronu, Stüdyo Şefi Stacey Snider'a vermiş. O da Steven Spielberg'e.

İşin ilginci Spielberg ertesi gün Dreamworks'e filmin DVD'sini bir çöp torbasına koyarak getirmiş. Zira filmin efsunlu olduğuna inanıyormuş. Önceki gece filmi izledikten birkaç dakika sonra yatak odasının kapıları kendiliğinden kilitlenmiş ve o saatte bir çilingir çağırmak zorunda kalmışlar. Buna karşın Spielberg filmi sevmiş ve filmin "yeniden çekilmesi" için onay vermiş.

Yapılan görüşmelerde filmin yeniden çekilmesinden önce filmin bir kere sinemada insanlara gösterilmesine karar verilmiş. Gösterime de senaristler vb. çağrılmış izleyici olarak. Film gösterimi sırasında insanlar filmin yarısında çıkmaya başlamışlar. Yapımcı "Eyvah, yanlış filmi satın aldık" derken, gerçek ortaya çıkmış: seyirciler, çok kötü olduğu için değil çok korkutucu olduğu için filmden çıkıyorlarmış. Bunun öğrenilmesi üzerine filmin yeniden çekilmesi fikrinden tamamen vazgeçilmiş.

Film 25 Eylül 2009'da az sayıda salonda gösterime girmiş. 9 Ekim'de de daha fazla şehirde ve salonda gösterim başlayacakmış. Kısıtlı gösterimden elde edilen gişe 1 milyon dolar. Daha sonra ne olur Allah bilir.

Film Türkiye'de Aralık 2009'da gösterime girecek.

* * *

Bu da filmi izleyenlerin gizlice çekilen görüntüleri:



Filmin daha fazla salonda gösterime sokulması için kullanılan bir yöntem var: Yapımcılar, eğer kendilerine 1 milyon talep gelirse, filmi başka yerlerde de gösterime sokacaklarını söylemişler. Bunun üzerine eventful.com sitesinde bir anket açılmış. Şu an itibariyle belirtilen rakama hayli yaklaşılmış durumda.

Yine yukarıdaki videolardan ilki (yani fragman) bir milyondan daha fazla izleyici tarafından seyredilmiş. Alttaki tanıtım ise üç yüz bin izleyiciyi aşmış.

Filmin facebook sayfasında da elli bin "hayran"ı var.

On beş bin dolara çekilen bir film için, hiç de azımsanacak bir başarı değil, değil mi?!

09 Ekim 2009 Cuma

Kafa Bul Benimle, Bebek!

Arkadaşlar, siyaset, ince ince yalan söyleme sanatıdır. Bunun çeşitli yolları vardır: Gerçeği azıcık çarpıtırsınız, kısmen gizlersiniz, olmayanı eklersiniz, olan ufacık birşeyi abartırsınız, vb. İzleyicinin/dinleyicinin gerçeklik duygusuyla fazla oynamaz, böylelikle onu ikna edebilirsiniz. Söylediğiniz yalan aşırı büyük ve saçma olursa, karşınızdakinin gerçeklik duygusunu sarsarsa, inandırıcılığınızı kaybedersiniz.

Şimdiki yöneticilerimiz ise bizimle doğrudan kafa bulma modunda konuşuyorlar. Nasılsa ortalıkta "Saçmalamayın yahu!" diyen kimse olmadığı/kalmadığı için (bkz. "Basının Varolmamasının Dayanılmaz Hafifliği"), istedikleri gibi doğaçlama zırvalayıp, sözlerinin altının dolu olup olmadığına bakma ya da bunu dert etme zahmetine katlanmıyorlar.

En son Hacıcavcav'ın (son seçimlerden sonra tekrar baş yönetici yardımcısı olan zerzevat) sözleri bende bu duyguyu uyandırdı. Hani bazı satıcılar size düpedüz ucuz ve kalitesiz bir malı çok kaliteliymiş gibi büyük bir fiyata satmaya çalışırlar ya, işte öyle konuşuyor adam.

Neymiş: kendilerinden önceki yönetimler sorunları tembel evkadınları gibi halının altına süpürmüşler, onlar ise gerçekten birşeyleri değiştirmek için uğraşıyorlarmış, vs. vs.

"Ah canım, annen nerde senin?!" (Şok halinde, kaybolmuş ve kafası karışmış, hem ağlayan hem de saçmalayan bir çocuğa söylenen bir söz).

Bunu diyen zatın partisinin yaklaşık olarak yarısı, son otuz yılda piyasada çeşitli zamanlarda iktidarda olan partilerde görev yapmış insanlardan oluşuyor. E, kurulduktan bir sene sonra iktidar olan bir partinin uzaydan siyasetçi getirmesi beklenemez, tabii ki ortalıkta başıboş dolanan tipleri bünyesine alacak. Ama böyle bir devşirme operasyonundan sonra "Son otuz yıldır iktidarlar hiçbirşey yapmadılar" diyemezsin, zira birşey yapmayanlar bizzat senin bünyende yer alıyorlar, hatta yakın zamana kadar bakanlık yapıyorlardı (AA, KT) ya da yapıyorlar (CÇ).

Hatta ve hatta bu sözleri söyleyen zat bizzat yedi yıldır iktidarda ve daha önce de iktidar ortağı olan bir partide bakanlık yapmıştı yine.

Ayrıca, kendileri iktidara geldiği zaman sıfır noktasına gelmiş olan terörün, tarihinin en azgın dönemlerinden birini yaşar hale geldiğini de kimse unutmuyor. Bu terör karşısındaki aciziyetlerinin "5 Kasımda Bushla görüşmeden önce harekat kararı alamam" sözleri ile tescillendiğini herkes biliyor. Bütün bu "Açılım" masallarının, Kuzey Irak'taki petrollerin güvenli bir biçimde topraklarımız üzerinden Akdenize taşınmasıyla ilgili olarak, "Nobel Barış Ödülü" sahibi Obama tarafından verilen emirlerden kaynaklandığını da. Böyle bir emir gelmese kıllarını kıpırdatmayacaklarını da.

* * *

Ama gerçeklerle bağı koparıp fantazyanın sonsuz çayırlarında at koşturan insanlar, sadece bu devşirme ordusunda bulunmuyor. Dün gece bunlardan birini Sarıgül'ün şahsiyetinde de izleme şansına nail oldum. Ve dedim ki, "Gitti bir fırsat daha!"

Neden?

Kendisi şöyle buyuruyor: "Eğer ilk seçimde (yani 2011'de) ezici bir çoğunluğun oyunu alıp iktidar olmazsa, siyaseti bırakacakmış." Özal öyle yapmış, RTE de. Kendisi de öyle yapacakmış.

Böyle birşey olmayacak, yani gelecek seçimlerde ne yazık ki iktidar olamayacak. Zira kendisine örnek aldığı iki şahsın da iktidara büyük bir çoğunlukla gelmesi, çok özel koşullarda gerçekleşmişti: Biri, darbeden sonra yapılan ilk genel seçimlerde iktidar oldu, diğeri de ülkenin yaşadığı en büyük ekonomik krizlerden birinden sonra. Yani her iki durumda da halk, mevcut düzenden son derece rahatsızdı.

Ayrıca Türk milleti, geleneksel olarak muhafazakardır. Muhafazakar partilerin kandırma operasyonlarına da daha açıktır. Sağcı bir parti sadece birkaç dini söylem, artı, fantastik bir iki ekonomik vaat kullanarak halkın büyük bir bölümünün oyunu alabilir. (Bkz. Tansu Çiller'in "İki anahtar" vaadi.). Oysa bir sosyal demokratın bunu yapması için çok daha fazla çabalaması gerekir. (bkz. Apo'nun yakalanmasının DSP'yi iktidar yapması).

Eğer gelecek seçimlerde, böyle aşırı sıradışı olaylar (kriz ya da terörle ilgili çok önemli bir gelişme) gerçekleşmezse, Türk halkı oyunu yine mevcut iktidara verecektir, belki birkaç puan düşürerek. Ama iktidar değişmeyecektir.

Sarıgül'ün bunu görememesi ise, çevresinden aldığı aşırı gazın etkisidir, sanıyorum. Oysa daha uzun vadeli düşünse, eskilerin söylediği gibi, "Siyaset bir maratondur" dese, hem solu silkeleyerek biraz daha kendine gelmek zorunda bırakabilir, hem de sağlam bir muhalefetle iktidarın ayağını denk almasına yardımcı olabilir.

Ama Sarıgül bir sonraki seçimlerde asla ve asla iktidar olmayacaktır. ABD ve Tüsiad'ın ve tarikatların şu anda kime destek verdiği ayan beyan ortadadır. Bu desteği değiştirmeleri için de şimdilik hiçbir neden görünmüyor.

Yani Sarıgül de Hacıcavcav gibi hayal görüyor. Ya da bizimle kafa buluyor!

* * *

CHP'de ise Deniz Baykal, kendisinin çözümün değil sorunun bir parçası olduğunu artık anlamalı. Hem o, hem de çevresindekiler. Bu kadar çok ve sık başarısız olmuş bir insanın ve onu destekleyenler grubunun o koltuklarda oturmaması gerekiyor. Bunu anlamak için süper zeki olmaya gerek yok.

"Çözüm olamıyorsan kenara çekil", demokrasilerin en temel prensiplerinden biridir. Bizim ülkemizde ise demokrasi dendiği zaman sadece, "yeterli sayıda oyu alarak olabildiğince uzun süre başta kalmak" anlaşılmaktadır. Oy alabilirsiniz, ama bu sizi ehil kişi yapmaz. Ehil olmadığınız anlaşıldığında (yani çeşitli seçimlerde arka arkaya başarısız olduğunuzda) da çekip gitmeyi bilmelisiniz. Demokrasi denen oyunun sadece bazı kurallarını alıp diğerlerini almazsanız, böyle acayip sonuçlara da katlanmak zorunda kalırsınız.

* * *

Kendime not: Daha az haber seyret, sinirlerine dokunuyor!

Aşkına İhanet Etmeyeceksin!

Ettiğin zaman, bunun bedelini en ağır şekilde ödeyeceksin.

Aşk denilen duygu, birçok bileşenin mucizevi bir biçimde bir araya gelmesiyle oluşuyor. Siz hazır olacaksınız, dünya hazır olacak, karşınızdaki hazır olacak. Az rastlanan, bu nedenle de yüzyılda bir gelen kuyruklu yıldızlar gibi heyecan uyandıran bir durumdur.

Eğer Allah'ın sevgili kuluysanız ve böyle birşey yaşamaya başladıysanız, varınızı yoğunuzu bu kumara yatırmak zorundasınız. Burada pazarlık olmaz, burada taksit olmaz, burada vade yapılmaz. Ya şimdi, ya hiçtir. Eğer bu ateşi taşıma görevi sizin gönlünüze verilmişse, bunu ya layıkıyla yaparsınız, ya sonsuza dek lanetlenirsiniz.

Ve herkes bunu bilir. Her türlü piyangodan daha büyük olan bu talihi reddetmek, kainatın en büyük aptallıklarındandır. Ama bunu yapmayanlar da yok değildir. Hiçbir maddi başarı, hiçbir iktidar, hiçbir şöhret, bu hatayı örtemez. Hiçbir alkol ya da uyuşturucu bu hatanın acısını dindiremez.

İşte bu yüzden, insanların en çok dikkatini çeken hikayeler, aşk hikayeleridir. Aşk şarkıları, aşk şiirleri, aşk hikayeleri... Ruhun, yuvasına dönüş yolculuğudur aşk. Ve ruh, bu şarkıyı bin kere dinlese de yine bıkmaz.

Aşkı bitiren, ama gerçekten bitiren tek şey ihanettir. İhanet, ille de başka birine meyletmek değildir. Aşkın gereklerini yerine getirmemektir ihanet. Ona vermeniz gereken enerjiyi, zamanı, duyguyu, başka şeylere atfetmektir. Her türlü ihanet, aşkı bitirir.

* * *

Bu ne şiddet bu celal, diyeceksiniz.

Bir dizi izlerken aklıma geldi: Kış Masalı. Aşağıda birkaç kez bahsetmiştim. Eğer reytingini yükseltmek istiyorsa, "hemen ocağın altını açmalılar, ateşi harlamalılar" demiştim. 4. Bölüm'de, Ağa'yı oynayan karakterin, basit bir kadın şantajı (karısının "ben hamileyim" demesi) karşısında, aşkından vazgeçtiğini gördüm.

Ve dedim ki, bu dizi şimdi kendi bacağına bir kurşun sıktı. ("Jump the shark"). Artık bayağı zor toparlar.

Neden?

Aşkı için dünyayı yakmayacak karakterlerden, iyi dizi çıkmaz. Niye böyle birinin hikayesini seyredeyim ki? Hayat zaten öyle sıradan insanlarla dolu. Ben (yani "izleyici"), günlük hayatta görmediklerimi gösteren hikayeleri izlerim. Öbürü zaten hayatımda var. Güçlü duygular yaşamayan ya da yaşatmayan insanlar, güzel dizilere konu olamazlar, seyirciyi peşlerine takıp götüremezler.

Aynı hatayı, geçen sene heyecanla beklenen ama sonra yayından kaldırılan "Aşk Yakar" dizisi yaptı. Özcan Deniz ve Meltem Cumbul'un başrolünü oynadığı, projenin başında Yavuz Turgul'un olduğu dizi, "Aşk"ı harcattı. Baş karakter Özcan Deniz, aşkını sattı, Meltem'in karakteri olan Nazlı yerine Belda denen zengin kadını tercih etti, parası için. İşte o an, o dizinin bittiği andı. Ne yazık ki yapımcılar ve kanal bunu fark etmediler. Seyirci ise fark etti. Reyting mezarlığına gömdü diziyi.

Dizi yazmak isteyenlere duyurulur!

(Film de olabilir)

07 Ekim 2009 Çarşamba

Canon 5D: Gece Performansı





Three candle power from Trammell Hudson on Vimeo.

Yukarıdaki performansı Stanley Kubrick görseydi ağlardı herhalde. Sadece üç mumun ışığı ile elde edilen görüntülere bakar mısınız? Rahmetli, "Barry Lydon"da benzer birşeyi yapmayı denemişti: sadece mum ışığında film çekmek.

7D, bundan biraz daha düşük performans gösteriyor. Ama o bile gayet tatmin edici sayılır. Canon, Nikon vb.'nin çıkaracağı rakiplere karşı, Mark2'ye sadece 24p eklemekle bile bütün piyasayı altüst edebilir. (Güncelleme: 2010'un ilk yarısında bunu sağlayacak bir "firmware" çıkartacakmış.)

Bu arada, Mark2'ye ekstra özellikler (Zebra, AGC kontrolü, vb.) eklemeyi başaran MagicLantern'ciler, 7D üzerinde de çalışmaya başlamışlar. Bu iyi haber, hem de çok iyi.

06 Ekim 2009 Salı

Canon 7D: Ne Sensör Ne Ben ...

Aşağıda yer alan bazı yazılarda Canon 7D'den heyecanla bahsettiğimi görmüşsünüzdür. Bunun bir nedeni var: Dijital kameralarla sinema yapmak isteyenlerin elini kolunu bağlayan birkaç konuyu radikal bir biçimde çözüme ulaştırması.


Bunlardan birincisi 24p kayıt yapması. Mark2'den farklı olarak, sinemayla uğraşanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek kare hızları sunması. (Eğer Philip Bloom'un anlattığı bir yöntemi kullanırsanız, NTSC ülkeler için düşünülmüş 60 fps'lik çekim modunda elde edilen görüntülerden hoş bir "yavaş çekim" etkisi de elde edebiliyorsunuz.) Ama en önemlisi 24p.

İkincisi, sığ alan derinliği (DOF: "Depth of Field"). Geçen seneye kadar genç sinemacılar, filmli kameraların elde ettiği sığ DOF'a ulaşabilmek için Redrock gibi adaptörlere bin dolar civarında para yatırmak zorunda kalıyordu. Elde ettikleri görüntünün ters olması, aletin tozlanma olasılığı, fazla titreşim, kameranın hantallaşması gibi sorunlarla boğuşmaları gerekiyordu. Ama Canon 7D bu sorunları bir hamlede ortadan kaldırdı. Daha önce de belirttiğim gibi, adaptör firmaları, eğer başka alanlara yönelmezlerse, birkaç seneye kadar ortadan kalkacaklar.

Üçüncüsü, diğer kameralarla karşılaştırıldığında devasa sayılabilecek büyüklükteki sensörü. 7D'nin sensörü (APS-C) Mark 2'den (35mm -still) küçük olmakla birlikte, birçok kişinin ihtiyaçlarını sorunsuz karşılayacak büyüklükte ve hassasiyette. Gece çekimleri, sadece Mark2'ninkinden biraz daha kötü, ama 1000-8000 $ aralığındaki kameralardan (kimilerine göre RED'den bile) daha iyi.

* * *

Ama 7D, "her derde deva" bir fotoğraf makinası değil. Bazı sorunları var.


Bunların en başında, sensörünün CMOS olması geliyor. CMOS sensörlerin (görüntüyü bir kerede, bütün satırların aynı anda kayıt yapması yoluyla değil de, yukarıdan aşağıya doğru satır satır kaydetmesinden kaynaklanan) "rolling shutter" denen bir sorunu var ki, evlere şenlik. Kamerayla hızlı bir biçimde pan yaptığınızda dikey görünmesi gereken nesneler (binalar, ağaçlar, kapılar) ya da çerçeve içinde hızlı bir biçimde hareket eden düz nesneler güçlü bir rüzgar karşısında eğilen saz gibi yamuluyorlar. (Yukarıda gördüğünüz bateristin bagetleri aslında DÜMDÜZ!) Bunun (görünen) tek çaresi, çekimlerinizi buna göre ayarlamanız ve hızlı panlardan kaçınmanız ya da bu tür nesneleri çerçevenize sokmamanız. (CCD'li kameralarda bu sorun yok).

İkinci sorun, "codec" ile ilgili. 7D'nin kullandığı codec ne yazık ki AVCHD'nin bir profili. Bu da Long GOP ve 4:2:0 renk örneklemesi demek. (Bu konuyu galiba aşağılarda bir yerde açıklamıştım). Ayrıca kullanılan profilde B kareleri kullanılmıyor. (Mark2 ve GH1'de de durum aynı). Bu da keying gibi uygulamalarda sorun çıkabileceğini gösteriyor. Yine de 48 Mbps'lik veri hızı, birçok sorunu aşmaya yardımcı olacak gibi görünüyor.

Mark2 çıktıktan sonra, beklenmedik yerlerde siyah noktaların görünmesi gibi bazı sorunlar görülmüştü. 7D de benzer sorunlar çıkabilir. Ama 7D'nin, Mark2'den alınan birçok derse dayanılarak çıkarılıdığı belli. Bu nedenle her ne sorun çıkacaksa, daha az ciddi olacaktır diye tahmin ediyorum.

* * *

Bunları anlatmamın nedeni koşup, bütün dünyada bu hafta mağazalarda satılmaya başlanan Canon 7D'lerden hemen bir tane ALMAMANIZ! Biraz daha bekleyin. Eğer bu aralar bir kamera almayı amaçlıyorsanız ve elinizde 1500-3500 dolar civarında bir para varsa, ve ölümcül bir aciliyet söz konusu değilse, bekleyin derim. Neden?

Birinci neden, makinanın kamera camiası tarafından yapılacak testlerinin sonuçlarının gelmesini beklemenizin gerekmesi. Hemen bu trene atlarsanız daha sonra çok pişman olabilirsiniz. Film çekim amaçlı Mark2 alanlarda olduğu gibi. (Mark2'nin 30 karesinin 29.97 değil de TAM 30 kare olduğunu biliyor muydunuz? Sadece Mark2 de olan bu özellik, gerçekten de çok can sıkıcı.)

İkincisi, Panasonic, Nikon ve RED, buna uygun bir cevap vereceklerdir birkaç ay içinde. Panasonic GH1'in özelliklerini düşük tutarak Canon'u hafife aldığını anladı. (Şu anda en büyük Panasonic forumu olan dvxuser.com'da Canon7D sayfasının ziyaretçileri, Panasonic kameralarının ziyaretçilerinden birkaç kat daha fazla). Nikon'un da HD çekim yapabilen bir full-frame fotoğraf makinası çıkarma hazırlığında olduğuna dair söylendiler var. Eh, RED de elbet birgün Scarlet'i çıkartacak.


Ama şurası kesin gibi: İster Panasonic, ister Canon, ister Sony olsun, küçük handycamlerin, ve hatta HVX200/HPX170'lerin, EX1/EX3'lerin suyu ısınmış durumda. Ya sensörlerini büyütecekler ve bir sürü ekstra özellik katacaklar bünyelerine, ya da AVC-Intra gibi (hem 1o bit, hem de kare içi sıkıştırmaya sahip) codeclere yönelerek fark yaratmaya çalışacaklar. (Bu fiyat aralığında, yani 3500-8500 dolar aralığında, Panasonic'in HPX300'ü dışındaki bütün kameralar 8 bit kayıt yapıyorlar. Farkı yukarıda ve aşağıda görebilirsiniz.)



* * *

Yine de şunu tekrar söylemeden edemeyeceğim:

Bu "yeni çıkacak ve diğerlerini piyasadan silecek kamera" muhabbeti asla bitmez. Bu, kapitalizmin, serbest piyasanın bir tuzağıdır biraz da. Zira iyi görüntüleri alan, kameradan çok görüntü yönetmenidir. İşini bilen bir görüntü yönetmeni, SD kayıt yapan Canon XL2 ile bile mükemmel şeyler çekebilir. Panasonic HVX'i ya da EX1'i ise uçurur.

Bu yüzden, eğer film çekme zamanınız geldi de geçiyorsa, sürekli olarak "ideal kameranın çıkmasını" beklemeyin. Eldeki kameralarla (ve tabii ki iyi bir görüntü yönetmeni ile) işinizi görün, bir sonraki filminizi onlarla çekersiniz.
* * *
Güncelleme - 11 Ekim 2009: Görünüşe göre Nikon'un cevabının adın D300s. Sanırım resmi duyurusu bu hafta yapılacak. Canon'un "gerçekten video için tasarlanmış bir sensörü bulunan" kamerasının adı ise muhtemelen "1D MKIV" olacak ve 8 bin dolar civarında satılacak. 16MP olacak olan bu fotoğraf makinası gerçekten de video pazarını etkilemek üzere tasarlanmış bulunuyor. Bu kamera da Ocak ayında duyurulacak. (7D 1 Eylülde açıklandı ve Ekim başında satışa sunuldu).

Aşağıda ise, bir başka 7D örneği bulunuyor:

Cole Seely- Suzuki Supercross- Canon 7D from Simon Cudby on Vimeo.

04 Ekim 2009 Pazar

Sanatı Taklit Eden Hayat

Geçen hafta meydana gelen iki olay, filmlerden çıkma gibiydi. Ne yazık ki sadece biri, komedi filminden alınmıştı, diğeri ise azıcık politik, çokça da "distopik" bir felaket filmden kopyalanmıştı sanki.

1) Bir polis memurunun, yaşadığı ve çalıştığı şehrin valisini bir ormanda bir kadınla (ki o da belediye meclisi başkanı) basması, adamı tanımaması, kolundan tutup karakola götürmesi, ancak ve ancak Polis Akademisi filmlerinde görülebilecek bir olaydı.

Ben bu olayla ilgili olarak en çok polis memurunun, yanında vali olduğu halde karakola girdiği anı düşününce kendi kendime kahkahalarla gülüyorum. Düşünsenize, yanınızda adi bir suç işlediği için yakaladığınız bir adam var ve karakola girince bütün memurlar ayağa kalkıyorlar! Polis'in o anki (yani yanındaki adamın gerçekten de vali olduğunu kavradığı anki) düşüncesini buraya yazamam, ama sanırım siz tahmin edebilirsiniz.

Bundan çıkartılacak ders: Hayatta en olmaz dediğiniz olaylar bile olabilmektedir. Bu yüzden senaryolarınızı aşırı gerçekçilikle boğmayın, yaratıcı olun. McKee'nin dediği gibi, "Sizin olmaz, olamaz dediğiniz bir şeyi dünyanın bir yerinde çoktan yapmış biri mutlaka vardır."

2) İkinci olay ise, "büyük" bir partinin kongresinde çıkan "acı" bir sonuçla ilgili. O partideki bütün delegeler, aynı kişiye oy vererek o kişiyi tekrar başkan seçmişler.

Arkadaşlar, böyle bir olayın, ve bunun yarattığı durumun tek bir adı, tek bir anlamı vardır: FAŞİZM! Farklı görüşlere, farklı düşüncelere, farklı yaklaşımlara duyulan sıfır tolerans. Ve tek bir görüşün, diğer görüşlere yaşam hakkı dahi tanımayarak onları ezmesi, yok etmesi.

Hayata tek tip bakan, bakabilen insanlardan, başkalarına bir tek hayır bile gelmez. Yaptıkları herşeyde muazzam hata payları vardır, ve bu hataları kendi içlerinde gösterme cesaretini gösterecek insanların başı derhal ezilir.

Faşizmin, demokrasi denilen bu ortam içinde bu kadar palazlanabilmesi ise, ironik bir durum yaratıyor. Tıpkı kanser hastalığının, kendisinin ortaya çıkmasını ve yaşamasını sağlayan konakçıyı ("host", yani bedenin kendisi) en sonunda öldürmesi gibi, faşizm de kendisinin ortaya çıkmasına izin veren nispeten özgür ortamı en sonunda yok eder.

Kim ne derse desin, sadece bu yönüyle bile, başka birçok alanda tökezleyen ve beceriksizlik üstüne beceriksizlik sergileyen CHP'nin aslında gerçekten demokratik olduğunu ve faşist bir biçimde işleyen parti(ler)den çok daha sağlıklı ve insanlar için faydalı olduğunu söyleyebilirim.



NB: Kongre sonuçlarını duyunca, gerçekten de 1984 filminde/kitabında olduğumu hissettim iliklerime kadar. Lodos ve Dolunay da var. Öff. Bitse de gitsek...

03 Ekim 2009 Cumartesi

Star Trek, Dark Knight, ve Fight Club Yazarlarından Tavsiyeler

Aşağıda, Holivut'ta çalışan yazarlarla yapılmış röportajlardan yapılan kısa alıntılar yer alıyor. (İngilizce)

Bu iki yazar, Transformers'ı, Star Trek'i ve Fringe'i yazdılar. Bir senaryo yazmadan önce hikaye taslağı ("outline") yazılmasının ne kadar önemli olduğundan bahsediyorlar:



Aynı şekilde, Dark City'nin, Blade filmlerinin, Dark Knight'ın, ve Jumper'ın yazarı David Goyer de senaryoya başlamadan önce hikaye taslağı yazanlardan.



Fight Club'ın yazarı (uyarlayıcısı demek daha doğru) Jim Uhls ise, böyle bir ön çalışmanın kendisine hiç uymadığını söylüyor. Jim Uhls ayrıca yeni başlayan senaryo yazarının kendisini geliştirmek için yapabileceği en iyi şeyin, başkalarının senaryolarını okumak olduğunu belirtiyor.

02 Ekim 2009 Cuma

ÇGHB vs. Haneler ve Başka Şeyler

"Çok Güzel Hareketler Bunlar"ı pek sevmediğimi söylemiştim. Her ne kadar artık skeçler, ilk zamankiler kadar kötü olmasa da, seyrederken hep bir amatörlük hissediyorsunuz. Bu amatörlük, programın ortalama seyircisinin pek gözüne batmıyor, zira onlar da oyuncularla benzer yaşlardalar. Ama tiyatro sahnesinde Zeki-Metinleri, Levent Kırcaları, Ferhan Şensoyları görmeye alışmış gözlere batan şeylerin sayısı daha fazla oluyor.

Buna karşılık "Haneler" hem skeçlerin kalitesi hem de oyunculuk açısından çok daha tatmin edici. Son zamanların en iyi genç oyuncuları, tam anlamıyla karşılıklı olarak döktürüyorlar. Yaban karakteri özellikle dikkat çekici. Bu Kadir İnanır parodisi, yetmişli yıllardan beri hayatımızda ve filmlerde ne kadar çok şeyin değiştiğini, çok güzel ortaya koyuyor. Skeçler biraz daha kısa olsa çok daha eğlenceli olacaklar, ama "sündürme"nin bir TV sanatı olduğu memleketimizde, daha fazlasını beklememek lazım.

* * *

Aşağıda "Kış Masalı" dizisinden hoşlandığımı söylemiştim. Ama üçüncü haftasında Total'de 11., AB'de 6. olmuş. Oysa "Ezel" daha birinci bölümünde, Total'de 2., AB'de ise 1. olmuş. Başka bir çok faktörün (örn. başrol oyuncuları) yanı sıra ben bu durumun, Ezel'de ana hikayeye erken girilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. "Kış Masalı"nda 3. bölümde olmamıza karşın hala ana çatışma başlamış değil, sadece emareleri var ortada. "Ezel" ise dakika bir, gol bir ana çatışmayı kurmuş, karakterleri tanıtmuş, hikayenin nereye gideceğini göstermiş durumda. Ayrıca "Kış Masalı" aynı deli kızı seven farklı kültürlerden gelen zengin iki gencin çatışması şeklindeki orta şiddette bir hikaye anlatacak gibi dururken "Ezel" aşk, ihanet ve intikam gibi çok daha şiddetli duyguları işleyeceğini göstermiş bulunuyor.

Bence bu durum, Türk seyircisinin, incelikli hikaye örgüleri ve orta şiddet duygular yerine, basit ama güçlü duygları işleyen klasik hikayeleri (bir başka örnek de "Aşk-ı Memnu") tercih ettiğinin bir örneğini daha teşkil ediyor. Yine de belli olmaz, "Kış Masalı" gelecek bölümde hikayeye damardan girerse, reytinglerini yükseltebilir.

27 Eylül 2009 Pazar

Canon 7D - Video Örneği 2

Canon 7D movie - Another night in Beijing from Dan Chung on Vimeo.

Burada kullanılan Canon 7D, deneme modeli değil, gerçekten mağazada satılan bir makine. Gece çekimlerindeki siyahların grensizliği ve renklerin canlılığı dikkat çekici. Philip Bloom'a göre Canon 7D'ye harici bir monitör bağlayabiliyorsunuz ve bu esnada HD çekmeye devam edebiliyorsunuz - MarkII'de ise monitör bağlanınca çekim kalitesi SD'ye düşüyor. 7D'de aldığınız harici görüntü HD değil, ama bu çok önemli birşey değil, özellikle de kameranın LCD ekranının sabit olduğu düşünülürse.

* * *

İnsan merak ediyor:

4:2:2 ya da düpedüz 4:4:4 intraframe çeken DSLR'ler ne zaman çıkacak diye. Geçen sene böyle bir fikir aklımıza bile gelmezken şimdi iple çekiyoruz, henüz tasarımı bile yapılmamış kameraları.

Bağımsız sinemacıların eline gerçekten çok büyük bir koz geçti, bu fotoğraf makinalarıyla. Umarım hakkını verirler.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Hızlı Kurgu

Aşağıdaki yazı "The Way Hollywood Tells It" ("Holivut Tarzı Anlatım Teknikleri") adlı kitaptan alınmıştır. Buradaki bilgileri Holivut tarzı film kurgulamak için de, bu kurgu tarzını eleştirmek için de kullanabilirsiniz:

1. Yoğunlaştırılmış Süreklilik: Dört Boyut

Yeni tarzın merkezinde dört adet kamera kullanımı ve kurgu stratejisi bulunmaktadır: hızlı kurgu, lens uzunluklarının her iki uçta abartılı olması, yakın çekimlere olan bağlılık, ve kamera hareketlerinin çok çeşitli olması. Bu tekniklerin büyük bir bölümü, genelde tedirgin eleştirmenler tarafından daha önce ele alınmıştır, ama hiçbiri yakından incelenmemiştir, ve biz de bunların tutarlı bir sanatsal seçimler bütünü oluşturacak şekilde nasıl birlikte işlediğini ele almamış bulunuyoruz. Ayrıca, bir çok cephede meydana gelen teknolojik ilerlemelere karşın, stüdyo döneminden sonra filmcilerin elindeki seçenekler azalmıştır. Tartışacağım stratejiler baskın, hatta ezici bir hal almış durumdadır: sinemacılar diğer seçenekleri kullanma konusunda teşvik edilmemektedir. Bu durum da, bu yazının son sayfalarında da belirteceğim üzere, stüdyo dönemi sinemasında bulunan bazı kendini ifade etmek kaynaklarının kaybı anlamına gelmektedir.

Hızı Artırmak

Herkes bugünlerde filmlerdeki kurgunun daha hızlı olduğunu düşünmektedir, ama hızlı demek tam olarak ne demektir? Ve neye göre hızlıdır? Popüler gazetecilik bize bu konuda bazı ipuçları vermeye çalışmıştır. 1999 yılında bir yazar "Ortalama bir filmde 600 ila 700 kesme ("cut") vardır" diyor. Hollywood'da çalışanlar ise filmlerde tipik olarak ortalama 1100-1200 plan ("shot") olduğunu söylemektedirler. Her iki rakam da günümüzde kurgunun gittikçe artan hızını küçümsemektedir.

1920'lerde Hollywood filmleri son derece hızlı bir biçimde kurgulanıyordu, her plan ortalama dört ila altı saniye sürüyordu, ama sesin kullanılmaya başlanması frene bastı. 1930 ila 1960 arasında filmlerin çoğunda üç yüz ila yedi yüz plan yer almaktaydı, yani ortalama plan uzunluğu (OPU) 8 ila 11 saniye arasında değişiyordu.

B-filmleri kategorisinde bile, bu rakamın altında bir ortalaması olan film bulmak zordur. Son derece hızlı bir biçimde kurgulanan A-filmleri genelde hızlarını sıkışık prodüksiyon programlarına ya da mevcut ("stock") görüntüleri filmde kullanma ihtiyacına borçludurlar. "Tarzan Oğlunu Buluyor" (1939) filmde OPU (Ortalama Plan Uzunluğu) 3.6 gibi son derece kısa bir süreye sahiptir. Bunun büyük ölçüde nedeni, orman yaratıklarının arşivlerde bulunan görüntülerine yapılan çok sayıdaki kesmedir.

Diğer uçta ise, son derece uzun çekimlerden oluşan çok sayıda film yer almaktadır. John Stahl'in "Back Street" (1932) adlı filminin OPU'su 19 saniyedir. Otto Preminger'in "Fallen Angel"ının (1945) OPU'su ise 33 saniyedir. 1950'li yıllar boyunca Preminger, Vincent Minelli, ve Billy Wilder uzun çekimler kullanmaya devam etmişlerdir.

1960'ların ortalarında çok sayıda sinemacı kurgu hızlarını artırmaya başladılar. Bu dönemin birçok A-filminin OPU'ları 6 ila 8 saniye arasında yer almaktadır. Bazılarının ortalamaları ise çok daha kısadır. Örneğin "Goldfinger"ın (1964) hızı 4.0 saniyedir. "Mickey One"ınki (1965) 3.8 saniyedir. "Head"in (1968) ortalama plan uzunluğu ise 2.7 saniye gibi şaşırtıcı bir rakamdır. Hız 1970'lerde daha da artmıştır.

O dönemde filmlerin dörtte üçünün OPU'ları 5 ila 8 saniyedir. Yine bu dönemde bundan çok daha hızlı çok sayıda film görüyoruz. Tahmin edilebileceği üzere aksiyon filmleri diğer türlerden daha hızlı kurgulanma eğilimindeydi (ve Sam Pakinpach'ın filmleri en hızlı kurgulanan filmlerdi), ama müzikaller, dramalar, romantik filmler, ve komediler de uzun çekimleri tercih ediyor değildi. "The Candidate" (1972), "Slaughterhouse-Five" (1972), "Pete’s Dragon" (1977), "Freaky Friday" (1977), "National Lampoon’s Animal House" (1978), "Foul Play" (1978), ve "Hair" (1979) filmlerinin hepsinin OPU'ları 4 ila 5 saniye arasındadır. Yetmişlerin ortalarında her janrdaki filmlerde en az bin plan bulunmaktaydı.

1980'lerde tempo artmaya devam etti, ama sinemacının seçim yelpazesi de önemli ölçüde daraldı. 1970'li yıllarda hala görülebilen iki haneli OPU'lar, kitlelere hitap eden filmlerde tam anlamıyla ortadan kalktı. Ana akım filmlerin büyük bir çoğunluğunun OPU'ları 5 ila 7 saniyeydi. Birçok filmin ortalaması 4 ila 5 saniye arasındaydı. Bunlar sadece "Kutsal Hazine Avcıları" ve "Cehennem Silahı" (1987) gibi aksiyon filmleri değil, aynı zamanda (her ikisi de 1983 yapımı olan "Stand By Me" ve "The Right Stuff"; 1984 yapımı "Amadeus"; 1985 yapımı "The Breakfast Club" gibi) dramalardı. Ayrıca 3-4 saniye OPU'ları bulunan daha fazla sayıda film ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunların çoğu, "Road Warrior" (1981), "Pink Floyd: The Wall" (1982), "Tron" (1982), "WarGames" (1983), "Streets of Fire" (1984), "Highlander" (1986), "Top Gun" (1986), "Near Dark" (1987), "Alien Nation" (1988), ve "Black Rain" (1989) gibi aksiyon filmleri ya da video kliplerden etkilenen filmlerdi.

1980'lerin sonlarında birçok film 1500 ya da daha fazla sayıda plan içermekle övünüyordu. Bunu kısa bir süre sonra "JFK" (1991) ve "The Last Boy Scout" (1991) gibi iki ila üç bin plan içeren filmler takip etti. Robert Rodriguez'in düşük bütçeli çıkış filmi olan "El Mariachi"de (1993) yaklaşık 2100 plan bulunmaktadır. Aynı yıl çıkan "Demolition Man"de yaklaşık 2600 plan bulunmaktadır. Kısa bir süre sonra üç ila dört bin planlık filmler ortaya çıktı. ("Braveheart" 1995; "Nixon" 1995; "Armageddon" 1998; "Any Given Sunday" 1999). Birçok yönetmen OPU'yu 3 saniyenin altına çekmeye başladı. "The Crow" (1994), "U-Turn" (1997), ve "Sleepy Hollow" (1999) filmlerinin OPU'su 2.7 saniyedir; "El Mariachi", "Armageddon", ve "South Park" (1999) 2.3 saniyelik OPU'lara sahiptir. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, herhangi bir türdeki ortalama bir filmin OPU'su 3 ila 6 saniye arasında değişmekteydi.

Günümüzde filmler ortalama olarak, Amerikan Stüdyo sinemacılığı tarihindeki herhangi bir zamandan daha hızlı bir biçimde kurgulanmaktadır. Bazı filmler 1920'lerin sonundaki Sovyet sessiz montajını andıran plan uzunlukları kullanmaktadır. 1961 ila 1999 yılları arasında 2 saniyeden kısa OPU'su bulunan sadece tek bir film bulunmaktadır ("Dark City", 1998, 1.8 saniye). Ama 2000'li yıllarda her sene en az bir adet bulabiliyoruz (örn. "Moulin Rouge" ve "Requiem for a Dream", 2001; "Pirates of the Caribbean", 2003).

Her ne kadar aksiyon filmleri son derece yüksek bir hızda kurgulansa da, hızlı kurgu bütün türlerde yaygın olarak görülmektedir. "Quills" (2000) gibi üslupçu tarihi dramalar, "Adaptation" (2002) gibi absürt denemeler ve "Bridget Jones'un Günlüğü" (2001) ve "Intolerable Cruelty" gibi romantik komedilerde (2003) OPU 5 saniye ya da daha az olmaktadır. "Love Actually"nin (finaldeki çok çerçeveli bobardımandan önce 3.8 saniye OPU'su bulunan 2003 yapımı film), 21 Gram'dan daha hızlı kurgulanacağını (2003, OPU 4.6 saniye) kim tahmin edebilirdi ki? Bu eğilim "Sevimli Canavarlar" (2001, 3.0 saniye OPU) ve "Kayıp Balık Nemo" (2003, 3.3 saniye OPU) gibi animasyon filmlerinde de devam etmektedir.

Her ne kadar 1.5'den daha kısa bir ortalaması olan bir film biliyor olsam da, norm'un ağırlığı son kırk yılda açıkça aşağı doğru kaymış bulunmaktadır. "The Others" (2001) ve "Lost in Translation" (2003) gibi 6 ila 7 saniyelik OPU'su olan filmler artık ağırbaşlı (ciddi, sakin, vakarlı) görünürken sadece "Thirteen Conversations About One Thing" (2001) ve "Solaris" (2002) gibi sanat filmleri 10 ila 11 saniyelik ortalamaları göze alabilmektedir. Bir zamanlar son derece uzun planları tercih eden Roman Polanski ve Mike Nichols gibi yönetmenler de bu eğilime katılmışlardır.

Nichols, uzun planlar "daha fazla kendini önemser gibi görünmeye başladı, artık beni çok sayıda kesme yapmak heyecanlandırıyor ve birçok yönetmenin sahip olduğu hazzı bana hemen veriyor." diyor. Sadece Woody Allen ve M. Night Shyamalan sürekli olarak uzun planlar kullanmak suretiyle filmlerini oluşturmayı tercih ediyorlar.

Kurgunun hızlanması diğer teknikleri de etkiledi. Her ne kadar geçmişte stüdyo yönetmenleri bir kamera hareketinin ortasında kesme yapmaktan kaçınıyorduysa da günümüzde sinemacılar bu konuda bir çekingenlik hissetmemektedir. Eskiden kameranın harekete başlayıp hareketi bitirdiği anlar, hareketin kendisi kadar önemliydi. Ama şimdi kaydırmalar ve çevrinmeler (pan) sık sık kesmeler ile bölünmekte ve bir bilginin açıklanmasına doğru gerçekleşen sabit bir ilerleme hissi bizden esirgenmektedir.

Sinemacılar, hızlı kurgu yetmezmiş gibi, başka yöntemler de kullanarak ani görüntü patlamaları yaratabilmektedir. Araçlar sahnenin önünden hızla geçerek görüş hattımızı kesmektedir. Yıldırım panlar ve sarsıntılı çerçevelemeler, bir bulanıklığın birleştirdiği iki kısa görüş ânı yaratmaktadır. Mizopuan ("rack focus", odağın ön plan ile arka plan arasında değiştirilmesi) bir planın kompozisyonunu bir kesme kadar kesin bir biçimde değiştirebilmektedir. Yönetmenler sadece flaş lambaları veya araba farları gibi ışık patlamalarına kesme yapmakla kalmamaktadır; disko strobları veya çakan şimşekler tarafından tek bir plan içinde yaratılan ışık atımları da kurgu hızında da bir artış izlenimi yaratmaktadır. Film yönetmenleri bu diğer tekniklerin, kesmenin "enerji" vermesine, perdeyi yenilemesine, ilgiyi devam ettirmeye, ve heyecan oluşturmaya yardımcı olduğuna inanmaktadırlar.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Jenerik Sanatı

Filmlerin başında yer alan jenerikler, filmin kalitesi hakkında fikir verir bazen.

Aklıma ilk gelen örnek Fight Club. Aslında yapımcılar son âna kadar bu jeneriğe para ayırmamışlar. Ama daha sonra bir biçimde ok'lenmiş ve ortaya sinema tarihinin bu en ilginç jeneriklerinden biri çıkmış. (Bilmeyen ya da izlemeyen var ise, bu jenerikte, insan beynindeki nöronlar arasında bir yolculuk yapıyor kamera.) Daha sonra çok taklidi çıksa bile, bu film vizyona girdiğinde çok yenilikçiydi bu görüntüler.



Aklıma gelen ikinci örnek, Casino Royal (James Bond). James Bond filmlerini oldum olası sevmezdim, daha doğrusu ciddiye almazdım - Casino Royal'e kadar. Çocuk filmleri gibi gelirlerdi bana. Kahramanın hiçbir gerçek derdinin olmadığı filmlerdi, Casino Royal'den öncekiler. Ama bu filmle birlikte neredeyse janr değiştirdi James Bond. Ve kendine çok yakışan bir jenerik yaptı. Şarkısı da güzel, görüntüleri de güzel, jeneriğin.

Aklıma gelen üçüncü örnek, Terminator 2. Filmin başındaki kısa giriş bölümünden sonra başlayan jenerik tek kelimeyle tüyler ürpertiyor: Devasa alevlerin yuttuğu bir çocuk parkı! Ve buna eşlik eden (ve yaklaşık yirmi yıldır kafamıza kazınmış) müthiş bir müzik. Filmin bütün duygusunu bu jenerik bölümünde özet olarak bulmak mümkün.

* * *

Filminize jenerik olarak sade birşey de düşünebilirsiniz. Bu tür jeneriği olan çok iyi filmler de var. Ama bazı filmler siyah zemin üzerine beyaz yazıdan daha fazlasını hak eder. Hele bu dijital çağda, After Effects ile bile bir çok şey yapabileceğiniz bir dönemde, jeneriğe biraz özen göstermek suretiyle filminizin yapım değerini bir anda artırabilirsiniz.

Demedi demeyin...

16 Eylül 2009 Çarşamba

Bir De Buradan Bakın: Ray Bradbury'ye Göre Yaratıcılığın Kaynağı

Ray Bradbury ile yapılan bir röportajdan kısa bir bölüm yer alıyor aşağıda. Bradbury'yi bilen bilir, ama bilmeyenler için, kendisinin bilim-kurgu ve fantezi yazarlarının en önde gelenlerinden biri olduğunu söylemekle yetinelim.

"From the Dust Returned"de hikayeye kaldığınız yerden devam etmek zor muydu?

Hayır, hayır. Kontrol bende değil. Bütün işi bilinçaltım yapıyor. Bilinçaltım birşeyi yapmaya hazır olduğunda yapıyor. Ben bu gibi şeyler hakkında düşünmem - bunlar kendiliğinden meydana gelir. Zaman geçer, bazen işleri daha çabuk bitirirsiniz, bir hafta ya da bir ay içinde, bazen ise iki ya da üç yıl alır, bu hikayede ise 55 sene aldı.

Bu arada bu hikayenin parçalarını yazıyor muydunuz?

Oraya buraya notlar alıyordum, ama üzerinde çok çalışmadım. Belki yılda bir kere.

Gelecekte Elliot ailesiyle ilgili daha çok yazmak isteyebilir misiniz?

Neyi neden yaptığınızı asla bilemezsiniz. Ben kendi işimi asla akıl yoluyla açıklamaya çalışmadım: hikayeler nerden geliyor, neden o şekilde gelişiyorlar, bunları gerçekten de bilmiyorum. Bütün bunlar benim için hâlâ bir sır. Bence insanlar bu nedenle yazdıklarımı seviyor, zira bunun çok dürüst bir eser olduğunu, son derece sezgisel olduğunu ve rüyalara benzediğini biliyorlar. Bu şeyler bana çoğu zaman sabah 7 civarında uyanırken gelir. Ben birşeyler hayal etmem, ama uyanma ile tam uyanıklık arasında, zihninizin gevşemiş olduğu ve aklınıza birşeylerin geldiği bir dönem vardır, işte tam bu sırada yataktan fırlarsınız ve koşup bunları yazarsınız. Bu bana hep olur.

Bu size hep böyle mi olmuştur?

Eserlerimin yaklaşık %60'ında böyle olur. Ben hayal kurmaya inanmam. İnsanlar "Hiç bir hikaye hayal ettiniz mi?" diye sorarlar. Bu benim başıma hiç gelmemiştir. Ben insanın uyanırken, akıl yoluyla (entellektüel olarak) düşünmediği o gevşemiş hâle inanıyorum. Bu esnada, tamamen uyanık olmadığınız bir hâlde algılarsanız herşeyi.

Bu 50 ya da 40 veya 20 sene önce de aynen bu şekilde mi oluyordu?

Hayır, yaklaşık 40 sene önce gevşemeyi ve daha çok keyfime bakmayı öğrendim. Bundan elli sene önce hikayelerim hakkında çok fazla düşünürdüm. Gevşemenin faydasını ve sezgisel tarafımın keyfini çıkartmayı hayatımın daha sonraki dönemlerinde öğrendim.

* * *

Kaynak: http://www.indiebound.org/author-interviews/bradburyray

13 Eylül 2009 Pazar

Crash'in Oscarlı Yazarından Yazar Tıkanmasına Çare!

Moderatör: Iambored_biscuit'in bir sorusu var: "Yazar tıkanmasını aşmak için bir tavsiyeniz var mı?"

Bob Moresco: Evet, masanızın başına geçin. Bu kadar basit. Yazar tıkanması ile ilgili duyduğum en iyi tavsiye Neil Simon'a aittir. Kendisi Amerika'nın belki de en üretken oyun yazarıdır. Bence öyle. Kendisine "Sizi diğer yazarlardan farklı kılan nedir?" diye soruyorlar. Neil Simon da "Benimle diğer yazarlar arasındaki tek fark sanırım benim her gün sekiz saat masamın başında oturabilmemdir" diyor. O kadar basit.

Eğer yazar tıkanmanız varsa "Bende yazar tıkanması yok" diyeceksiniz, "Bende masamın başına geçememe hali var" diyeceksiniz. Gidip masanızın başına oturacaksınız, yarattığınız dünyayı düşüneceksiniz, karakterleri düşüneceksiniz, yaratmaya çalıştığınız karmaşıklığı düşüneceksiniz, en önemlisi de çatışmanızı düşüneceksiniz. Eğer sahnedeki ya da hikayenin bütün yapısındaki çatışmada bir sorun varsa, bununla ilgileneceksiniz.

Er ya da geç cevapları bulmaya başlayacaksınız, size söz veriyorum. Eğer masanıza oturursanız ve hikayenizin unsurlarını düşünürseniz, yazmaya başlarsınız.

Eğer dışarı çıkıp alışveriş yaparsanız, basketbol oynarsanız, karınızla yemeğe giderseniz... Bakın her gün "yazmamanız" için binlerce "geçerli" neden olacaktır. Bunlardan biri yazar tıkanması olabilir. Hepsi palavra. Bir yazar oturur, kendisini (yarattığı) dünyanın içine sokar ve bir noktada birşeyler bulur.

Yazar tıkanması hakkında söyleyebileceğim son şey "iyi" yazmaya çalışmamalarıdır. Yazmama haline geçişin en hızlı yolu "iyi birşey yazmanız gerektiğini" düşünmenizdir. Kötü yazın, sonra tekrar yazarken onu biraz daha düzeltin/güzelleştirin.

Moderatör: Harika. Ben tabii ki daha iyi ifade edemem, zira siz bir Oscar kazandınız.

* * *

Bob Moresco'nun nasıl yazar olduğu ile ilgili ilginç bir röportaj (İngilizce):


12 Eylül 2009 Cumartesi

Gezgin'le Bir Röportaj

Benimle e-posta yoluyla yapılan bir röportajın tam metnini aşağıda bulabilirsiniz:

1-Gezgin Gezer bağımsız sinema ile uğraşan hemen hemen bütün insanların uğrak noktası olmuştur. Ülkemizde senaryo sorunsalı ile alakalı bilgi eksikliğini büyük ölçüde giderdiniz. Bunun dışında genel anlamda sinemanın sorunlarına da değinerek, ciddi bir öğrenim ortamını sağladınız. Bu bilgi paylaşımından "ONLİNE SENARYO KİTABI" ı da meydana geldi. Gezginin bu paylaşıma başlarken vermek istedikleri nelerdi? Bugün baktığımızda neleri gerçekleştirdiğine inanıyor?

Öncelikle bir değerlendirmenize pek katılmadığımı söylemeliyim. Ülkemizdeki senaryo sorunsalı ile ilgili bilgi eksikliği o kadar büyük ki, değil bir, elli tane SANARİST sitesi olsa bu gedik kapanmaz. Senaryo yazma tekniği hakkında kendimiz orijinal fikirler üretmediğimiz gibi, dışarıda üretilen fikirlerin de çoğundan haberdar değiliz. SANARİST’in bu kadar çok takipçisinin olmasına ise bir yandan seviniyor, ama diğer yandan da çok üzülüyorum. Amerika’da ve Avrupa’da senaryo hakkında çok çeşitli bilgilerin bulunduğu yüzlerce site ve blog var. Hepsini takip etmeye kalksanız tek kelime yazı yazacak vakit bulamazsınız. Oysa bizde, benim haberdar olduğum bir tek SANARİST var. Bir eksikliği gidermek gibi bir görevi yerine getiriyor olmaktan dolayı sevinç duyuyorum ama tek başıma olmaktan dolayı üzülüyorum. Keşke on beş yirmi site daha olsaydı, gençlere daha fazla ve daha çeşitli bilgiler sunabilseydik. Bu sayede gittikçe daha da kaliteli filmler izleme olanağı bulurduk.

SANARİST sitesinde yazmaya başlarkenki amacım, senaryo yazımı ile ilgili bilgi ve tecrübelerimi paylaşmaktı. Gündemdeki filmleri analiz ederek, neleri doğru, neleri yanlış yaptıklarını göstererek, senaryo yazmak isteyenlere yardımcı olmaktı. (Bu siteye bilmeden vesile olan Aranan Adam’a bir kez de buradan teşekkür ediyorum.) İnsanlardan aldığım geribildirimlere bakarak, hedefime bir ölçüde ulaştığımı söyleyebilirim. Ama tamamen değil. Açıkçası şimdiye kadar anlattığım bilgileri kullanarak birkaç sinema filminin çekilmiş olacağını düşünüyordum. Sanırım o noktaya daha gelinmedi, en azından ben haberdar değilim, SANARİST’te anlatılan bilgileri kullanarak senaryo yazan ve/veya film çekenlerden. Herhalde o noktaya daha sonra, belki beş on yıl sonra gelinecek. Eğer kısa süre içinde başka siteler açılır, başka bilgi kaynakları (kitap, video ders, podcast, vb.) ortaya çıkarsa, bu süre kısalabilir.

2-Bugün konumuz genel itibari ile kısa film olacak. Kısa film için şudur, şöyledir diye bir tanım yapmak olanaksız. Üretilen yapıtlara bakarak, Avrupa’daki kısa film tanımıyla, ülkemizdeki kısa film tanımının örtüştüğünü söylemek de mümkün değil. Gezginin penceresinden kısa film nedir? Ne değildir?

Kısa filmi iki şekilde ele almak mümkün: Olan ve olması gereken. İkinciden başlarsak, kısa film, etkileyici bir mesajı (bir duygu ya da düşünceyi ya da her ikisini birden) nispeten yaratıcı yöntemler kullanarak az bir zamanda sunan filmdir. Bunun belirli bir süresi yoktur ama genel olarak 20 dakikanın altında olması tercih edilmektedir.

Olan’a gelirsek, özellikle ülkemizde kısa film, üzerinde yeterince durulmamış, yeterince işlenmemiş “biraz ilginç” bir fikrin, alt seviyedeki olanaklarla çekilerek, izleyiciye sunulmasıdır. Kısa film çekenlerin ellerindeki olanakları zorlamaması, filmlerin kalitesine büyük darbe vurmaktadır. Senaryo, oyunculuk, ses, ışık, kurgu… İzlediğim kısa filmlerin çoğunda bu alanlar geliştirilebilecekken genelde aynen bırakılmış oluyor. Bunun nedeni bilgisizlik olabilir, yani gençler, hangi alanda neyi ne kadar geliştirebileceklerini bilmiyor olabilirler. Bu vahim bir durum. Okulların ya da sinema eğitimi veren diğer kurumların görevlerini yapmadığı anlamına geliyor. Bir başka neden ise umursamazlık olabilir. Ki bu daha da vahim bir durum. Gençlerimizin iş disiplinlerinin, sanatlarına duydukları saygının az olduğuna işaret ediyor. Bence günümüz Türk kısa filmciliğinde bu ikisinin bir karışımıyla karşı karşıyayız. Yani hem bir cehalet, hem de bir umursamazlık var.

3-Birkaç yıl öncesine kadar İstanbul’daki yabancı ülkelerin kültür merkezleri ve birkaç televizyon kanalının düzenlediği festival, yarışmalarla sınırlı kalınıyordu kısa film etkinlikleri. Bu gün ise üniversiteler, belediyeler vb… birçok kurum ve kuruluşlar etkinlikler düzenliyor. Bu etkinlikleri ne kadar yeterli görüyorsunuz. Gerçek anlamında kısa filme katkısı nedir veya nasıl olmalıdır.

Kısa film festivali düzenlemenin, son yılların “trendi” faaliyetlerinden biri haline geldiği doğru. Nerede adını bir faaliyetle duyurmak isteyen bir kurum ya da belde varsa, ilk olarak hemen kısa film festivali düzenlemek akıllarına geliyor. Bu festivallere baktığınız zaman ise, hep aynı filmleri görüyorsunuz. Yani bir iki sene içinde çekilen filmler, kafileler şeklinde festival festival dolaşıyor. Bunun (kısa film çeken kişinin bir yarışmayı kazanma şansını artırmak dışında) pek bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca kısa filmleri değerlendirecek jürilerin niteliği de, dikkat edilmesi gereken bir konu. Üniversiteler ve büyük şehirlerdeki bazı yarışmalarda kalifiye jüri üyesi bulmak mümkünken, daha küçük yerlerde nitelikli jüri oluşturmak mümkün olmayabiliyor.

Bu tür faaliyetler, kısa filmciliğe nasıl katkıda bulunabilir, sorusuna gelince: Eğer bu faaliyetlerin kısa filmlerin kalitesini artırması gerçekten isteniyorsa, büyük ödülün çok büyük olduğu (örneğin 50 ya da100 bin dolar) ve jürinin de gerçekten işinin ehli insanlardan oluştuğu yarışmalar düzenlenmelidir. Bu yarışmayı kazanacak kişiye uzun metraj bir film yapma olanağı da sağlanabilir. Yani yarışmaya katılacak kişiler, küçük ve sevimli bir ödülle değil, devasa bir ödülle motive edilmelidir. O zaman bütün katılımcılar, beyinlerinin ve kalplerinin son damlasına kadar filmlerinin kalitesini artırmaya çalışacaktır. İşte böyle bir yarışma kısa filmlerin kalitesini artırabilir.

4-Ülkemizdeki sinema eğitimi veren kurum ve kuruluşlar ne kadar yeterli? İçerik ve uygulama olarak üzerine düşen sorumluluğu yaptıkları söylenebilir mi?

Sinema eğitimiyle ilgili bir şey söylemek için, sinema eğitimi veren kurumlardan çıkan öğrencilere bakmak yeterli olacaktır. Her sene yüzlerce gencin mezun olduğu bu bölümler, ulusal ve yerel TV kanallarına elaman yetiştiren meslek okullarına dönüşmüş durumda kanaatimce. Bu gençlerden kimi reklâm ajanslarında iş buluyor, kimi de özel yapım şirketlerinde. Bu bölümlerin adının “Sinema – TV” yazmasına karşın, ortada ciddi anlamda sadece sinemayla uğraşan birilerine rastlamak çok güç, neredeyse imkânsız. Oysa son beş altı yılda dünyada bağımsız sinema alanında (dijital teknoloji sayesinde) bir patlama yaşanırken, bizde bu konuda neredeyse “tık” yok. Bu da sinema bölümlerinin, kuruluş amaçlarına ne kadar uzak bir eğitim verdiğinin, sinema hocalarının çoğunun ne kadar yetersiz kaldığının kanıtı bence.

Sinema ve Televizyon, birbirine ne kadar benzer görünse de, aslında çok farklı alanlar. Farklı tarafları, ortak taraflarından çok daha fazla. Oysa bizde, medya sektörüne baktığınız zaman, eskiden (yetmişli yıllardan önce) “Kral” olan sinema sektörü, artık televizyonun bir şamar oğlanı haline gelmiş durumda. Kendi başına sadece sinema filmi yaparak ayakta kalan şirket yok gibi. Bütün sinema oyuncuları, “asıl meslek” olarak TV ve tiyatro oyunculuğu yapıyorlar. Film müzikçilerinin asıl ekmek kapısı TV dizileri ya da müzik sektörü. Yani sonuç olarak Sinema, her şeyin sefasını süren TV’nin yanında hep itilip kakılan ve ikinci plana itilen külkedisine dönüşmüş durumda. Sinema TV bölümlerinin hali de, piyasadaki bu durumu yansıtır nitelikte. Oysa en azından akademide bu böyle olmamalı, sinema TV’ye kurban edilmemeliydi.

Özellikle devlete ait üniversitelerdeki sinema TV bölümü öğrencilerini dinlediğinizde, bölümlerindeki teçhizatın ne kadar eski olduğunu sık sık duyarsınız. Kurgu yapılacak bilgisayarların yetersizliği, kameraların eskiliği, hep sorun olmaktadır. Bu bölümlerde kurulacak bir döner sermaye mekanizması, bölümün ihtiyaçlarının kendi başına halletmesine olanak tanıyabilir. Bölüm öğrencileri hatta öğretim görevlileri tarafından çekilecek reklâm, klip, tanıtım, belgesel ve hatta dizilerden elde edilecek gelir, bölümlerin ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayabilir. Bu ayrıca öğrencilerin mezun olmadan önce piyasayla tanışmalarını da sağlayabilir. Bir fonda biriktirilecek paralar, birkaç senede bir uzun metrajlı bir filmin çekilmesinde kullanılabilir.

5-Yazılarınızın çoğunda dile getirdiğiniz bir teoriniz var “Hikâye sağlam olsun gerisi gelir ” Türk filmleri üzerine yaptığınız eleştirilerde de, oyunculuk vb, sorunlar değil hikâyelerinin yetersiz olduğu üzerin duruyorsunuz. Kısa film içinde aynı şeyi söylemek mümkün mü? Bugün kısa film hikâyeleri bu tezinizin neresinde duruyor?

Bizdeki kısa filmleri kötü çizilmiş karikatürlere benzetiyorum. Karikatür çizerken şöyle bir durum vardır: karikatürist önce biraz ilginç, şaşırtıcı ve komik bir durum bulur. Kötü karikatürist, bulduğu bu fikri hemen çizer. Bu tür karikatürlere bir ya da en fazla iki defa bakar, güler geçersiniz. Daha sonra baktığınızda sizi tekrar güldürmezler. İyi karikatürist ise bu ilginç fikri alır, onunla oynar, zaman geçirir, onu kafasında evirir çevirir, içerdiği potansiyeli bulur ve sonuna kadar kullanır. Bu şekilde ortaya çıkan bir karikatür insanı her baktığında güldürür, hem de yıllar sonra bile.

Bizdeki kısa filmler genelde birinci kategorideki karikatürlere benziyor. Yani filmi çeken arkadaş, ilginç bir fikir buluyor, ama bu fikri sonuna kadar götürmüyor, o fikrin sınırlarını araştırmıyor, onunla oynamıyor. Aklına geldiği ilk haliyle hemen çekiyor. En azından öyle görünüyor. Filmi izlediğinizde de yeterince “işlenmemiş” bir eserle karşı karşıya olduğunuz hissine kapılıyorsunuz. Eğer ışık, ses, çerçeve, oyunculuk vb. de yetersizse, fikir etkisini daha da kaybediyor.

İzlediğim kısa filmlerin çok büyük bir bölümü böyle. Ortada hoş bir fikir var, ama bu fikir zekâ ile, yetenek ile yoğrulmadan, kaba haliyle önümüze konmuş gibi duruyor. Bu açıdan, kısa filmlerin senaryolarının da yeterince geliştirilmediğini düşünüyorum. Bunun nedeninin ise yeteneksizlikten çok bilgisizlik ve biraz da umursamazlık olduğu kanaatindeyim.

6-“Önce öğrenmeyi öğreneceksiniz. Sonra İngilizce. Sonra da dijital sinema... Ya da istediğiniz herhangi bir şey…” diyorsunuz. Daha öncede çoğu yazınızda özellikle İngilizce öğrenme konusunu defaatle dile getirdiniz. Gerçekten sinema adına, gerek basılı, gerekse internet ortamında Türkçe kaynak o kadar az ki. Bugün Kadir Köymen de olmasa, en basitinden montaj ve çekim dersleri adına görsel olarak neredeyse hiçbir Türkçe kaynak yok. Bu tezinizi çok önemsiyorum. Bu konuya bir kez daha değinsek, neler söylemek istersiniz.

Önce bir ülke olarak kendi konumumuzu iyi saptamalıyız. Biz dağılan bir imparatorluktan kalan son parçayı Avrupalılara yem etmemeyi başararak, ucu ucuna kurulmuş bir ülkeyiz. Bundan beş yüz yıl önceki şaşalı dönemlerimiz artık çok geride kaldı. Biz bilim ve teknoloji üreten bir ülke değiliz, bunları tüketen bir ülkeyiz. Hayatımızı kolaylaştıran, hatta en temel hayati fonksiyonlarımızı yerine getiren bütün teçhizatı ya da teçhizatın bilgisini bile Batı’dan almaktayız. Durumumuz bu.

Bu durumda yapmamız gereken ilk şey, bilgiyi ve teknolojiyi üreten Batı ile olan iletişimimizi artırmak. Bunun için de önce İngilizce öğrenmek gerekiyor. Zira 20. ve 21. yüzyılda Batı’da kullanılan ortak bilim ve teknoloji dili İngilizce. İnternete bakıyorsunuz, içeriğin büyük bir bölümü İngilizce. Orada Japon da İngilizce yazıyor, Arjantinli de, Mısırlı da. Aradığınız bir konuda Türkçe 1-2 kaynak buluyorsanız, İngilizce 10 000 kaynak çıkıyor karşınıza. Kitaplara, makalelere, diğer kaynaklara bakıyorsunuz, hemen hepsi İngilizce. Ya da çok kısa bir sürede İngilizceye çevriliyor.

Sinema konusuna gelirsek: Sinemada gün geçtikçe daha fazla ve sık kullanılan dijital teknoloji (kameralar, ses kayıt, post-prodüksiyon) ile ilgilenen insanlar da bilgi ve deneyimlerini hep İngilizce olarak sunuyorlar. Bunun en önemli nedenlerinden biri, İngilizce sunulan bir bilginin, sadece bir ülkeye değil, bütün dünyaya satılabilmesi. Yani İngilizce bilgi alışverişini olduğu kadar ticareti de hızlandırıyor.

Sinema sektöründe en alt düzeyden en üst düzeye kadar görev alan insanlar da düşünce ve deneyimlerini sürekli olarak internete taşıyorlar. Forumlarda, bloglarda, web sitelerinde tecrübelerini bütün dünya ile ve ücretsiz olarak paylaşıyorlar. Dvxuser.com, dvinfo.net, creativecow.com, reduser.net, cinematography.com gibi ortamlarda her dakika yeni bir bilgi ile karşılaşıyorsunuz. Örneğin RED ONE kamerasını üreten şirketin başındaki kişi (Jim Jannard) reduser.net’te sorularınızı bizzat yanıtlıyor. Holivut’a çalışan yazarlardan bazıları, örneğin Jane Espenson (Buffy), John August (Charlie’nin Melekleri), Ken Levine (M*A*S*H, Simpsons, Fraiser) senaryo yazarken karşılaştıkları sorunları nasıl aştıklarını bloglarında anlatıyorlar. Holivut’ta ya da Avrupa’da film çekmiş oyuncular, görsel efekt yönetmenleri (Stu Maschwitz), görüntü yönetmenleri (David Mullen), hatta yönetmenler (Kevin Smith, Alex Cox), meslekleriyle ilgili düşünce ve tecrübelerini açıkça paylaşıyorlar.

Ve bütün bunlar hep İngilizce yapılıyor. İngilizce bilmek size bu insanların bilgi ve deneyimlerini öğrenme olanağını tanıyor. Bu yüzden İngilizceye bu kadar önem veriyorum. Bu kişilerden doğrudan bir şeyler öğrenmek, kendimizi geliştirmek, onlarla aynı lige çıkabilmek için, bu dili bilmelisiniz. Daha doğrusu İngilizce, bu süreci çok daha kısaltıp kolaylaştırabilir.

Ayrıca yine İngilizce sayesinde, yurt dışında çıkan bir kitaba ya da video dersine anında internetten ulaşmak mümkün. Bir kitabın elektronik kopyasını daha çıkar çıkmaz satın alabilir, derhal okumaya başlayabilirsiniz. O kadar aceleniz yoksa Amazon’dan da getirtebilirsiniz. Okulunuzun o kitabı satın alıp kütüphanenize getirtmesini ya da bir yayınevi sahibinin o kitabı beğenip basmaya karar vermesini beklemek zorunda değilsiniz. (Yayınevlerinin senaryo kitapları konusundaki aymazlığı, insanı hayrete düşürecek boyutta. Senaryo yazarlığının temel kitabı sayılan Syd Field’ın “Screenplay” (1979) kitabı hâlâ Türkçede yok. Oysa adamlar artık bu kitabın bile demode olduğunu iddia etmeye başladılar.) Ya da bir video dersi birkaç dakikada evinizdeki bilgisayara indirebilir ya da hiç indirmeden “online” seyredebilirsiniz. Tabi bunlardan faydalanmak için hep İngilizce bilmeniz gerekiyor

İngilizce bilirseniz, bütün bu bilgilere ve daha fazlasına anında ulaşabilirsiniz. Yabancı sinemacılarla, ajanslarla, kurumlarla doğrudan iletişime geçebilirsiniz. Kendi filminizi daha önce hiç hayal etmediğiniz kişilere tanıtabilir, ummadığınız ülkelerde promosyonunu yapabilirsiniz. Cannes’ı kazanırsanız ödül törenindeki konuşmanızı doğrudan (tercümansız) yapabilir, gazetecilere doğrudan röportaj verebilirsiniz. Yapabileceklerinizin neredeyse sınırı yok!

İngilizce, bizim “Cehalet” adlı bu Hapishaneden kaçış tünelimizdir. Bu yüzden genç sinemacılara, hayatın hayhuyuna henüz kendilerini kaptırmadan, olanakları varsa İngilizce öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Olanakları yoksa bile zorlasınlar. Kesinlikle karşılığını göreceklerdir.

7- Bilmiyorum ne kadar katılırsınız ama ben kısa film yönetmenlerini fırlatılmaya hazır ok gibi görüyorum ülkemin sinema geleceği adına; fakat düşünce ve teoriler oluşsa da bir türlü uygulamaya geçilmiyor. Dinlediğimiz kısa film yönetmenleri, bin türlü mazeret ve zorluktan bahsediyor. Bağımsız, sizin tabirinizle Gerilla sinemacılara genel anlamda neler öneriyorsunuz. Bu okun yaydan ayrılması için neler gerekiyor.

Gençlerimizde büyük bir potansiyel görüyorum. Onlarla sık sık bir arada olduğum için, dertlerini, ihtiyaçlarını, duygu ve düşüncelerini iyi biliyorum. İçinde bulundukları pasif durumun nedenlerinin de farkındayım. Ve bunda çok fazla suçlarının bulunmadığını düşünüyorum. Neticede ben de onlarla aynı yollardan geçtim, benzer öğretmenlerden benzer eğitimler aldım, benim de ruhum aynı öğretmenler tarafından ezilmeye çalışıldı.

Ama benim bir farkım, sürekli “arıza” çıkartan bir öğrenci olmamdı sanırım. Yani benden şikâyetçi olmayan öğretmenim yoktu. Önceleri ben de kendimi “yaramaz” zannediyordum, ama daha sonra fark ettim ki “işe yaramaz” olan onlarmış.

Gerçekten de eğitim kurumlarımız (hem öğretmen, hem müfredat, hem de teknoloji açısından) içler acısı bir durumdadır. Hem de anaokulundan üniversiteye kadar. Türkiye’de eğitim, gençlerin yaratıcılığını, kendilerini ve dünyayı anlama, kabiliyetlerini, zekâ ve yeteneklerini geliştirmeye yönelik bir süreç değildir. Aksine, 7 ila 22 yaş arasındaki gençlerin ayakaltında dolaşmasına engel olmaya çalışan Dev Bir Kreş’tir Türk Eğitim Sistemi. “Bu 15 senenin ardından mümkünse eline bir meslek de verelim bu çocukların” derler ama bunu bile yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Mezunların büyük bir çoğunluğuna bakarak bunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

“Ezberci öğretim sistemi” klişesine girmek istemezdim ama durum ne yazık ki bu. Yani bir insana kitapta yazan bir şeyi bir süre sonra aynen tekrarlatabildiğimiz zaman bunu bir öğrenme olarak kabul eden bir sistemimiz var. Bir bilgiyi, bir olayı, bir durumu sorgulatan, araştırtan, onunla ilgili analiz ve sentez yaptıran, yaratıcı çözümler buldurtan bir eğitim sistemimiz yok. Çocuklarımızın beyni kavanoz işlevi görüyor: doldur, boşalt, doldur boşalt. Bu esnada, genetik yapılarında var olan yeteneklerin ve potansiyelin büyük bir bölümü boşa gidiyor, köreliyor, ya da yanlış yönlere kanalize ediliyor.

Bu süreçte gençlerimizin hiçbir suçu yok. Gerçekten tamamen masumlar. Ama onların sorumluluğu, bu formel eğitim bittikten sonra başlıyor. Kendilerine atılan bu devasa kazığın, “eğitim öğretim” adı altında yutturulan muazzam saçmalığın farkına varmalı, onun dışına çıkmalı, mümkünse onu unutmalı ve kendi kendilerini, hem kendi potansiyellerine hem de hayatın gerçeklerine uygun bir şekilde yeniden eğitmeleri gerekiyor.

Kısa ve uzun filmcilerin, mahallenin yaşlı kadınları gibi sabahtan akşama kadar ağlaşmalarının altında büyük ölçüde bu yanlış eğitim sistemi yatıyor. İnsanlara sorun çözmeyi, zorlu bir durum karşısında yaratıcı çözümler üretmeyi, kendi içlerindeki potansiyele ulaşarak onu gerçekleştirmeyi, zorluklar karşısında yine kendi kişiliklerinde yatan güce dayanarak azmetmeyi öğretmedikleri için, “Çaresiz Ev Kadınları” gibi, sızlanıp duruyorlar.

Yapmaları gereken, kendilerindeki güçlerin, yeteneklerinin, yaratıcılıklarının farkına varmak. Ve bunları kullanmaya başlamak. Ayrıca karşılarına bir engel çıktığı zaman hemen pes edip sızlanma moduna geçmek yerine, vazgeçmeyip sorunu çözmenin yollarını aramaya başlamak. Ve bu süreçte karşılaşılan geçici başarısızlıklara rağmen yılmamak. Amerikalı bunu yapıyor, Fransız bunu yapıyor, Japon bunu yapıyor, Arjantinli de bunu yapıyor… Neden Türk çocukları yapamasın? Bilgi, cesaret ve azim dışında, dünyadaki benzerlerinden hiçbir eksikleri yok.

Okullarımızın yapması gereken şey, gençlere hayatta hiçbir işlerine yaramayan bilgileri ezberlettirip sonra unutturmak yerine, hatta gerçekten önemli olan bu meziyetleri kazandırmaya çalışmaktır. Ama bunun için önce bunu öğretebilecek bir öğretmen kadrosuna ve bu yönde hazırlanmış bir müfredata ihtiyaç var, değil mi? Hatta ondan da önce, bu öğretmenlerin eğitilmesini ve buna uygun bir müfredatın hazırlatılması gerektiğini fark edecek bir yönetici kadroya ihtiyaç var. İşin köklerinin ne kadar derine gittiğinin farkında mısınız?!
Yani bu durum, bugünden yarına, bu on yıldan gelecek on yıla düzelecek bir şey değil. İçinden çıktığınız eğitim sistemini suçlamak da bir yere kadar. Bunun için gençlerin, her şeyden şikâyet etmek yerine kendi kaderlerinin sorumluluğunu kendi ellerine almaları ve kendilerini geliştirmeye, kendilerini düzeltmeye başlamaları gerekiyor.

8 - İyi filmlerin ortak özelliğinden bahsederken, bu filmlerde ki büyük istekten; bir şeyi çok isteyen karakterlerden bahsettiniz. Size, kendisini tekrar tekrar izletmeyi başaran bu filmleri bizimle yeniden paylaşır mısınız?

Belirli bir sıra olmaksızın, en sevdiğim filmleri şöyle sıralayabilirim:

Terminator 2: Gelmiş geçmiş en iyi aksiyon filmi. Onu takip eden bütün filmlerde ondan çeşitli parçalar bulabilirsiniz. Bir saniye bile nefes aldırmayan senaryosunun yanı sıra, insanlığın durumu ve geleceği ile ilgili içerdiği büyük mesaj, filmi izleyen kuşakların zihinlerinde silinmeyen bir iz bırakıyor.

Eşkıya: En iyi Türk filmlerinden. Türk sinemasının yeniden doğuşunu müjdeleyen iki filmden biri (diğeri İstanbul Kanatlarımın Altında). Hikayesi sağlam, oyunculuğu sağlam, görüntüsü sağlam, kurgusu sağlam, müziği sapasağlam. Şener Şen belki de kariyerinin en iyi rolünde. Yavuz Turgul’un on yılda yazdığını söylediği senaryo, kelimenin tam anlamıyla taş gibi.

Matrix: Tipik bir “kahramanın yolculuğu” hikâyesinin, modernize edilmiş hali. İçinde genç izleyicinin izlemek isteyebileceği her şey var: kavga sahneleri, uzay gemileri, canavarlar, kovalamaca sahneleri, silahlı çatışma, ve aşk! Gerçekliği bu kadar az sözle bu kadar derinden sorgulatabilmesi de bir başka başarısı.

Casablanca: Bu filmi mutlaka izleyin. Hem de defalarca. Yüksek hızda bir hikâye anlatmanın seksenlerde icat edilmediğinin bir kanıtı. (Ayrıca Türk filmlerinin çoğunda görülen düşük ritmi de daha iyi fark etmemizi sağlayan bir örnek). Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman çok başarılı. Yarım kalan bir aşk ve vatan sevgisinin aşktan da üstün olduğuyla ilgili romantik bir klasik. Arşivde mutlaka olmalı.

Rocky: Bir boks filmi zannedilmesine karşın aslında tam bir karakter filmidir. Boks sahneleri filmin sadece en sonunda, o da şaşırtıcı derecede kısa bir şekilde gösterilir. Kaybeden bir kahramanı bu kadar sevdiren bir film az görülür. Her sahnesi bizi usul usul bir sonraki sahneye taşır, ve her sahne ile birlikte bizim heyecanımız da Rocky’ninki ile birlikte artar.

Field of Dreams: Otuzlu yaşlarının ortasında sesler duymaya başlayan bir çiftçiyi anlatıyor hikâye. Ama bu sesler o çiftçiye (Kevin Costner), mısır tarlasını bozup bir beysbol sahası yapmasını söylüyor. Hiç abartıya kaçmadan, fantastik ve komik öğelerle bezeli bir öykü ve en temelde insanların geçmişleriyle barışık olmalarının önemini anlatıyor.

Titanic: Batacağı belli bir gemide yaşanan bir aşk. 12 yıl sonra bile hala dünyanın en çok gişe yapan filmi. Ana hikâyenin yanı sıra onlarca küçük hikâyeyi daha anlatıyor ve finalde her birini sorunsuz bir biçimde bağlıyor. James Cameron’un sadece bir yönetmen olarak değil bir hikâyeci olarak da dikkate alınması gerektiğinin en önemli kanıtı.

Pixar filmleri ve diğer bilgisayarlı animasyonlar: Oyuncak Hikâyesi 1-2, Şrek, Kayıp Balık Nemo, Sevimli Canavarlar, Wall-E. Her biri bir senaryo dersi olacak kadar iyi yazılmış, iyi çekilmiş, iyi yapılmış filmler. John Lasseter “Neden bizim filmlerimiz Oscar’larda “En iyi film” dalında yarışamıyor?! diye isyan etmekte son derece haklı.

“Singing in the Rain”, “Back to the Future” “Kutsal Hazine Avcıları (1)” “Âşık Şekspir” “Esaretin Bedeli” “Bourne Identity” gibi başka onlarca film daha var. Ama hepsini yazmak için yer yok.

9-Son olarak kısa film yönetmenlerine neler söylemek istersiniz?

Uzun metraj film çekmek için çabalasınlar. Ellerindeki olanakları bu yönde zorlasınlar. Sinemada, uzunluk da önemlidir. Ellerini bu yönde alıştırsınlar. “Üç arkadaş bir hafta sonu bir araya gelip kısa film çektik” mentalitesinden çıkıp daha uzun bir süreye yayılan, daha kalabalık kadrolu, ve uzun hikâyeli işler yapmaya çalışsınlar. Böylece acemiliklerini olabildiğince çabuk üzerlerinde atarlar. Kendilerini iki yüz TV dizisi bölümü çektikten sonra film çekmeye hazır hissedeceklerini zannetmesinler. Film çekmek, film çekerek öğrenilir. Sürekli kısa film çekerseniz, kısa film çekmeyi; hep TV dizisi çekerseniz de TV dizisi çekmeyi iyi öğrenirsiniz. Ama uzun metraj bambaşka bir şeydir. Sürekli 100 metre koşarak, maratona hazırlanamazsınız.

Gençlerin kendilerini geliştirebilecekleri bir başka alan da, hayata bakış açıları. Hayata, insanlara, olaylara bakışlarını derinleştirebilirler. Benim en sık rastladığım yetersizliklerden biri, gençlerin insanları tanımamaları. İnsanların (ve kendilerinin) iç dünyalarının nasıl işlediğini yeterince derinlemesine bilmemeleri. Bu bilgisizlik senaryolarına en çok karşı cinsten bir karakter eklerken ortaya çıkıyor. Bir bakıyorsunuz, bütün karşı cinsler klişe, yüzeysel. Derinlikten, derin kavrayıştan eser yok. Bu nedenle gençlere psikoloji okumalarını tavsiye ediyorum. Özel bir alt branş olarak, karşı cinsin psikolojisi ile ilgili kitaplar okusunlar. Kadınlar ise erkekleri anlamaya çalışsınlar, erkek’ler ise kadınların iç dünyasına girmeye çalışsınlar.

Gençler, film çekmek kadar, filmlerini olabildiğince çok kişiye ulaştırmakla da yükümlüler. Bunu unutmasınlar. Filmlerinin senaryosunu yazma anından post prodüksiyona kadar, bu dağıtım ve tanıtım konusunda bir sorumlulukları olduğunu bilmeliler. Seçimlerinin bazılarını (hepsini değil) bunu düşünerek yapmalılar. Bu nedenle filmleri olabildiğince çok insana ulaştırmak amacıyla pazarlama, halkla ilişkiler, hatta tüketici psikolojisi gibi alanlarda kendilerini geliştirmeliler. Hikâyelerine azıcık ticari ve genel halka hitap eden unsurlar katmanın, dünyanın en aşağılık işi olduğunu düşünmesinler. Öyle değil zira. Kimsenin seyretmediği filmler çekmenin, sadece sinema hocalarının takdir ettiği bir trend olduğunu unutmasınlar. Filmlerinin gişesinin iyi olması için çabalamaktan çekinmesinler, utanmasınlar, hatta ellerinden geleni yapsınlar. Ama bu sözüm “Gidin, Recep İvedik 4’ü siz çekin” anlamına gelmiyor. Kendi ruhlarına sadık kalarak da ticari açıdan başarılı olmak mümkün. Bunu yapmaya çalışsınlar. Sinema tarihi bu tür örneklerle dolu.

İyimser olsunlar. Engeller karşısında yılmasınlar. Eğer önümüzde hiçbir engel olmasaydı, yaşamanın hiçbir tadı, hiçbir macerası, hiçbir zevki olmazdı. Engeller, siz onları aşma zevkini tadın diye oraya konuldu, önlerinde durup aval aval onları seyredin diye değil. Biraz yaratıcılık, biraz bilgi, bir miktar dayanışma ve bolca azim ile aşılamayacak engel yoktur.

Ve her şeyden önemlisi, kendilerini tanıyarak, kendi ruhlarına dokunarak, kendileri için gerçekten dert olan meselelere eğilerek, özenti değil sahici hikâyeler anlatmaya çalışsınlar. Samimi olsunlar. Herkes farklı bir dünyadır, bize o farkı anlatsınlar.

* * *

Bu söyleşi önce kısacafilm sitesinde yayınlanmıştır.

10 Eylül 2009 Perşembe

Canon 7D - Video Örneği

Dublin's People: Canon 7d 24p from Philip Bloom on Vimeo.

Philip Bloom'un eline geçirdiği Canon 7D ile gece yaptığı çekimleri yukarıda izleyebilirsiniz. Sanırım sığ DOF (Alan Derinliği) ve çipin gece çekim kabiliyeti ile ilgili bütün endişeleriniz giderilmiş olacaktır.

Artık bundan sonra Panasonic'in nasıl bir cevap vereceğini, Scarlet almaya gerek olup olmadığını, vb. görmek gerekiyor sadece. 35mm adaptörlerin devri de yavaş yavaş sona erecektir. Canon, bilerek ya da bilmeyerek, video çekim dünyasında yepyeni bir devri başlatmış bulunuyor zira (Mark II ile).

09 Eylül 2009 Çarşamba

Kış Masalı: Hayret, Bir Diziden Hoşlandım

Genel olarak Türk dizilerini seyretmem. Bunun birinci nedeni, ilk bölümlerini kaçırmış olmamdır. Zira bizim senaristlerimiz bütün maharetlerini ilk birkaç bölümde gösterirler, sonra derhal "sündürme" operasyonuna başlarlar. Bütün ev kadınlarının ezbere bildiği senaryo klişelerini arka arkaya sıralarlar. Yani ben diziye bakmaya başladığımda, dizinin "flört" dönemi çoktan bitmiş, "evliliğin" sıkıcı yılları çoktan başlamış olur.

Bu sezonda hasbelkader TV karşısında olduğum sırada başlayan bir dizi, dikkatimi çekecek kadar kaliteliydi: Kış Masalı.

Neden dikkatimi çektiğini anlatayım: Hikaye (ortam, kişiler, ilişkiler) eni konu iyi kurulmuştu - harika değil, ama izlenmeye değecek kadar iyi. Ama bununla da kalmadı dizi. Bu hikayeyi dikkate değecek bir hızda, hiç sündürmeden, son derece güzel görüntüler ve iyi bir oyunculukla sundu.

Bunlar, bir Türk dizisinde pek bulunan şeyler değildir. Genelde bir ikisi olur, diğerleri olmaz. Ama Kış Masalı, müzik dahil bütün doğru şeyleri yapmıştı. Beni en çok şaşırtan, kurgunun hızı ve sahnelerin kısalığıydı. İkinci en çok şaşırtan ise diyalogların doğallığı ve temizliği. Gereksiz bir kelime bile kullanmadan, hoş sayılabilecek lakırdılar döküldü kahramanların ağzından.

Görüntüler, sinema (Türk sineması) kalitesindeydi, stedicam ve jimmy jib'in doğru kullanımları da dikkatlerden kaçmadı. Çok çeşitli tutulmuş müziğin doğru yerlerde kullanılması da öyle. Rrenk düzenleme ("color correction") de doğruydu. Hatta güzeldi.

* * *

Ama mesleki deformasyon hemen devreye girdi, diziyi izlerken:

"Bu bununla birlikte olacak, sonra bu bunu aldatacak, sonra bu kadın bu ikisi arasında kalacak. Şu yan karakter avucunu yalayacak. Şu intikam alacak. Şununla şu arasında eskiden romantik bir ilişki varmış, o tekrar ortaya çıkacak. Sezon sonu da şöyle olur." düşüncesi daha ilk bölümden zihnimden geçti. Beni (ve doğal olarak herkesi) şaşırtacak yeni karakterlerin getireceği hikayeler haricinde, hikayenin nereye gideceği fena halde belli. Asmalı Konak + Beyaz Gelincik + Bir İstanbul Masalı + ...

Neden yerli dizi izlemediğimi tekrar hatırladım.

06 Eylül 2009 Pazar

A Night With Gezgin

Benimle yapılan uzuuun bir röportajı şurada okuyabilirsiniz...

01 Eylül 2009 Salı

Canon'dan Yeni Bir Foto-Video Kamera: 7D

Canon, 5D Mark II ile yapmadığını, 7D ile yaptı: yeni fotoğraf makinasına 24 kare özelliği koydu. Üstelik makinanın Amazon fiyatı 1700 dolar.

Konuyu takip edenler bilir: Geçtiğimiz sene sonbaharda Canon 5D Mark II adlı bir fotoğraf makinası çıkartmış ve içine RED sahiplerini bile kıskandıracak büyüklükte bir çip koymuştu. Ama makinanın video modundaki manuel (yani elle ayarlanabilen) ayarları kısıtlıydı ve makina (sinemayla uğraşanların ihtiyaç duyduğu) 24 kare çekim özelliğine sahip değildi.

Aşağıdaki bir yazıda, Canon'un bu özelliği daha pahalı bir modele koyacağına dair bir söylentiye yer vermiştim. Bu söylenti kısmen doğru çıktı, yani Mark II'ye 24 kare özelliği eklenmedi. Ama beklendiği gibi bu özellik daha pahalı bir kameraya değil, daha ucuz bir kameraya kondu. Hatta Canon bununla kalmadı, şu çekim modlarını da kameraya ekledi:

1920 x 1080'de: 23.976, 24, 29.97, 30
1280x720'de: 50 ve 59.94 (60p)

Bunlar, küçük kameralarla (Örn. HV40) boğuşan genç sinamacıların tırım tırım aradıkları özellikler. Ve bütün bu çekim modları, o küçük kameraların tırnak kadar çipleriyle değil de, eni konu büyük (ama yine de Mark II'den küçük) çipiyle birlikte geliyor:



Bu çip büyüklüğü ve bu objektifler, genç sinemacıların alan derinliğini azaltmak için kullandıkları 35mm adaptörlere duyduğu ihtiyacı da büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. Yine de codec'in AVCHD olması, insanı biraz endişelendirmiyor değil. Örnekleri gördükçe kamera hakkında daha iyi bir fikir sahibi olacağız. (Kamera 2009 Eylül sonunda piyasaya çıkıyor.)

(Güncelleme: Doğrudan kameradan alınan bir video görüntünün 48 Mbps olduğu görülmüş. Mark II'ninki ise 41 Mbps gözüküyor. Yani bu konuda Mark II'den daha iyi. Yahu Sony EX3'ten [35 Mbps] bile daha iyi! :)

Ayrıca bugün (1 Eylül) itibariyle Panasonic'in 2000 dolarlık 1920x1080 kayıt yapan HMC40 adlı kamerası da piyasaya çıkmış bulunuyor. Bakalım Sony bütün bunlara nasıl karşılık verecek ve RED'in Scarlet'ı oyunun dengesini ne yönde bozacak.

Bütün bu anlattıklarım, henüz kamera almamış olan ve almayı düşünenler için. Yoksa, elinizde bulunanlarla da gayet güzel çekimler yapabilirsiniz. Zaten bir süre sonra, yani gerçekten büyük ölçekli projeler çekmeye başladığınızda, kameraları satın almanıza gerek olmadığını da göreceksiniz.

* * *

Güncelleme 2:

Aşağıdaki ilk yorumla birlikte, aklıma küçük bir "Bağımsız Sinemacı Mikro Seti"nin kaça mal olabileceği sorusu takıldı. Set, asgari şunlardan oluşmalı:

1) Kamera

Canon Mark 7D (1700 dolar) ve lens (ödünç alınacak); veya

Panasonic HMC40 (2000 dolar)

[İkinci alternatifler: Canon HV40 (1250 dolar - Doğubank fiyatı), Canon HFS100 (1000 dolar - B&H fiyatı), Panasonic HDC-TM300 (1300 dolar - B&H fiyatı)]

2) Ses

Mikrofon - NTG 2 (460 TL - Compel fiyatı)

Firewire ses kartı - M audio 410 Firewire Ses Kartı (450 TL - Sahibinden fiyatı) ya da T.C. Konnekt 24D (1200 TL - Compel fiyatı)

XLR kablo (yaklaşık 100 TL - Compel fiyatı)

3) Işık

2 x 1000W + 2 x 500W = 1000 TL (yaklaşık fiyat - ayakları Sirkeci'de Hayyam Pasajı'ndan alabilirsiniz. Yine Sirkecide'ki çeşitli fotoğrafçılarda farklı fiyatlarda ışık bulabilirsiniz. Ya da ucuz Çin malı kırmızı kafalardan alacaksınız, veya bir elektrikçide inşaat lambalarından ve florasanlardan sıcak ve soğuk ışıklar yaptıracaksınız)

Elektrik Uzatma Kabloları (100 TL)

4) Laptop

Çok afili birşey olmasına gerek yok. Hatta ikinci el bile olabilir. Şu anda 1000 TL'ye çok güzel çift çekirdekli exprescard girişli laptoplar bulunabilir.

Laptop'u üç iş için kullanacağız: 1) Ses kaydı yaparken (mikrofonu ses kartına, ses kartını laptopa bağlayacağız, laptopta da Adobe Audition ya da Protools ile kayıt yapacağız.) 2) Adobe Onlocation ile de çektiklerimizi kontrol edeceğiz. Onlocation'ın waveform monitörü sayesinde yanlış "exposure"dan kaçınabilecek, daha iyi çerçeveler yapabileceğiz. 3) Kameralardaki SD kartlara yaptığımız kayıtları hemen laptop üzerinden harici harddisklere atacağız.

5) Harici HDD

Yaptığımız ses ve görüntü kayıtlarını düzenli olarak iki HDD'ye atacağız. Biri mastır, diğeri de yedek. Eğer paranoyaksanız, üçüncü bir kopya almanızda hiçbir sakınca yok. Aktarımın hızlı olması için HDD'nin Firewire bağlantısının olması tercihiniz olmalı. Buradaki bütçeniz de 500TL ile 1000 TL arasında değişir. (HDD'nin kalitelisini alın. Sarsıntıya vb. daha dayanıklı olanını seçin.)

* * *

Gerçekten de bir bağımsız sinemacı 5 bin doların altında bir bütçeyle, bir mikro set oluşturabiliyor. Kamerayı, laptopu, ve aslında burada sayılan herşeyi ödünç de alabilirsiniz (sanırım HDD hariç).

Bu rakamlara prodüksiyon ve post prodüksiyon dahil değil tabii. Oradaki rakamlar ise sizin senaryonuza ve pazarlık/ikna kabiliyetinize göre büyük değişiklik gösterecektir.

Efendi bir bilgisayarda da kurgunuzu, renk düzenlemenizi ve ses/müzik işini halledince, elinizde bir uzun metrajlı film olması, işten bile değil.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Tarla, Davar, ve Sinema Üzerine

Bu sitede bağımsız sinema ile ilgili olarak verdiğim bilgiler, sizlerin, eğer bir gün film çekmek isterseniz, karşılaşacağınız zorlukların etkisini hafifletmeyi amaçlamaktadır. Bu bilgileri deneme-yanılma yoluyla ya da başka kaynaklardan da öğrenebilirsiniz. Benim buradaki amacım bu süreci biraz daha kısaltmak ve kolaylaştırmak.

Fakat bu bilgileri verirken, ya da MSN üzerinden görüştüğüm genç sinemacılarla konuşurken asla, "Film çekmek çok kolay bir iştir. Hemen varınızı yoğunuzu satıp bu işe girin ve en kısa sürede zengin olun" demiyorum. Bu hem sorumsuz bir davranış olur, hem de gerçekçi olmaz.

Ama sinema ile uğraşmak isteyenlerin önünün, aslında ne kadar açık olduğunu bir nebze göstermek istiyorum. Bundan yirmi sene önce sadece zengin çocuklarının ulaşabileceği teknolojinin artık orta hatta ortanın altı sınıflardaki gençlerin dahi erişiminde olduğunu anlatmak istiyorum. Eskiden onbinlerce dolara yapılabilecek işlerin, artık sadece birkaç bin dolara halledilebilir hale geldiğini göstermek istiyorum.

İş tabii ki teknolojinin ucuzlaması ile bitmiyor. Bu teknolojiden, "sanat" olma düzeyine uygun kalitede sonuçlar almayı da başarmak gerekiyor. Bunun için de hem bilgi, hem de yetenek lazım. Yeteneğiniz Allah/doğa vergisidir. Onun için birşey yapamam. Ama eğer yeteneğiniz varsa (yani görüntüden, müzikten, sinemanın iç mantığından anlıyorsanız, daha doğrusu bunları "hissedebiliyorsanız"), yeterli miktarda bilgi ve azim ile, size hep ulaşılmaz gelen o yıldızlara dokunabileceğinizi söylüyorum.

* * *

Burada değinmek istediğim küçük bir mesele var:

Sinemayla ilgilenen gençlerin büyük bir bölümü, ister hala öğrenci olsunlar, ister mezun olmuş olsunlar, ilginç bir "çaresizlik" hali içindeler. Yani sinemayı seviyorlar, film çekmek istiyorlar, ama film çekmek için gereken teçhizat ya da bilgi konusunda "tesis yok" havasındalar: "Kamera yok" "mikrofon ve kayıt cihazı yok" "oyuncu yok" "ışık yok" "kurgu yapacak bilgisayar yok" diye sürekli şikayet ediyorlar.

Evet, insanın elinde bunlar olmayabilir. Ama bu, olmayacak anlamına gelmez.

Karşınızda iki seçenek var: ya bunlara sahip olan insanlarla iletişime geçecek ve onları ikna edeceksiniz, ya da satın alacak ya da kiralayacaksınız. Bu da para demek.

İkna konusunda şunu söyleyebilirim: insanları ikna etmek de, en az güzel bir şiir yazmak ya da beste yapmak kadar bir sanattır. Yani sizi hiç tanımayan ve sizin hakkında hiçbir olumlu duygusu ya da düşüncesi olmayan bir insanı sizinle birlikte ya da sizin için çalışmaya ikna etmek, bilimin de ötesinde bir uğraştır. İnsanları, onlara ne kadar para ya da şöhret kazanacaklarını söyleyerek sadece belirli bir yere kadar ikna edebilirsiniz.

Ama asıl ikna, o insanların duygularına ulaşarak sağlanır. O insanların size inanmalarını, yapmak istediğinizi takdir etmelerini, hatta buna katkıda bulunmak istemelerini sağlamak, herşeyin ötesinde sizi bir insan olarak beğenmelerini temin etmek... işte (parası az) bir sinemacı olarak yapmanız gereken budur. Yani insanların kalplerine dokunmayı başarmalısınız. Bunu da "Ben acayip yetenekliyim. Size deli gibi para kazandıracağım" diyerek sağlayamazsınız.

İnsanları en çok etkileyen şey, tutkudur. TUTKU. Yapmak istediğiniz iş için tutku duyuyorsanız, bu işin dünyayı olumlu yönde değiştireceğine gerçekten ve derinden inanıyorsanız, etrafınızdakilerin de bu duyguyu hissetmelerini sağlayabilirsiniz. (Eğer böyle birşey hissetmiyor ama yine de sinema-TV'den hoşlanıyorsanız, reklamcı olmanızı tavsiye ederim.)

Ama saf tutku yetmez. Saf tutku, saf aşk gibidir. Birine deli gibi aşık olabilirsiniz, ama bu coşkun duygu, karşınızdakinin size karşı aynı duyguları beslemesini sağlamaya kâfi değildir. Bu duygunuzu ifade etmeyi de bilmelisiniz. Aksi takdirde siz kendi duygularınız içinde kavrulup kalırsınız ve karşı tarafın haberi bile olmaz.

Bu da insanları ikna etmeyi öğrenmeniz gerektiği anlamına geliyor. Evet, sinemayla ilgili bir sürü kitabın yanında, ikna sanatını da öğrenmelisiniz. Zira ne kadar bağımsız olursanız olun, karşınıza birlikte çalışmanız gereken onlarca insan çıkacaktır. Onlara istediklerinizi yaptırmayı başarmanız için, insanların hangi düğmesine ne zaman ve nasıl basılacağını da öğrenmelisiniz. Bu konuda bir klasik olan "İknanın Psikolojisi"ni kesinlikle tavsiye ederim. Kevin Hogan'ın kitapları da iyidir. Google'da, ideefixe'te arayın işte.

Ama bazı kaynaklara ikna yoluyla ulaşamazsınız. Onları satın almanız ya da kiralamanız gerekir. Bunun için de para bulmalısınız.

Eğer öğrenci ya da yeni mezun iseniz, aklınıza hemen ailenizden para istemek gelecektir. Ama birçoğu için bu seçenek, yani bir film çekimi para istemek, söz konusu bile değildir. Sizin için gereken ekipmanları okuduğunuz bölüme de aldırabilirsiniz, ya da mevcut ekipmanı da kullanabilirsiniz, ama o zaman da bir sürü prosedürle uğraşmak zorunda kalırsınız.

Yapabileceğiniz şeylerden biri, para kazanmaktır. Yani filminizi finanse etmek için, para kazanmak. Part-time işlere girebilir, ya da çeşitli bilgi ve becerileriniz varsa, parça başı çalışarak ihtiyacınız olan ses kartı ya da mikrofon için para biriktirebilirsiniz.

Hangi işleri yapabileceğinizi burada sıralamak abes olur. Zira herkesin kolundaki altın bilezik farklıdır. Ama lütfen tesis yok, olanak yok diye ağlamayın. İşinizi görecek ekipmanı belirleyin ve onu elde etmek için tek başınıza ya da arkadaşlarınızla birlikte birkaç ay ter dökmeyi göze alın. İş hayatında edineceğiniz tecrübeler, film çekimi sırasında emin olun işinize çok yarayacaktır.

Herşeyin en yenisini almak zorunda da değilsiniz. Zaman zaman daha önce piyasada görev almış insanlar ellerindeki kameraları, ışıkları, mikrofonları, ses kayıt cihazlarını elden çıkarmaktadır. Artık bunları internetten takip edebilirsiniz. Şimdilik bu konudaki en iyi kaynak sahibinden.com adlı site gibi görünüyor. Başka yerlere bakmayı da ihmal etmeyin.

Eğer para kazanmaya başlarsanız, bu kaynağı bilgilenmekte de kullanabilirsiniz. DFA gibi yerlerden ders alabilir, ya da ilgilendiğiniz bir alanda çok önemli olduğunuz bir kaynağı (örneğin bir kitabı, ya da bir videolu dersi) özetleterek Türkçeye çevirtebilirsiniz. Bunları tek başınıza finanse etmenize gerek yok, birkaç arkadaş bir araya gelerek yapabilirsiniz.

* * *

Özetlemek gerekirse:

Sinemayla uğraşmak, dünyanın en zevkli işlerinden biridir. Her türlü zahmeti bile insana büyük bir haz verir. Ama bu hazzı duyabilmek için bu işi layığıyla yapmanız gerekir. Bunun için de elinizi taşın altına koymaya hazır olmalısınız.

Hazır mısınız?

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Bağımsız Sinemacı Şirinler: Cesur, Bilgili, Yetenekli

Anti-NBC yazısına gelen bir yoruma verdiğim cevap:

Bizdeki düşük bütçeli filmler genelde, her nedense, yönetmenlerin nevrozlarını ve iç bayan yaşam görüşlerini (nedense hep Dostoyevski severler) yansıtan eserlerdir. Bu nedenle de seyirciler tarafından pek iltifat edilmez kendilerine.

Yani burada sorun, düşük bütçe değil, düşük bütçeyle iş yapmaya kalkanların iç bayıcı hikayeler üreterek seyirciyi kaçırma eğilimleridir. Aslına bakılırsa bu yönetmenler, kendi dar çevrelerinden aldıkları geribildirimden ("feedback") yeterince memnun olmalılar ki, filmlerini bu güzergahta çekmeye devam etmektedirler. (Bkz. NBC, Zeki Demirkubuz, Ümit Ünal, vb.).
Benim beş senedir bu sitede nasıl yapıldığını anlatmaya çalıştığım film tarzı ise, düşük bütçeyle ama yine de seyirciyi düşünerek çekilen filmler. Bu tür filmlerin özelliklerini anlatmaya çalışıyorum. Zaman sınırlaması koymak bu yöntemlerden sadece biridir. Ama sadece bu yöntemi kullandı diye bir filmin başarılı olacağı hakkında garanti vermek mümkün değildir.

Türkiye'de sektörün TV-dizi ağırlıklı şekilde ilerlediği doğru. Yani neredeyse, bütün oyuncu, yönetmen, kameraman, post'çu, vb.ler hayatlarını TV'den kazanıyorlar, ve sadece arada bir, o da prestij olsun diye ya da (daha muhtemel olarak) tek bir işle voliyi vurmak için sinemaya tevessül ediyorlar.

Ama bu, bizim seyircimizin iyi anlatılmış hikayelere susamış olduğu gerçeğini değiştirmez. Ennn kötü hikayelere bile akın akın gitmelerinin nedenlerinden biri budur. Ben de bu ihtiyaca (tamamen değil ama) kısmen, bağımsız olarak çekilmiş iyi hikayeli Türk filmleri ile karşılık verilmesini istiyorum.

Ve evet: Sinemayla ilgilenen gençlerimizin önündeki en büyük engeller, maddi engellerden çok, psikolojik engeller. Bilgisizliklerinin ve korkaklıklarının sonucunda, hiçbirşey yapılamayacağını zannediyorlar ya da yapmaktan korkuyorlar. İnsanların çok daha cüzi olanaklarla film çekebildiğini önlerine somut örneklerle koyduğumda bile, korkaklıklarına sıkı sıkıya yapışıyorlar. Christopher Nolan'ın Memento'dan önce 6 bin (ALTI BİN) dolarlık bir film çekmiş olması, onların korkaklığını ve cehaletini yüzlerine vuruyor. Ama yerlerinden kımıldamamayı tercih ediyorlar.

Çağan Irmak'a gelince: Çağan Irmak, Asmalı Konak'tan önce, hatta herşeyden önce "Bana Old And Wise'ı Çal" aldı uzun bir kısa film çekmeye cesaret gösterdiği için sektöre girebilmiştir. Hayat hikayesini biraz araştırırsanız, günümüzün en beğenilen (ama benim pek tutmadığım) bu yönetmeninin başarısının ilk halkasında da büyük bir cesaret ve girişimcilik görürsünüz.

Hayat, cesurları sever. Cesur, bilgili, ve yeteneklileri ise daha çok sever. Alnından öper, baş köşeye oturtur.

25 Ağustos 2009 Salı

12 Yıl Sonra Yeniden James Cameron: AVATAR

Sinemalarda en son Titanic (1997) ile arz-ı endam eden James Cameron'dan, yani sinemada dijital çağı başlatmış adamdan (bkz. Abyss ve Terminator 2), yeni bir çağı (3D) müjdeleyen film.

Mümkünse, bir 3D sinemada izleyin. James Cameron filmleri, artık kuyruklu yıldızlar gibi, çok seyrek gelmeye başladılar. Tadını çıkartın.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Ev Kadınları İçin Tek Derste Film Yapımı!

Tamam. Film çekmek için harika bir senaryo yazmayı, dağıtımcılarla birlikte içki içecek kadar onlarla samimi olmayı, ya da 24K kameraların çıkmasını bekliyor olabilirsiniz. Ama aramızda o kadar sabırlı olmayanlar da olabilir. Mesela canı çok sıkılan ev kadınları. İşte onlar için, Allah ne verdiyse onunla film yapabilmelerini sağlayacak küçük bir rehber hazırladım. Yalnız bunun (ellerinde çok sayıda materyal bulunduğu halde kolaya kaçanların başvurduğu) bir "kısa film" projesi olduğunu söylemeliyim. Burada maksat, içinizde kıpırdanan sinemacıya az da olsa gerçek sinemayı tattırmak. Size uzun metraj film çektirmek değil. Ki aslında onun aşamaları da aşağı yukarı bununki gibidir.

İşte gerekli malzeme:

1) Bir senaryo.

Evet. Her koşulda buna ihtiyacınız var. Ama bu projede gereken, uzun metrajlı bir film senaryosu değil. İki, üç, hadi hatırımı kırmayın, beş sayfalık bir senaryo. Senaryoda olması gerekenler de şunlar:

I) Asgari, bir kahraman. Bu kahraman, birşeyler istemeli, ve karşısına
II) Engeller çıkmalı. Bu istek vs. engel durumu, otomatikman seyircilerin ilgisini çekecektir.
III) Kullanabileceğiniz mekanlar. Bu, tek bir oda olabileceği gibi, birkaç odadan oluşan eviniz, arkadaşlarınızın ve akrabalarınızın evleri, arabanız, polisle başınız derde girmeden çekim yapabileceğiniz her türlü dış mekan olabilir.
IV) Yan karakterler. Hikayenizde kahraman dışında bir kaç kişi daha olursa, daha eğlenceli olur. Hikayenizi yazarken, filminizde oynatabileceğiniz eş dost akrabayı da düşünün, onlara göre rol yazabilirsiniz. En başta size hayır deyip naz yapabilirler ama, bir süre sonra sinemanın büyüsü onları da etkileri altına alacaktır. Eğer oyuncunuz eşiniz ya da çocuğunuz ise, yemek yapmamakla vb. tehdit edebilirsiniz.

2) Kamera. Hayır, HD olmasına gerek yok. Şu doğumgünlerini ve her türlü ailesel olayı çektiğiniz ve ikinci el satsanız 350 liradan fazla para alamayacağınız kamera da olur. İster kasete (Mini DV kaset olması tercih) ister DVD'ye, ister hard diske kayıt yapsın, fark etmez. PAL çekmesi avantajınızadır. Bir mikrofon girişinin olması, daha da avantajınızadır.

3) Işıklar. Hayır canım, evinizin tavanından sallanan ampul/florasan/ekoton yetmez. Gerçek sinema, yönünü ve şiddetini (hatta rengini) ayarlayabildiğiniz ışıkla yapılır. Ama bunun için gidip yüzlerce dolarlık profesyonel ışıklar almanıza gerek yok. Evinizdeki masa lambası (evinizde bir çalışma masanız olduğunu ve onun da üzerinde bir lamba olduğunu varsayıyorum) ya da tavana yönelttiğiniz ayarlanabilir halojen lamba (ki fark ettiyseniz, "Yemekteyiz" programının ev çekimlerinde hep bunlar kullanılıyor) da işinizi görecektir. Hatta eş dosttaki lambaları bir haftalığına ödünç alabilirsiniz. + Uzatma kabloları.

4) Kurgu yapabileceğiniz bir bilgisayar. Artık hemen her evde bir bilgisayar var. Bilgisayar varsa Windows da vardır. Windows varsa, Moviemaker da vardır. "Ne! Bunca süredir evimdeki bilgisayarda bir kurgu programı mı gizleniyordu?! Ve bunu bana şimdi mi söylüyorsunuz!" diyebilirsiniz. Yine de geç kaldınız sayılmaz. Evet, Moviemaker programı ile kameranızdaki görüntüleri bilgisayarınıza aktarabilir ve bu görüntüleri istediğiniz şekilde kurgulayabilirsiniz.

Bu işi daha iyi yapabilen programlar da var. Adobe Premiere, Sony Vegas, vb. programların deneme sürümleri zaman zaman bilgisayar dergilerinin ekindeki DVD'lerde veriliyor. Olmadı bunları internetten bulup indirebilirsiniz. Programları bilgisayara indirdikten sonra birkaç gün kurcalayın. Sizin için en önemli fonksiyonlar görüntüleri nasıl kesip birbirine yapıştıracağınız ve sonra da bunları nasıl ihraç edeceğiniz. (Bu konuda herhangi bir sorunla karşılaşırsanız Google'da "Kameradan Görüntü Aktarma" yazıp çıkan yazıları okumanızı tavsiye ederim.)

Kameradan bilgisayarınıza aktaracağınız tek kaset bile asgari 13 GB yer tutar. Bu nedenle bu film macerasına atılmadan önce yapacağınız en önemli işlerden birisi (eğer yeterli değilse) bilgisayarınızın sabit diskinin kapasitesini artırmaktır. Artık sabit diskler sudan ucuz. Şöyle 100-200 GB'lık bir ekstra alan, işinizi hayda hayda görür.

5) Mikrofon ve ses kartı. Bu maddeyi yazıp yazmamakta bir süre tereddüt ettim. Ama diğer maddelerde, elinizde ne varsa onunla idare etmenizi söylerken, bu maddede koşullarınızı biraz zorlamanızı tavsiye edeceğim. Zira sinemayla ilgilenenler pek farkında olmasa da kötü ses, bir filmin başarısızlığının belki de ilk nedenidir. Bu yüzden, bir miktar para biriktirerek, kendinize bir shotgun mikrofon ve onun XLR kablosunu sokabileceğiniz bir ses kartı almanızı tavsiye edeceğim. Ses kartını sahibinden.com'da kolaylıkla ikinci el bulabilirsiniz. (Önemli olan bir XLR girişi olması). Shotgun mikrofonu ikinci el bulmanız zor. Compel'den bir rode shotgun mikfrofon (tavsiyem NTG 1) alabilirsiniz. Ama eğer şimdilik fazla açılmak istemiyorsanız müzik mağazalarında 50-100 liraya satılan spiker mikrofonlarıyla da idare edebilirsiniz. Neticede bu, ilk filminiz. Bu mikrofonu, bilgisayarınızın ses kartına nasıl takacağınızı vb. araştırın. Bir uzatma kablosu da gerekebilir.

* * *

Bir biçimde, beş sayfalık / beş dakikalık bir senaryo yazdığınızı varsayıyorum. Peki şimdi ne yapacaksanız?

Önce senaryonuzu biraz görselleştirmeniz gerekiyor. Bunun için profesyoneller özel "storyboard" sanatçıları tutarlar ve senaryolarının önemli sahnelerini onlara çizdirirler: oyuncu şurada duracak, kamera onu şu şekilde çekecek, sonra kamera şöyle hareket edecek vb. Hem pahalı hem de masraflı bir iştir.

Ama siz de buna benzer birşey yapabilirsiniz. Elinizde 20-30 adet boş A4 kağıt alın ve Her kağıdın üzerine üç adet 5 cm x 10 cm dikdörtgen çizin. Bu dikdörtgen, sizin kameranızla çekeceğiniz görüntüyü temsil ediyor. Şimdi yapmanız gereken, Cin Ali'ler ile, hangi karakterin nerede durup ne tarafa doğru hareket ettiğini belirlemek. Mesela 1. Sahne mutfakta geçiyorsa, dikdörtgenin üzerine mutfak yazın, mutfağın hangi bölümü olduğunu temsilen belirten bir iki çizgi çizin (pencere önü mü, evye önü mü, dolap önü mü, neresiyse), sonra da kahramanlarınızı Cin Ali'ler olarak bu zemin üzerine yerleştirin. Eğer kahramanlarınız belirli bir yönde hareket ediyorsa, bunu da okla belirtin.

Storyboard yapmak zorunda değilsiniz, ama yapmanız işinizi kolaylaştırır. Ve filmi çekerken de buna uymak zorunda değilsiniz. Siz sanatçısınız. İstediğiniz an yeni bir fikirle ortaya çıkabilir ve herşeyi değiştirebilirsiniz.

Hatta bu konuda şöyle bir avantajı var günümüz gençlerinin: Artık her evde ufak bir dijital fotoğraf makinası var. Ya da hemen her cep telefonu artık fotoğraf da çekiyor. Film çekim mekanlarınızı önce bunlarla belirleyip kamera açısını vb. bunlarla prova edebilirsiniz. İsterseniz bu fotoğrafları kullanarak bilgisayarda bir storyboard yapabilirsiniz.

* * *

Storyboard'dan sonra oyuncu seçimleri geliyor. Salonunuzun kapısını kapatın ve dışarıya da "Oyuncu seçimi" yazın. Sonra eşinizi, çocuklarınızı, ve eş dostu kapının önünde sıraya sokun. Siz de içeri bir masanın arkasına oturup onları teker teker çağırın. Tabi sosyal ve ailevi hayatınızın sona ermesini istiyorsanız. :)

Asıl yapmanız gereken, yukarıda da belirtildiği üzere, az arıza çıkartarak razı olacak tanıdıklarınıza ve akrabalarınıza göre bir senaryo yazmak. Sonra da senaryoyu onlara dağıtmak ve rollerini ezberlemelerini istemek. Normal bir filmde, çekimlere geçmeden önce birkaç defa okuma provası yapılır. Ama sizin böyle bir şansınız olmayabilir. Oyuncunuz "Ben bu iş için yeterince para almıyorum. Hatta hiç almıyorum!" deyip seti terk etmez de çekimlerin sonuna kadar kalırsa, kendinizi şanslı addedin.

* * *

Kendinize bilgisayardan, ışıktan, sesten anlayan bir asistan bulun. Bu muhtemelen kocanız olacaktır. Erkek kardeşiniz de olabilir. Bu konuda her türlü şirinlikle erkekleri sömürmekten sakın çekinmeyin. Hayatları boyunca bir kez bu anlamsız bilgileri anlamlı bir dava için kullanma şansı verin onlara. Teşvik için ev yapımı çikolatalı kek ve süt de işe yarayabilir.

Bu şahıslara ışıkları taşıtacaksınız, sesi kaydettireceksiniz, sonra da görüntüleri bilgisayara aktartacaksınız. Emin olun, Holivut'un en büyük yönetmenleri bile, teknik elemanlara olmasa bile birilerine (yapımcı, oyuncu, vb.) yağ çekmek zorunda kalıyorlar. Kendinizi onlara yakın hissetmenizde hiçbir sakınca yok: "Allahım! Spielberg de bu kadar uğraşıyor muydu acaba oyuncularıyla?!!" Kesinlikle evet.

* * *

Filminizi, çekim mekanlarının ve oyuncuların uygunluğuna göre çekin. Yani çekim günlerinizi bunlara göre ayarlayın. Eğer senaryonuz elveriyorsa, filmin tamamını bir günde de çekebilirsiniz, birkaç günde de. Eğer farklı günlerde çekiyorsanız, sahnelerin aynı şekilde aydınlatılmış olmasını sağlamak için günün aynı saatinde çekin ve ışıkları da aynı şekilde kurun.

Her sahneyi birkaç defa çekin. Hatta oyunculara nazınız geçiyorsa, "iyi" olduğunu düşündüğünüz bir sahneyi bile birkaç defa ve farklı açılardan çekin. Kurgu aşamasında elinizin altında ne kadar çok alternatif olursa o kadar iyi. Ama bir oyuncuya aynı sahneyi on beş yirmi defa oynatırsanız, ilk birkaç çekimdeki enerjiyi bulamayabilirsiniz de. Bunu da unutmayın. Yine de aynı çekim'i en az üç defa tekrarlatın. Asla bir defayla yetinmeyin.

* * *

Filmi sesli çekeceğiniz için, mikrofonu doğru bir biçimde (oyuncuların üzerinde ama kameranın görüş alanının dışında) tutmalısınız. Daha doğrusu tutturmalısınız. Bunu yapacak arkadaşa (yani eşinize), film çekimi boyunca kol kaslarının ne kadar geliştiği hakkında iltifatlarınızı esirgemeyin. Birkaç deneme ile mikrofonu kameranın görüş alanının dışında tutmayı öğrenecektir.

Peki sesi nasıl kaydedeceğiz. Mikrofonu doğrudan laptopunuza ya da harici bir ses kartına bağladığınızı düşünelim. Ses kayıt yapmak için çok çeşitli programlar var. Ben Audition'ı tavsiye ediyorum. Deneme sürümünü bulabilirsiniz. Alternatifleri de işe yarayacaktır. Ses konusunda önemli olan, seslerin çatlamaması. Bu nedenle kayıt düzeyini ayarlamanız gerekecektir. Programı bilen birisinden yardım alın, ya da bu konuyu biraz araştırın. Her zaman (seste, kurguda, ışıkta) prova yapmakta fayda vardır.

* * *

Eveet. Filmi çektiniz ve bilgisayara attınız. (Bu bilgisayara atma işlemini kendiniz yapabilirsiniz. Fotoğrafçılara vb. yaptırmanıza gerek yok. Eğer kameranız sabit diskli ise mutlaka beraberinde bir bağlantı kablosuyla gelmiştir; DVD'ye kaydediyorsa, kayıt yaptığınız DVD'yi çıkarıp bilgisayara takacaksınız, o kadar. Eğer kasede kaydediyorsa, tek yapmanız gereken, kameranız ile bilgisayarınız arasındaki iletişimi sağlayacak bir Firewire kablosu almanız - büyük bir ihtimalle her iki ucu da 4 pin'li - biri 4 diğeri 6 pin'li de olabilir. Kamerayı bilgisayara bağlayın, ve görüntüleri -Moviemaker ya da benzeri bir programla- bilgisayara aktarın. Bunları yapmadan önce, kameranızla birlikte gelen kitapçığın ilgili bölümünü birkaç defa okuyun.)

Şimdi yapmanız gereken, bu görüntüleri, anlamlı bir bütün meydana getirecek şekilde birbirine eklemek. Bu işleme "kurgu" ya da "montaj" denir. İşte bence sinemanın ennn eğlenceli aşaması budur. Zira elinizdeki materyali, istediğiniz şekilde kurgulayabilirsiniz - tabii ki genel olarak senaryoya bağlı kalmak kaydıyla. Ama bazen, senaryoda o anda orada olmayan bir görüntüyü de, sahneyi yaratırken kullanabilirsiniz.

Kurgu aşamasında "zamanla" oynayabilirsiniz. Yani bir sahnenin hızlı olmasını sağlamak için kısa kesmeler kullanabilir, ya da uzun planlar ile zamanı bilerek esnetebilirsiniz (bkz. NBC). Tabii burada, "film grameri"ni bilmekte fayda vardır. Bu ilk filminiz olduğu için, bu konuda çok akademik bir araştırman yapmanıza gerek olduğunu sanmıyorum. Ama artık bir film yönetmeni olduğunuza göre, başkalarının filmlerini "bu sahneyi nasıl kurgulamış" diye daha dikkatli seyretmenizi tavsiye ederim. Evdeki DVD player'a sevdiğiniz bir filmi koyun, elinize kumandayı alın ve aynı sahneyi otuz defa tekrar tekrar izleyin. Size bu sahneyi sunan yönetmenin ve kurgucunun, sizin daha önce bir kere seyredip geçtiğiniz bu sahneyi yaklaşık 300 defa izlediğini de hatrınızdan çıkarmayın. Hatta elinize bir kağıt kalem alıp not bile tutabilirsiniz.

* * *

Filminizin kurgusu bitti. Peki müzik? Bazı yerlere dramatik etkiyi artırmak için müzik ekleyebilirsiniz. Bunun için elinizdeki müzik arşivini en arsız ve hayasız bir biçimde kullanabilirsiniz. Tabii bu da oturup saatlerce bu müzikleri dinlemek, not almak, deneme yanılma yöntemiyle doğruyu bulmak anlamına gelecektir. Ama emin olun, her saniyesine değecektir.

* * *

Müziği de eklediniz, şimdi ne olacak? Filminizi ihraç edeceksiniz. Yani bilgisayar dışındaki bir ortamda da seyredilebilmesi için, (muhtemelen) bir DVD'ye aktaracaksınız. Moviemaker'ın bununla ilgili yönergeleri çok basit. Sol tarafta filminizin aşamaları hakkında gayet faydalı bilgiler yer alıyor. Size sunduğu seçenekleri iyice okuyun, anlamadığınız yer varsa Google'da araştırın. Emin olun sizden daha fazla kafası karışık birileri benzer sorular sormuş ve cevabını almıştır. Eğer İngilizce'niz varsa, cevabı on saniyede bulacağınızdan eminim. Yoksa, bu süre sadece biraz daha uzayacaktır.

* * *

Filminiz bitti? Peki şimdi ne olacak?

1) Filminizin DVD kopyalarını eşe dosta dağıtabilir, daha da eğlencelisi, bir akşam oturup hep beraber izleyebilirsiniz.

2) Filminizle ilgili bir web sitesi açıp, onu tanıtan yazılar, fotoğraflar, hatta kısa video parçaları yükleyebilirsiniz. Filminiz için blogger'dan bir sayfa alabilir, hatta sadece bu film için facebook'ta bir sayfa açabilirsiniz. Ya da filmi facebook sayfanıza yükleyebilirsiniz.

3) Filminizin tamamını Youtube ya da Vimeo'ya yükleyebilir ve başkalarının eleştirilerine açabilirsiniz. Eğer bir ev kadını olduğunuzu öğrenirlerse hemen hepsi sizi takdirle karşılayacaktır. Gerçek kimliğinizi söyleyip söylememek size kalmış.

4) Filminizi kısa film yarışmalarına ve festivallere yollayabilirsiniz. Evet. Yanlış duymadınız. Eğer elinizde bir film varsa, kendiniz çektinizse, bunu sene içinde her türlü kısa film festivaline yollayabilirsiniz. Allah aşkına, Altın Portakal'a bile yollayabilirsiniz! Önünüzde duran mı var?! Her sene onlarca belediye "kültürel faaliyet" olarak hemen hiçkimsenin umursamadığı kısa film festivalleri düzenler ve üç beş bin TL gibi aslında gayet hoş ödüller koyarlar. (Bunun için düzenli aralıklarla Google'da "Kısa film yarışması" "20?? Film festivali" diye arama yapın). Bunlardan "bir" tanesini kazansanız bile, mutfak dolaplarını değiştirebilirsiniz :) Eğer Altın Portakal'da dereceye girerseniz, Nurgül Yeşilçay'a yakından bakabilir ve hemen yanınızdaki eşinize "Hıh, aslında hiç de o kadar güzel değilmiş" diyebilirsiniz, ona duyuracak şekilde!

Hepinize iyi şanslar.

* * *

Aklınıza şu soru gelebilir: Acaba bu yazı neden gençler için değil de ev kadınları için yazıldı?

El Cevap: Sevgili gençlerimiz ömürlerini geçirdikleri anlamsız işlerin (yani, facebook, msn, twitter ya da karşı cinsle/karşı cins hakkında cep telefonu görüşmesi) başından kalkıp adam gibi bir film çekemeyecek kadar şuursuz, bezgin, kibirli, ve/veya tırsak oldukları için!

Lise sona kadar anlamsız/yarı-anlamlı bilgileri ezberleyip bunlarla ilgili testlere girmek dışında gerçek hayatla ilgili doğru dürüst hiçbir sorumluluk üstlenmeyen gençlerin, üniversiteden mezun olurken aniden bir film çekmek için gereken azim, kararlılık, ve sorumluluk duygusu kazanmasını beklemek tabii ki onlara haksızlık olur.

Ama bu kadar da salmayın be kardeşim kendinizi! Bu kadar armut piş ağzıma düş olmayın. Teknolojinin önünüze yem olarak attığı zaman-katillerine bu kadar çabuk ve kolay kanmayın! Bu kadar da kendini beğenmiş olmayın. Elinizdekiyle yola çıkın. Sadece o yolculuk da size çok şey öğretecektir, emin olun.

Unutmayın, her arayan bulmadı, ama bulanlar hep arayanlardı.

23 Ağustos 2009 Pazar

Anti-NBC Filmi Nasıl Yapılır

Anti-NBC'den kastım, Nuri Bile Ceylan (NBC) filmlerinin aksine, hikayenin normal hızda, hatta normalden daha hızlı ilerlediği filmler. Bildiğiniz üzere Nuri Bilge Ceylan filmlerinin en büyük özelliklerinden (sıkıntılarından) birisi, hikayenin ilerlemek bilmemesidir. Kimi seyircinin bundan hoşlandığı belli, ama büyük seyirci kitleleri bu kadar düşük hızları sevmiyor.

Skalanın diğer ucunda, hızı hiç düşmeyen filmler var. Artık bir noktadan sonra insanı yoran bu tür filmleri ise genel olarak adrenalinden (ya da fazla beyaz şeker tüketmekten) yerinde duramayan gençler seyrediyor. Ben de genelde bu tür filmleri severim, eğer koşuşturmaca için makul bir neden bulunabilmişse. Bu yazıda, bu tür koşuşturma filmlerinin bir iki ortak özelliğinden bahsedeceğim.

"Crank" (bizde "Tetikçi" diye oynamıştı) filminde filmin kahramanına, vücuttaki epinefrin'in salgılanmasını engelleyen bir ilaç verilir. Bunun sonucunda kahramanın kalbi yavaşlayacak ve duracaktır. Kahramanımız sadece sürekli hareket ederek ve kendisini tehlikeye atarak ve böylece adrenalinini yükselterek bu ilacın etkisini nötralize edebilecektir. Bunun sonucunda, baştan sona koşuşturmalı bir film seyrederiz.

"Crank: High Voltage"da ise kahramanımızın kalbi alınıp yerine elektrikle çalışan ikinci bir kalp takılmıştır. Ama bu kalbin de aküsü bitmek üzeredir. Kahramanımız yine kendisine arada sırada yüksek akımlı elektrik vererek ve sürekli hareket ederek hayatta kalmak şansına sahiptir. Ayrıca bu arada kalbini kendisinden çalan adamı da bulmalı ve kalbini geri almalıdır.

Hareket için biraz mantık sınırını zorlasa seyretmesi gayet zevkli olan bir diğer film de "Hız Tuzağı"dır. ("Speed"). Baş rolünde Matrix öncesi bir Keanu Reeves'in oynadığı bu filmin hız için kendine koyduğu kural, "bomba konulmuş bir otobüsün, saatte 75 km'nin altına inerse, bombanın patlayacak olması"dır. Bunun neticesinde yolcu dolu otobüs, şehrin kalabalık caddelerinde büyük bir hızla ilerlerken, otobüse binmeyi başaran bir polis (Keanu), yolcuları sağ sağlim otobüsten indirmeye çalışır.

Son örnek de, "Koş Lola Koş" ("Run Lola Run"). Bu filmde de kahramanımız Lola, dolaylı olarak başını belaya soktuğu erkek arkadaşının hayatını kurtarmak için 20 dakika içinde 100 bin mark (Euro öncesi Alman para birimi) bulmalıdır. Bu filmin diğerlerinden bir farkı, bu 20 dakikayı üç defa, ama her defasında çeşitli farklarla anlatmasıdır. Yine de filmin hızının son derece yüksek olduğunu tahmin edebilirsiniz. Lola rolünde, "Bourne Identity" filminden tanıdığımız Franka Potente, Manni rolünde ise, Temmuzda'dan ("Im Juli") hatırlayacağınız Moritz Beilbtreu var. Karşılıklı döktürüyorlar.

* * *

Bütün bu filmlerin ortak özelliği, kahramanın bir hedefe ulaşması için kısa bir süresinin olmasıdır. Kahraman, kendisine verilen bir zaman sınırına uymak zorundadır yoksa çok kötü şeyler olacaktır. (Bu yöntem, son 7 sezondur TV'nin en hareketli dizilerinden biri olan "24"ün de bel kemiğini oluşturur.).

Eğer seyircinizin ilgisini biraz daha çekmek, onları biraz daha heyecanlandırarak hikayeye bağlamak istiyorsanız, kahramanınıza böyle bir sınırlama verin ve önüne akıl almaz bir sürü engel koyun. Ama bunların aşılması imkansız (gibi görünen) engeller olmasına ve kahramanımızın da büyük oranda zeka ve çaba ile son anda bu engelleri ilginç bir şekilde aşmasına dikkat edin. Gerisi, kendiliğinden gelecektir.

18 Ağustos 2009 Salı

Oh Bebeğim, Bu Gece Ağlamıyor musun?!

Bugün Amerikan sinemasında çok büyük bütçelerle çalışan birçok yönetmen, kariyerlerinin en başında çok düşük bütçelerle ve tam anlamıyla "bağımsız" filmler çekmişler. Yani bu insanlar gökten zembille inmiyorlar, ya da seçkin bir "elit"in üyeleri olarak doğmuyorlar.

Buna birkaç örnek vereyim:

En son "Batman - The Dark Knight" ile seyircinin karşısına çıkan Christopher Nolan'ın ilk filmi, 1998 yılında çevirdiği "Following". Film, sıradan insanları saplantı haline getiren bir yazarı anlatıyor. Film 6.000 (altı bin) dolara çekilmiş. Nolan filmi bir sene boyunca haftasonlarında çekmiş ve üniversitenin film klübünde tanıştığı insanları oynatmış. 1999'a kadar gittikçe artan bir şöhret kazanan film, Nolan'ın 2000 yılında Memento'yu (bütçe: 4.,5 milyon dolar) çekmesinin önünü açmış. Gerisi malum.

En son "Şampiyon" ("The Wrestler") ile sinemalarda arz-ı endam eden Darren Aronofsky'nin ilk filmi, "Pi"nin bütçesi 35,000 (otuz beş bin) dolar. Ama filmin getirisi 3 milyon iki yüz bin dolar. Bu başarı (ki filmi bilenler bilir, hiç de öyle bir kerede oturulup keyifle seyredilecek birşey değildir), Aronofsky'nin "Requiem for a Dream"i (bütçe, 4,5 milyon dolar) yapmasının önünü açıyor. Aronofsky'nin bir sonraki filmi 35 milyon dolara yaptığı "The Fountain"in gişesi 15 milyon. Son filmi "Şampiyon"u ise, yine tam bir bağımsız gibi 6 milyon dolara çekiyor ve gişede 44 milyon dolar kazandırıyor.

Son haber ise, bağımsız film çekmek isteyenlerin cesaretini bayağı artıracak cinsten: "Crank" filmlerini ("Crank" ve "Crank: High Voltage") duymuşsunuzdur. Başrolünde Jason Statham'in yer aldığı, baştan sona koşuşturmalı, içinde bolca şiddet ve acayip vesilelerle cinsellik bulunan bu filmler, nispeten küçük bir bütçe ile yapılmış bulunuyor. Herkese hitap etmeyen bu filmler (ilkini seyrettiğimde abartılı bulmuştum, ama ikincisini, şimdi vereceğim bilgiden sonra merak edip seyrettim), ortalama olarak 12 milyon dolara yapılmış ve 40 milyon dolar civarında da gişe getirmişler (DVD ve TV gelirleri dahil değil).

Yönetmenler ilk filmde ("Crank"), fiyatı 115 bin dolar olan Sony F950 kullanmışlar (Holivut'da kimse kamera satın almaz, hep kiralanır). Bu kameranın renk örneklemesi 4:4:4, kullandığı format ise HDCAM SR (440 ya da 880 Mbps!) . Yani piyasadaki en iyi formatlardan biri. Fakat yönetmenler ikinci filmde ("Crank: High Voltage"), kamera konusunda daha serbest olabilmek için daha küçük bir kamerayla çalışmaya karar vermişler. Ve neyi tercih etmişler biliyor musunuz: Canon XH-A1. 3400 (üç bin dört yüz) dolar fiyatı olan bu yarı-profesyonel ("prosumer") kamera, HDV kaydediyor. Yani 25 (yirmi beş) Mbps veri hızıyla, 4:2:0 renk örneklemesi yapıyor. Önemli bir özelliği ise 24 kare çekim yeteneğinin bulunması.

Ayrıca, filmde bir çok Canon HF10 da kullanılıyor. Tatilcilerin gözdelerinden olan ve yarım kiloyu aşmayan bu AVCHD kamera (17 Mbps, 4:2:0), film setinde büyük kameraların konulamayacağı yerlere konularak çok ilginç açılar yakalanmasını sağlamış. Filmi izlerseniz, hangi çekimlerin bu 500 (beş yüz) dolarlık minik kamerayla yapıldığını tahmin edebilirsiniz. Bu kameranın da 24 kare özelliği var. Filmin bazı sahnelerinin, uzaktan kumandalı bir oyuncak arabaya monte edilmiş bir HF10 ile, diğerlerinin ise patenle kayan yönetmen tarafından çekildiğini de belirtmeliyim.

Sonuç? İkinci film de ilk filmin başarısını neredeyse yakalamış durumda. Yaklaşık bütçe 12 milyon dolar, ve gişe de 40 milyon civarında.

Bir örnek de bizden: "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" (2004) filmini duymayanınız yoktur. Filmin bütçesi, yaklaşık 50 bin dolar. Peki filmin Sony DVCAM ile çekildiğini biliyor muydunuz? DV formatının Sony'ye özgü versiyonu olan DVCAM (Panasonic'e özgü olanı da DVCPRO), bildiğiniz DVD çözünürlüğünü kullanıyor (720 x 480 ya da 576). Yani HDV'nin (1080 x 1440) neredeyse dörtte biri kadar. Renk örneklemesi ise 4:2:0 (PAL) ya da 4:1:1 (NTSC). Veri hızı 25 Mbps (HDV ile aynı) ve kare içi sıkıştırma ("intraframe") yapıyor (HDV'den daha iyi).

Filmin gişede çok başarılı olduğu söylenemez (18 bin kişi), ama o dönemde festivallerin gözdesi olduğunu ve birçok ödül aldığını (örn. İstanbul Film Festivali'nden "En İyi Film Ödülü") hatırlayacaksınız.

* * *

Demem o ki, hikayeniz güzel olsun, güzel bir "cast" oluşturun, kurguyu ve sesi iyi yapın/yaptırın, kameradan anlayan bir görüntü yönetmeni bulun, ve işe başlayın. Sallanarak vakit kaybetmeyin!

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Film Dağıtımı Vb. Hakkında


Yukarıdaki videoda çektiğiniz filmin dağıtımı hakkında bilgi veriliyor. Tavsiyem, videonun yayınlandığı siteye (Uzmantv.com) gidip konuyla ilgili diğer videoları da izlemeniz.



Bu video da bir film yapımcısının ağzından yapım sürecini anlatıyor.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Daldaki Kuş: Yeni Kameralar

Sinemayla ilgilenip de kameralarla ilgilenmeyen yoktur sanırım. Bu yazıda profesyonel kameralardan (Vericam, Genesis, RED, vb.) değil de, bağımsızların kolayca elde edebileceği kameralardan bahsedeceğim.

Bildiğiniz gibi film yapmak isteyen kişinin iyi bir kameradan bazı beklentileri vardır.

1) 24p kare çekim yapması.
2) Alan derinliğinin sığ olması - bu 35 mm adaptörler ile halledilebiliyor.
3) Profesyonel ses kaydı yapabilmesi - yani XLR jak girişinin olması - bu da dışarıdan halledilebiliyor.
4) Renk örnekleme kalitesinin yüksek olması - asgari 4:2:2 olmalı.
5) Veri aktarım hızının olabildiğince yüksek olması - mümkünse 100 Mbps.
6) Jöle etkisinin olmaması, ya da az olması - bilmeyenlere komik gelebilir, ama en pahalı kameraların bile bir jöle etkisi olabiliyor.

* * *

Artık piyasadaki birçok küçük kamera 24p kayıt yapabiliyor. Bu konudaki liderlik son zamanlarda Canon'da idi. Kaset bazlı kameralarda Canon HV40, gerçek (N) 24p (HDV) kayıt yapıyor. Yani 60i üzerine 24p kaydetmiyor, doğrudan 24p kaydediyor. Bu açıdan bir üstünlüğü var.

AVCHD codeğine gelirsek, burada da önderlik Canon'da gibi. Küçük kameralarda Canon HFS100, en yüksek veri aktarım hızına sahip: 24Mbps. Onun hemen arkasından Panasonic'in HDC-TM300'ü geliyor. Bu kameranın max. veri hızı 17 Mbps ama büyük bir avantajı var: odaklama halkası. Yani odağı elle yapabiliyorsunuz. Diğerlerinde bu kadar hassas odaklama olanağı yok.

Sony'nin de bu alanda başa baş güreşen küçük kameraları var. Ama hepsinin en büyük sorunu bence ses kaydı. Hepsi sadece küçük jaklar yoluyla ses kaydına olanak tanıyor. Bu sorunu bypass edebilmek için dışarıdan beachtek ya da juicedlink XLR adaptörleri almalısınız. Fiyatları çok fazla değil.

Bu kategorideki süpriz yumurta ise Panasonic'in GH1 adlı fotoğraf makinası. Bu cihaz 17 Mbps'de 24p video çekiyor. Alan derinliği çok güzel. Fiyatı da 1400 dolar civarında. Ama bununla ciddi bir film çekmeyi düşünmek pek mümkün değil zannımca.

Bir üst kategoride (yaklaşık 3000 dolar) ise Panasonic'in HMC 150'si var (AVCHD - SD karta kayıt). Bunun fiyatı yukarıda bahsettiklerimin yaklaşık 3-4 katı kadar (burada yurtdışı fiyatlarından bahsediyorum. Türkiye fiyatları genelde genç sinemacılar için dudak uçuklatıcı). Canon'un bu kategorideki kamerası ise XH-A1 (HDV - yani kasetli). Sony'nin alternatifinin adı HDR-FX1000 (HDV - kasetli).

HMC 150'nin üstündeki kameralar (5000 dolar ve üstü civarı) ise artık profesyonel kameralar sayılıyor: Panasonic'in HPX 171'i ve HVX 200A'sı (her ikisi de Intraframe, 100 Mbps), Sony'nin EX1 ve EX3'ü (XDCAM EX, Long GOP, 25 ya da 35 Mbps, 4:2:0 renk örnekleme), Canon'un XH-G1 (HDV) ve XL-H1'i (HDV) var. Bu kategorinin en büyük süprizi ise bu sene Panasonic'ten gelen HPX301. Bu kamera 1920x1080'i AVC-Intra denilen müthiş bir codec ile 100 Mbps'de "10bit" olarak kaydediyor. (Bu bit konusunu da biraz araştırın: 8 bit vs. 10 bit).

* * *

Gelelim gelecek kameralara. Bu alanda benim ilgimi çeken üç kamera var.

1) Panasonic, RED'in Scarlet çıkartmasının (ve başka şeylerin) önünü kesmek için HMC40'diye bir kamera çıkartıyor 1 Eylül'de. 1920x1080 kayıt yapacak olan bu kamera AVCHD codeğin en yüksek profilini (yani 24 Mbps) kullanıyor. Ve fiyatı da 2000 dolar olacak (Amazon'a ve BH'e bakın). Bu özellikleri bu fiyata verdiğiniz zaman, fiyat olarak kendisinden bir üst sınıftaki birçok rakibini de bayağı zorlamış olacak. Bir üst kategoride bazı fiyat düşüşleri olabilir ya da benzer kameraları görebiliriz.

2) RED, 3000 dolara, 3K (3 bin satır) kayıt yapan Scarlet adlı kamerayı bu sonbaharda çıkaracak - inşallah! Millet dokuz değil on dokuz doğurdu bu kameraları beklerken. Acaba beklemeye değdi mi diye merak etmiyor değilim. Elinizdeki 1920-1080 kameralarla filminizi çekebilirdiniz - eğer George Lucas bile bu çözünürlükten memnunsa (Yıldız Savaşları 2 ve 3, bu çözünürlükte çekildi) siz niye memnun olmayasınız ki? (Sadece çözünürlük açısından söylüyorum, yoksa, onun kullandığı kameraların onlarca başka artısı daha vardı.) RED, Epic ve Scarlet'in diğer modellerini de aynı dönemde piyasaya sürecek - herhalde. Herkes heyecanla bekliyor, ama bağımsız sinemacıları çok heyecanlandıran birşey yok ortada. Zira fiyatları biraz tuzlu olacak.

3) Canon'un Mark II'si ise herkesi kahretti. Alan bin pişman, almayan.. o kadar pişman değil. Zira kamera sadece 30 kare kayıt yapıyor. Manda gözü kadar bir sensörü olmasına karşın, 30 kare hiçbir sinemacının işine yaramaz. 30'dan 24'e çevirme işlemi genelde sorunludur ve istenilen sonuçları pek vermez. (Sadece video ortamı için çekiyorsanız, durum başka tabi). Renklerin güzelliği ve gece çekimlerinin RED'i bile kıskandıracak kalitede olması dışında, sinemacılar için pek birşey ifade etmedi Mark II.

Amma ve lakin...

Canon 24p özelliği başka bir fotoğraf makinasına ekleyecekmiş. Bu tamamen bir söylenti, ama bir Canon yetkilisinden duyulan bir söylenti. Adam özetle bu özelliğin (yani 24p'nin) Mark 2'ye eklenmesinin mümkün olmadığını, ama bu özelliğin, 1Ds Mark 3'ün bir sonraki modeline konulacağını söylemiş. Ama işin kötü tarafı şu: iki sene önce çıkan 1Ds Mark3 halihazırda 7000 dolara satılıyor. Yani yeni çıkan modeli herhalde bir sekiz-dokuz bin dolar civarında olur. Bu fiyatıyla da RED ile, Scarlet'lar ile, Panasonic HPX 301'ler ile yarışır hale gelir. Yine de alan derinliği ya da gece çekimleri konusunda hiçbir sorun yaşamayacağı kesin. Ama codec'i de görmek lazım. Zira Mark 2'nin codec'i 38 Mbps iken HPX 301'in codec'i 100 Mbps ve de 10 bit. Ayrıca HPX'in tonlarca başka özelliği (ses girişleri, HD çıkışları, vb.) de var.

Ve artık bütün kameraların CMOS'a dönmesi (yani CCD sensör yerine CMOS senör kullanması) ise insanı çıldırtıyor. Yarattıkları jöle etkisi ile her türlü hızlı yatay hareketi çekilmez hale getiriyorlar. Bütün dikey yapılar (binalar, ağaçlar, elektrik direkleri, duvar köşeleri, hatta insanlar) sanki rüzgarda arkaya doğru eğilmiş gibi yamuluyorlar. Ve bunu da pek bir çaresi yok. Panasonic dahil birçok şirket plug-inler geliştirmeye çalışıyor ama tamamen bozuk kaydedilmiş bir görüntüyü plug-in'le ne kadar düzeltebilirsin ki?

* * *

Şunu asla unutmayın: bu "yeni çıkacak kamera" muhabbeti asla bitmez. Siz elinizdeki projenize güveniyorsanız, bir biçimde 1920x1080 4:2:2 kayıt yapan bir kamera ele geçirin (kiralamak en doğru seçim), güzel bir ses kayıt düzeneği bulun/kurun ve projenizi çekin. Şu çıksın bu çıksın diye beklerseniz, feleğinizi şaşırırsınız.

Eldeki bir kuş, daldaki iki kuştan evladır zira!

* * *

Önemli Not: HDV codec'i, 1440x1080'dir ve renk örneklemesi de 4:2:0'dır. Veri hızı 25 Mbps'dir. AVCHD ise 1920x1080 satır kaydeder ama onun da renk örneklemesi 4:2:0'dır. Veri hızı max. 24 Mbps'dir ama HDV'den daha verimli olduğu söylenmektedir.

Önemli Not 2: Bir de Long GOP ve Intra-frame kayıt durumları var. HDV ve AVCHD Long GOP'tur. XDCAM EX ve HD de öyle. Bu konuda sınıfı geçen tek kamera Panasonic: hem HVX 200A hem HPX 170 ve 301, Intraframedir. Uzun metraj filminizi çekerken Long GOP çeken bir kamera değil, Intra-frame çeken kamera kullanacaksınız. Elinizdeki olanakları bu yönde zorlamanızı tavsiye ederim.

Önemli Not 3: Bir de film çekimi için yetersiz olan kameralardan (örn. Sony FX1, EX1 ve EX3 ya da Canon G1 - normalde 25 ya da 35 Mbps, Long GOP, 4:2:0 kameralar) bile HDMI ya da HD SDI çıkışları sayesinde çok güzel sonuçlar almayı sağlayan Blackmagic Intensity (Sıkıştırmasız, 4:4:4) ya da Aja Kona gibi bilgisayar (PCI) kartları, NanoFlash (160 Mbps, 4:2:2) ya da Ki-Pro (Prores 422) gibi kayıt cihazları veya doğruda laptop'un expresscard girişine uygun imperx gibi HD-SDI yakalama kartları var. Bunları da bir araştırmalısınız. Elinizdeki kısıtlı olanakları aniden birkaç katına çıkartabilirler zira.

* * *

Video formatları hakkında daha fazla bilgiyi aşağıdaki (wikipedia'dan alınmış) tabloda görebilirsiniz. Sinema bir sanattır ve matematikle ne ilgisi vardır, demeyin. Çok ilgisi var zira.



09 Ağustos 2009 Pazar

Cübbeli Zerzevat Hk. Birkaç Not


Geçen haftalarda ekranı işgal eden (ve anlaşılan işgal etmeye devam edecek olan) Cübbeli Zerzevat şöyle buyurmuş:

"Cennete giden kadınlar, evlilerse kocalarına verilecekler. Yalnız çok adamla evlendilerse, son kocaya verilecekler. Kadının kocası çok kötü bir adamsa, alkolikse, kadını dövdüyse, zaten cennete giremeyecek. Cennete tek başına giden kadın, dünyadaki şehitlere verilecek. Ama kadın orada beş erkek isteyemeyecek, sadece bir erkek isteyecek ama o adamın beş erkek gücü olacak, ona her türlü zevki tattıracak. Cennete giden erkeklerin tenasül uzuvları eğilmez. (!!!) Kadınlara, bir tane erkek verilse de o erkek cimadan hiçbir zaman kaçmayacak, sürekli yapabilecek, kadın da istediği kadar cima edecek. Erkeğe de huriler verilecek."

Bu, zatı muhteremin zırvalıklarının sadece küçük bir bölümü. İnsan ne diyeceğini şaşırıyor. Ama aklıma ilk gelen, bu adam her nerede vaaz veriyorsa, derhal imamlık ehliyetinin elinden alınması, şimdiye kadar halka verdiği zararın cezası olarak da adam gibi bir ilahiyat fakültesinde lisans, master, doktora yapmakla cezalandırılması. Üstüne de iki ya da dört yıllık bir fen eğitimi (tercihan biyoloji, ya da temel tıp bilimleri) alması.

Şimdi sadece yukarıdaki paragrafla ilgili bazı soru ve yorumlarım olacak. Aksi takdirde bu gece (ve takip eden geceler) rahat uyuyamam:

1) "Cennete giden kadınlar, evlilerse kocalarına verilecekler." Yahu kadın zaten bir ömür boyunca aynı adamın kahrını çekmiş, hatta bu kahrı çekmeyi, cennete gitmenin yollarından biri olarak kabul ettiği için bu kadar tahammül edebilmiş. Bir de öbür tarafta karşısına aynı ibiş mi çıkacak?! Peki adam da cennete giderse, son cümlede söylendiği gibi adama bir sürü huri verilecek. Kadın bu hurilerden biri mi olacak?

2) "Cennete tek başına giden kadın şehitlere verilecek." Hanfendiler, eninde sonunda birilerine peşkeş çekiliyorsunuz. Boşuna uğraşmayın. Seçme şansınız neredeyse sıfır. E bunu duyan bazı kadınların bu tarafta birden fazla adamın peşine düşmesine şaşmamalı.

3) "Kadın orada beş erkek isteyemeyecek, sadece bir erkek isteyecek ama o adamın beş erkek gücü olacak." Cennet-i ala'yı kerhaneye çevirdi adam iki dakikada. Yani dervişin fikri neyse zikri de o olur derler ya, işte bu Cübbeli Zerzevat ve onun akıl hocaları, insanları cinsi sapıklara, cenneti de her köşesinde her an cinselliğin yaşandığı bir umumhaneye çevirdiler doğal olarak.

Cenneti sonsuz bir kütüphane olarak tasavvur eden Borges'in anlayışını ve hissedişini bu güdük beyinlerden beklemiyoruz ama en azından "Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri/ İsteyene ver onları/Bana seni gerek seni" diyen Yunus'umuzu ve onların hepsinden daha üst bir Tanrı ve öte alem kavrayışı olan Mevlana'yı bu kadar da mumla arıyor hale düşmemeliydik.

4) "Cennete giden erkeklerin tenasül (cinsel) uzuvları eğilmez." Sadece "el insaf!" demek istiyorum. Acaba hiçbir aklı başında kişi (ki Cübbeli Zerzevatın yanında böyle kişilerin olması pek muhtemel değildir) bu adama "Hocam, ötede bedenlerimiz mi olacak ruhlarımız mı? Eğer ruhlarımız olacaksa ruhun cinsiyeti var mıdır?" diye sormuş mudur acaba? Tabii bu kadar temel bir soruyu bile tasavvur edip doğru cevaplayamayan insan, sabahtan akşama kadar abuk subuk kaynaklardan Arapça alıntılar yapsa da, çevresindekilere "Playboy Late Night Show" tadında yorumlar dışına birşey sunamayacaktır.

5) "Erkeğe de huriler verilecek!" Neden kadınlara bir tane de erkeklere bir sürü? İlahi adalet bu mu? Bu kadar kadınla uğraşmak zorunda bırakılmak için ne gibi bir günah işlemiş olabiliriz :) Beyin hücrelerinin çok büyük bir bölümü dumura uğramış bir şahıstan, aklı başında yorumlar beklememek gerektiğini biliyoruz tabi. Ama mesele bu değil.

Mesele, bu adamın, bu kadar kötü bir yol göstericinin peşinden gidebilecek kadar akıldan, düşünceden, bilgiden, analiz yeteneğinden uzak insanlarımızın olması. Yani Türk eğitim sisteminin yüzde yüz iflas ettiğinin en büyük göstergesi, Cübbeli Zerzevat'ın ortaya çıkabilmesine olanak tanıyan on binlerce takipçisidir. Bu adamlar millete ve devlete zarar vermenin dışında Allah'a, ruha, ve öte aleme de büyük haksızlık ediyorlar.

Tabii ki bunun da tek çaresi eğitim. Ama doğru eğitim. Konuşanın da dinleyenin de eğitilmesi. Başka yolu yok. Bu adamları ancak böyle ortadan kaldırabiliriz: müşterilerini onlardan daha akıllı hale getirerek.

Nasıl bir eğitim verileceğini, mavi gözlü sarı saçlı güzel adam söylemişti zaten: "Hayattaki en doğru yol gösterici bilimdir!" Eğer bu tavsiyeye uymazsanız, karşınıza Allah'ı da, ruhu da, öte alemi de yanlış anlatarak insanların ruhunu karartan bu tür Muppet Show karakterlerinin çıkması kaçınılmazdır.

07 Ağustos 2009 Cuma

Film Görünümü - 1 : Renk Düzenleme

Red Giant TV Episode 22: Creating a Summer Blockbuster Film Look from Stu Maschwitz on Vimeo.

Video kameralarla sinema yapmaya çalışanların elde etmeye çalıştığı bir "film görünümü" ("film look") vardır. Yani filmlerini aslında video kamera ile çekmiş olmalarına karşın film kamerasıyla çekildiği izlenimini yaratmaya çalışırlar. Bunun ne kadar gerekli olduğu konusunu burada tartışmayacağım. Bilinen birşey var ise o da video ile film çekenlerin hemen hemen tamamının bunun için uğraş verdiğidir.

Genç sinemacıların büyük bir çoğunluğu için "film görünümü"nün en önemli iki göstergesi "sığ bir alan derinliği" (DOF) ve "saniyede 24 kare çekilen görüntüler"dir. Bu iki özellik, film kamerası ile çekilen filmlerin en belirgin özellikleri arasında yer alsa da, tek başına "film görünümü"nü yaratmazlar, yaratamazlar. Bence bunu sağlayan en az bu ikisi kadar önemli olan başka unsurlar da bulunuyor:

1) Çerçeveleme ("Framing")

2) Aydınlatma ("Lighting")

3) Renk Düzenleme ("Color correction")

4) Kaliteli Ses (Ses kaydı, ses tasarımı, ses efektleri, vb.)

5) Kaliteli Oyunculuk

6) İyi müzik

7) İyi (ve hızlı) bir kurgu

8) Belirli kamera hareketleri

Ama her nedense sığ bir alan derinliği ve 24 kare çekim kabiliyeti olan kameralar, genç (müstakbel) sinemacıların tek saplantısı haline gelmiştir ve diğer unsurlarla uğraşmayı (filmlerinin bu yönlerini geliştirmeyi) zul saymaktadırlar. Bunun büyük bir hata olduğunu söylemeliyim.

Yukarıda yer alan video, bu alanlardan sadece biriyle, "renk düzenlemesiyle" ilgili. Video baştan sona İngilizce. Ama sadece görüntülere bakarak bile bir görüntünün, sinemalarda izlediğimiz son hale ulaşmadan önce hangi aşamalardan geçmesi gerektiği hakkında bir fikir sahibi olabilirsiniz. Yukarıdaki videoda, Terminator 4'ten Transformers 2'ye kadar birçok örnek bulacaksınız.

Bu video, Final Cut ve After Effects'te eklenti ("plug-in") olarak kullanılabilen Magic Bullet Looks'un nasıl kullanılabildiğini anlatıyor. Nacizane tavsiyem, eğer herhangi bir biçimde film yapımıyla ilgileniyorsanız, Magic Bullet'ı ya da bir muadilini (Color) kullanmayı öğrenmeniz. En azından bunlarla neler yapılabildiğine bir bakmanız ve setteki ve post'taki seçimlerinizi buna göre yönlendirmeniz.

06 Ağustos 2009 Perşembe

GÜNDEMSEL NOTLAR

1) Münevver adlı genç kızın ölümünün acısı daha ailesinin kalbinde bu kadar tazeyken bu olayı film yapmayı düşünenin, bu olayı haber yaparak satışını artırmaya çalışanın, bir biçimde olaya tepki vermek vb. suretiyle de reklamını yapanın... Allah müstahakını versin. Bu olayın "Ahlaken Ne Kadar Alçalabildiğimize Dair Örnekler - Cilt XIII" adlı kitaba örnek olarak konulması gerekiyor bence.

2) "Bir yetişkinin yapması gereken işe asla bir çocuğu gönderme!" diye bir atasözü vardır İngilizce'de. Türkçe'deki daha komiktir: "Çocuğa iş buyuran, ardınca kendisi gider!" Bu nereden aklıma geldi? Habertürk'te bir tartışma programı seyrederken. İktidar partisinin ve küçük bir muhalefet partisinin konuşmacıları, tam birer tartımacı gibi gövde gösterisi yaparken, ana muhalefet partisinin konuşmacısı, elindeki kağıtlara bakarak konuşma dışında herhangi bir hitabet yeteneği olmadığını gösteriyordu - binince kez.

Arkadaşlar: Siyaset, akıllı uslu, efendi, centilmen insanların alanı değildir. Siyaset girişken, konuşkan, gerektiğinde karşısındakinin konuşma hakkını çatır çatır çiğneyen, haklılığına inanan ve bu inancını da ses tonu ve beden diliyle de (ki onlar daha önemlidir aslında) gösteren, "savaşçı" kişilikli insanların alanıdır. Böyle insanlar, ne kadar yanlış inançları savunuyor olsalar da, büyük çoğunlukları etkilemeyi başarır, onları peşine takar, en bariz yenilgileri bile ufak bir zafere, en azından bir beraberliğe çevirmeye muvaffak olurlar.

Ana Muhalefet partisinin ne lideri, ne de çevresindekiler bu vasıflara sahip. Eh, bunun nedeni de "SOL"un liderlerinin geleneksel olarak çevrelerinde çok güçlü karakterler barındırmaması, koltuklarını kaptırma korkusuyla, kendilerine bel bağlayan milyonlarca insanın kaderini hiçe saymalarıdır. Ne zaman ki bu paranoyadan kurtulurlar ve üç beş silahşörü (savaşçı ruhlu siyasetçiyi) partinin başına getirirler, ancak o zaman halkın gözünde bir "güçlülük" imajı uyandırabilirler. Zira halk söylemden çok imaja bakar, ve en iyi parti programı bile bu imajı yaratmaya yetmez.

3) Cübbeli Şaklaban'a iki haftada dört defa (hem zaman dilimi hem de süre açısından) çok değerli bir televizyon zamanı ayıran o büyük gazeteciyi ve şakşakçısı amatör-tarihçiyi tebrik ediyorum. Sadece reyting uğruna, yarı meczup bir insanın saçma sapan görüşlerini saatlerce millete izletmenizin insanlarımızın ruhunda yarattığı hasar, diğer medyatik gerizekalılıklar gibi, tabii ki niceliksel olarak ölçülemeyecektir. Ama ülkemizde yaratılan ruhsal karanlık denizine katılan nadide bir damla olarak tarihe geçmiştir.

4) "Huzur X Dininde"... Vallahi doğru. Soru sorup bu soruları cevaplandırmaya çalışmak, bir çoğunu cevabını asla bilemeyecek olmak, hayattaki seçimlerinin ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenmek, gerçekten de zaman zaman çok yorucu oluyor. Başkalarını verdiği cevapları kendi hayatına "copy-paste" ederek yaşamak, seçim anında kendi aklını ve vicdanını değil başkasınınkini kullanmak ("What would Jesus do?"), ve birkaç sıradan insani zaafı bastırarak (dikkat edin, onlarla mücadele ederek ya da onları aşarak değil, bastırarak) öbür tarafta muazzam bir mükafatlar silsilesini hak ettiğine inanmak çok daha kolay, çok daha huzur verici.

Ama ben almayayım. Kendime yakıştıramıyorum bu kadar kolaycılığı. Ettiğimi bulayım. Ektiğimi biçeyim. Hatalar yapayım ama bunlardan ders alayım. Hayatı böyle öğreneyim. Başkalarının kalıp reçetelerini harfiyen takip ederek değil. İnsanlık onuru bir yana, kendi onuruma yediremem böyle birşeyi yahu!

5) Roger Ebert, "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" filmiyle ilgili olarak şöyle demiş: "Hikayesi, kasıtlı olarak kafa karıştırıcı olan halkalar arasında sürekli hoplaya zıplaya ilerlemesine karşın, Eternal Sunshine'ın duygusal bir merkezi var, ve filmin işlemesini (yürümesini) de bu sağlıyor." Amerika'nın Atilla Dorsay'ı, bu cümlesi ile sadece eleştirdiği filmin değil, bizde de kötü ya da yazıf senaryosuna rağmen başarılı olan birçok filmin başarısının sırrını açıklamaktadır: Duygusal Merkez.

Aklıma ilk gelen "Babam ve Oğlum". Aklı başında hiçkimse "Babam ve Oğlum"un iyi bir hikayesi, iyi işlenmiş bir senaryosu olduğunu ileri süremez. Filmin gişede dört milyon seyirci çekmiş olması, ne yazık ki bu gerçeği değiştirmiyor. Ama filmin vizyonda olduğu dönemde söylenen "mendilinizi almadan bu filme gitmeyin" sözü de, filmin gişe başarısını özetliyor. Film, duyguları uyandırmayı başardığı için gişede bu kadar başarılı oldu, senaryosunun kalitesinden dolayı değil. Ama bizde son sözü gişe söylediği için (ki bu durum, demokrasimizdeki sandık fetişizmine de çok benziyor: kim en çok oyu aldıysa o haklıdır!), insanlar filmin gerçek kalitesini analiz dahi edemiyorlar. Analiz edemedikleri için de saçma sapan taklitlerini çekmeye kalkıyorlar.

Ebert'in saptaması, Recep İvedik ya da Issız Adam için de geçerlidir. Recep İvedik'in gişe başarısını analiz etmeye çalışanlar, filmin kaba mizah yapması noktasında tıkanıp kalmıştır. Oysa mesele kaba mizah değildir, bu mizahı yaratan kişinin yarattığı duygusal durumdur. Eğer Recep İvedik, üst ekonomik sınıftan bir insan olup yine üst sınıftan insanların arasında bu kabalıkları yapsaydı, hemen hiç komik olmazdı. Ama Recep bunları, alt sınıfın bir mensubu olarak ve bir çoğunu da istemeden yapıyordu. Bu da seyircilerin büyük bir bölümünde gülme hissiyle birlikte bir acıma duygusu da uyandırıyordu. Filmin temel başarısı bundan kaynaklanıyordu. Bunu yakalayamayan senaristlerin, benzer gişe başarılarına imza atamamasına şaşmamak gerekiyor.

Issız Adam ise, ortanın biraz altı kalitede bir romantik ilişkinin "sebepsiz" yere bitmesi ve bu bitişin ardından iki tarafın da hissettiklerini anlatıyordu. Film açıkçası ilişkinin kurulması ve gelişmesi aşamasında çok ilginç değildi. Ama ne zaman ki Issız Adam, hiçbir gerekçe göstermeden ilişkiyi bitirdi, o zaman (özellikle de bayan) seyircileri kalbinden vurdu. Zira filmi seyreden kadın izleyicilerin çok büyük bir bölümü, benzer durumlarda kendilerini bulmuşlardı ve hemen hiçbir senaryosal trüğe gerek kalmadan, yönetmen tarafından (duygusal açıdan) aşırı derecede uyarılmış bir hale sokulmuşlardı. Hele filmin finalindeki (aslında çok komik olan) karşılaşma sahnesi ("Kızsız Adam" az bile eleştirmiş!), bu duygusal şoka kendi içinde anlamlı bir nihayet sağlıyordu.

Babam ve Oğlum'da da benzer bir yöntemi kullanmıştı Çağan. Orada da kendi babasıyla duygusal olarak bağlantı kuramayan Türk insanını, bir sahne ile kalbinden vurmuştu. Çağan'ın bu tek duygusal vuruş yöntemi, onun senaryolarının kalitesizliğini gizlemeyi başarıyor ne yazık ki. Bu kalitesizlik, böyle bir duygusal vuruş içermeyen diğer filmlerinde (örn. Mustafa Hakkında Herşey, Ulak) çok daha belirginleşiyor. Eğer bir sonraki filminde de böyle bir duygusal darbe yoksa, yine gişede iki seksen yatacaktır. Demedi demeyin.

Bazı Türk dizilerinin neden reyting açısından başarılı olduğunu da bu şekilde açıklayabiliriz: duygulandırma! Türk insanı duygulandırılmayı seviyor. Bazı Amerikan ve Avrupa dizilerinde ya da filmlerinde olduğu gibi bir filmde ya da dizide hem duygu hem düşünce oldu mu, bunlara pek yüz vermiyor. Tamamen duyguya çalışan filmler ve diziler ise turnayı gözünden vuruyor. Ha, tabii ki birkaç ufak senaryo trüğü bilecek, gündemle bağlantılı üç beş yenilik serpiştireceksiniz senaryonuza. Ama ne yapıp yapın, seyirciyi en kısa sürede duygulandırın. (Bunun ironik bir tavsiye olduğunu söylememe gerek var mı? Yani aslında bunu tavsiye etmiyorum. Ama piyasaya kalitesiz iş yaparak hayatınızı kazanmak gibi bir duruma soktuysanız kendinizi, işin o tarafını bilemem. Seçim size kalmış.)

31 Temmuz 2009 Cuma

Bir Bilen Bir Bilmeyen

Bağımsız sinemacının en büyük avantajı, yeteneği, bilgisi ve azmidir demiştik. Yetenek biraz Allah vergisi, biraz da kendinizi nasıl eğittiğinize bağlı. Azim, aileden ve çevreden gelen bir özellik büyük ölçüde. Eğer bastırılmış bir kişiliğiniz varsa, karşınıza çıkan ilk engelde vazgeçersiniz. Ama eğer aileniz ve çevreniz (burada en önemlilerinden biri okul) size, azim gösterdiğinizde sonuç elde edebildiğinizi öğrettiyse, kolay vazgeçenlerden değilsiniz demektir.

Geriye bilgi kalıyor. Ben burada, karınca kararınca senaryo yazımı hakkında ufak tefek bilgiler vermeye çalışıyorum. Filmlerinizin sadece size değil, başkalarına da güzel, duygulu, ve anlamlı gelmesini sağlayacak teknikler anlatmaya çalışıyorum.

Ama iş sadece senaryo ile bitmiyor. Bağımsız sinemacının sinema dilini bilmesi, bu dili sadece tatminkar değil yaratıcı bir biçimde de kullanabilmesi gerekiyor.

Bu yazının amacı, size bunları öğretecek bazı kaynaklar hakkında bilgi vermek. Bu kaynakların hepsinin İngilizce olduğunu söylememe gerek yok. Bu nedenle, bağımsız bir sinemacı olmak istiyorsanız ve hâlâ okulda okuyorsanız, ya da bir biçimde zaman ve kaynak yaratabilirseniz, mutlaka ama MUTLAKA İNGİLİZCE ÖĞRENMELİSİNİZ.

* * *

Lynda.com

Bu sitede, kurgu ve efekt programları ile ilgili yüzlerce saatlik görsel (videolu) eğitim bulunmaktadır. Kurgu için Adobe Premiere veya Final Cut, efekt için After Effects, sesle ilgili olarak Audition, renk düzenleme için Color, 3D modelleme için Maya ya da 3Ds Max vb. hakkında eğitimleri buradan online olarak satın alabilirsiniz. Benzer dersleri VTC ve Total Training'te de bulabilirsiniz.

Sound for Film and Television

Dvxuser.com sitesinin moderatörlerinden Barry Green'in hazırladığı ve sadece ses kaydı ile ilgili bir DVD. Nerede hangi mikrofonun nasıl kullanılması gerektiği konusunda çok önemli bilgiler içeriyor.

HVX BootCamp Training DVD Sets

Yine Barry Green tarafından hazırlanan ve Panasonic'in HVX kameralarının kullanımını anlattığı iki DVD. Hatırlarsanız eğer film çekmek istiyorsanız, intraframe sıkıştırma kullanan bu kameradan aşağısına razı olmamanız gerektiğini söylemiştim. Eğer daha iyisini kullanacaksanız onu da aynı şekilde araştırmalısınız.

Hollywood Camera Work

Sinemalarımızın yüzde doksanını işgal eden ve artık ister istemez kafamızdaki sinema anlayışını belirler hale gelmiş olan Hollywood'un bu işi nasıl kotardığını anlatan bir dizi DVD. Hollywood anlam yaratırken kamerayı nasıl kullanıyor konusunu altı DVD'de anlatmışlar.

VFX for Directors

Yönetmenler için görsel efektleri anlatan ve yine Hollywood Camera Work ekibi tarafından hazırlanan DVD seti. Eğer bir yazar ve yönetmen olarak görsel efektlerin nasıl yapıldığını bilirseniz, bunun, sizin hikaye anlatımınıza büyük katkısı olabileceğini düşünüyorum. Tabii ki milyonlarca dolarlık efektlerden bahsetmiyorum. Ama çok ucuza yapılabilecek çok etkili birkaç efekt, filminize unutulmaz tatlar katacaktır. Verdiğim linkteki örnek videolara bir bakın.

Digital Cinema Course

Bu DVD setinde film yapımında kullanılan cihazların tanıtımından (Gear Guide) aydınlatmaya, ses'ten compositing'e kadar her konuda bilgi bulabilirsiniz. Özellikle aydınlatmayle ilgili DVD ilginizi çekecektir.

Vortex Media

Çeşitli Sony kameraları hakkında eğitici DVD'ler ve kitaplar içeren bir site. Sony FX1, Z1, Z7, EX1 ve EX3, hatta F350 ve F330 hakkında eğitici DVD'ler bulabilirsiniz.

* * *

Yukarıda bahsettiğim konularda yüzlerce kitap (İngilizce) olduğunu söylememe gerek yok sanırım. (Türkçe'de ise sadece bir kaç "sevimli" "iyi niyetli" ama büyük ölçüde yetersiz kitap var). Ama onlar başka bir yazının konusu.

Şimdilik aklıma gelen görsel kaynaklar bunlar. Başka kaynak bulursam onları da zaman içinde buraya eklerim.

26 Temmuz 2009 Pazar

Cephanen Bittiyse Süngü Tak

İnsanların zihinlerindeki kalıpları değiştirmek ne kadar zormuş yahu. Hani Einstein demiş ya, "Bir önyargıyı yıkmak, atomu parçalamaktan daha zordur" diye. Haklıymış adamcağız.

Bizde de sinemayla, özellikle de bağımsız sinema ile ilgili düşünceleri değiştirmek, deveye hendek atlatmaktan daha güç. Herkes ağzını üç yüz beş yüz bin dolardan açıyor. Ama konuşanlara bir bakıyorsunuz, ya konu hakkında hiç bilgisi olmayanlar, ya da sisteme (piyasaya) entegre olmuş ve herşeyi en kaliteli ve en pahalısıyla yapmaktan başka birşey düşünemeyenler.

İşte bağımsız sinemacı, bu ikisinin tam ortasında durur. Hem bilgilidir, hem de piyasaya entegre olmamıştır. Güzel, etkileyici, profesyonel sonuçları çok daha ucuza elde etmeyi bilen kişidir bağımsız sinemacı. Bunun için de çelik gibi bir iradeye, mangal gibi bir yüreğe, ve kütüphaneler dolusu bilgiyle donanmış bir zihne sahiptir.

Arkaşdaşlar, şunu unutmayın:"Uzun metraj" terimi, sadece ve sadece filmin süresi ile ilgili bir tanımlamadır. Uzun metraj film çekmeye kalktığınız zaman kendinizi kıyaslamanız gereken filmler "Karayip Korsanları" değil "Gün Batmadan"dır, "Yıldız Savaşları" değil "Tezgahtarlar"dır, "Titanic" değil "El Mariachi"dir.

Filmin, bir buçuk saate uzanan bir hikayesinin olması ve bunun, seyirciyi aşırı derecede rahatsız etmeyecek bir şekilde çekilmesi (ki Blair Cadısı bile bunun istisnasını teşkil etmektedir) yeterlidir. Kullanacağınız kameranın çip boyutuna, post prodüksiyonda harcanacak yüz binlerce dolara takılmamak gerekiyor. Tabii ki kötü ya da kalitesiz işleri savunuyor değilim ama öncelikleri iyi belirlemelisiniz. "Önce iyi bir kamera/oyuncu/post olanakları bulayım, ondan sonra çekerim" derseniz, daha çook beklersiniz.

Öncelik şöyle olmalı: "Önce iyi bir hikaye bulayım/yazayım, gerisi kendiliğinden hallolur".

Tabii bu iyi hikayenin, milyonlarca dolarlık efektler vb. gerektirmemesi gerektiğini söylememe gerek yok. Elinizdeki olanaklarla çekilebilecek bir senaryo yazın, ve gerisi fazla düşünmeyin. Işık da hallolur, ses de. (Bugün, profesyonele yakın bir sesi Rode NTG2 ile elde edebiliyorsunuz ki fiyatı 270 dolar civarındadır. Işık ise artık her yerde var. Önemli olan neyi nerede nasıl kullanacağınızı bilmek.)

Bir de filmi çekerken sizin değil de dağıtımcının derdi olan konular var. Eğer güzel bir konu bulabilirseniz ve bunu da ilgi çekici bir biçimde çekerseniz, dağıtımcılar filminizin tanıtım ve baskı masraflarını üstlenebilirler. Hatta filminizin cilalı bir post-prodüksiyonunu dahi yapabilecek bir yer bulabilirsiniz. Ve bilin bakalım bunun için ne gerekiyor: en son model jimmy jib'lerle ya da kameralarla çekilmiş ve Da Vinci'lerde renkleri düzeltilmiş bir film değil, insanları duygulandıran, ilgi çekici bir film. Bu da büyük ölçüde sizin yaratıcılığınıza ve yoktan var etme kabiliyetinize bağlı bir şey.

Bir zamanlar güzel bir adamın söylediği gibi, "Cephaneniz bittiyse, süngü takın!"

19 Temmuz 2009 Pazar

Robert Rodriguez'den 10 dk'lık Film Okulu

"Günaydın arkadaşlar!

Bir süre önce ünlü bir film yapımcısının laflarına şahit oldum. Diyordu ki: "Film hakkında bilmeniz gereken her şeyi öğrenmeniz 1 haftanızı alacaktır." Bence biraz cömert davranmış. Bütün hepsini 10 dakikada öğrenebilirsiniz!

Saatlerinizi kurun, 10 dakika sonra bu sınıftan çıkmış olacağız.

Pekala, birer yönetmen olmak istiyorsunuz, öyle mi?

(Sınıf toplu halde: EVET!)

Yanlış cevap. Çünkü siz birer yönetmensiniz. Yönetmen olmayı düşündüğünüz, aklınıza koyduğunuz anda zaten birer yönetmensinizdir. Kendi adınıza bir kart bastırın, altına yönetmen olduğunuzu yazın ve bütün arkadaşlarınıza dağıtın. Bu işi hallettikten sonra ve kendiniz yönetmen olduğunuza inandığınız anda bir yönetmensinizdir, artık bir yönetmen gibi düşünmeye başlarsınız. Sakın yönetmen olmayı hayal etmeyin, siz zaten yönetmensiniz! Şimdi dersimize geri dönelim.

Hadi filmi başlatalım!

İlk bilmeniz gereken, bu işte yaratıcı olmanın size yetmeyeceğidir, teknik olarak da donanımlı olmalısınız.Yaratıcı insanlar yaratıcı doğarlar- çok şanslısınız! Teknik beceriye sahip insanlar ise hiçbir zaman yaratıcı olamazlar, istedikleri kadar uğraşsınlar. Yaratıcılığı satın alamazsınız, bir yerde bulamazsınız, öğrenemezsiniz, ancak onunla doğarsınız! Bir sürü yaratıcı insan teknik detayları öğrenmek istemez, peki o zaman ne olur?

Teknik insanlara bağlı kalırlar. Teknik beceriler edinin, öğrenmek zor değil. Yaratıcılığınıza teknik becerilerinizi de eklediğiniz anda durdurulamazsınız.

Deneyim - Filmler konusunda her hangi bir deneyime sahip misiniz? Evet, sahipsiniz, film izliyorsunuz! Şimdi sizin gerçek bir tecrübeye ihtiyacınız var. Sadece film izleyerek bu tecrübeyi edinemezsiniz. Elinize kamerayı alın, istediğiniz her şeyi çekin, kendi filmlerinizi yapın, kendi hatalarınızı yapın. Unutmayın hatalar özneldir. Birinin hata olarak kabul ettiği bir durum, bir çekim, başka biri için sanatın ta kendisidir. Bu gerçeğin arkasına saklanın. Herkese yaptığınızın saf sanat olduğunu söyleyin, bu şekilde işin içinden çıkmanız çok kolaylaşır.

Bir senaryo ile başlayın! Aranızdan herhangi biri senaryo yazmayı biliyor mu? Hayır mı? Güzel! Sizin dışınızda herkes aynı tarzda yazıyor, siz kendi tarzınızı oluşturun. Tek olun. Yazmak üzerine dersler alabilirsiniz, ama sakın bir film okuluna gitmeyi düşünmeyin. Yoksa siz de diğerlerinin yaptıkları filmlerin aynılarını yaparsınız. İnsanlar size ait bir şey görmek istiyorlar, bunu unutmayın!

Nasıl bir senaryo yazmalı? - Herhalde çok paranız yoktur, yoksa bu sınıfta olmazdınız. Demek film yapmak istiyorsunuz ama çok fazla para harcamak istemiyorsunuz. Film çekmeye başladığınızda sette binlerce problemle karşılaşacaksınız. Bu problemleri aşmanın iki yolu vardır: Ya yaratıcılığınızı kullanırsınız, ya da paranızı. Paranız yoktu değil mi? O zaman siz de anne babanızın paralarını bitirmeden çekebileceğiniz bir senaryo yazın. Ucuz bir film yapın!

Ucuz film nasıl yapılır? - Etrafınıza bir bakın, nelere sahipsiniz? Sahip olduğunuz şeylerin bir listesini oluşturun. Babanızın likör dükkanı mı var, o zaman bir likör dükkanı hakkında bir film yapın. Köpeğiniz mi var, onun hakkında bir film yapın. Anneniz bir klinikte mi çalışıyor, gidin ve filminizi klinikte çekin. El Mariachi'yi yaptığımda elimde bir kaplumbağa, bir gitar çantası ve küçük bir kasaba vardı. Ben de bunların çevresinde dönen bir film yapmaya karar verdim.

Aklınızdakini nasıl görselleştirirsiniz? - Storyboard kullanabilirsiniz, hayal ettiklerinizi kağıda çizerek bir plan oluşturabilirsiniz. Ama aslında yapmanız gereken şey bomboş beyaz bir perde hayal edip, filminizi oraya yansıtmaktır. Gözünüzü kapatın ve bir perde hayal edin, kendi filminizi hayal edin. Her çekime, her sahneye odaklanın. Koltukta oturun ve etrafınızdaki herkesten, aklınızdaki filminiz dışındaki tüm düşüncelerden kurtulun ve filminizi izleyin. Çok mu yavaş, çok mu hızlı, eğlenceli mi olmuş, peki bir bütünlüğe sahip mi? Tüm izlediklerinizi, tüm gördüğünüz çekimleri not edin. Sonra gidip hepsini teker teker filme alın.

Neler lazım? - Şimdi araç gerece bir göz atalım. Ne kadar kötü aletlere sahipseniz o kadar iyi. Bu sizin ilk filminiz, en iyi şeylere ihtiyacınız yok, unutmayın daha Spielberg olmadınız! Bu kamerayı El Mariachi'yi çekerken kullandım, nerdeyse aynısını diyelim, çünkü bu bir 16S, bense bir 16M kullandım. Çok hafif bir kamera böylece istediğim gibi hareket edebildim, sesi de biraz çok çıkıyor, o yüzden ses kaydı konusunda problemler yaşadım, ama sadece 2000$. Sakın gidip de 2000$'ı bir anda bir kameraya yatırmayın. Kamerası olan birini bulun. Arkadaşım kamerasını kullanmıyordu ve ondan ödünç aldım, filmimi çektim. (Çok ağır gözüken üç bacağı göstererek)

Şuna bakın, ne kadar güzel bir üç bacak, çok sağlam bir üç bacak, ne olacağını tahmin edebiliyor musunuz? Kamera hareket etmeden o üç bacak üzerinde duracak, siz o kamerayı ordan almak istemeyeceksiniz, çünkü bileceksiniz ki bu sizin filminizin sıkı görünmesini sağlayacak. Alın o kamerayı elinize, bir tekerlekli sandalyeye oturun ve kendi etrafınızda dönün, bu filminize biraz enerji katar. İlk filmlerin en güzel yanı enerji dolu olmalarıdır, hayat dolu olmalarıdır. Büyük prodüksiyonların bu enerjiyi taklit etmeleri bile mümkün değildir. Çünkü ortada çok güzel ve sağlam bir üç bacak vardır, çok fazla teknik eleman vardır. Böylece herşey pasparlak ve aynı zamanda ölü görünür. Kurtulun şu pahalı şeyden ve filminizi canlandırın. Fazlasıyla iyi, fazlasıyla ağır- ellerinizi kullanın yeter!

Bu bir ışık ölçer. Bu da yeteri kadar pahalı bir şey. Tabi ki kullanbilirsiniz ama ihtiyacınız olanın sadece üzerinde bir algılayıcı ve bir gösterge olan bir ışık ölçerdir. Unutmayın bu alet sizin en yakın dostunuz. Çekeceğiniz objeye tutun, ışığı ölçün kaydedin. Kullanacağınız lensi seçin ve artık çekime hazırsınız!

Sakın fazla ışık kullanmayın. El Mariachi'yi çekerken sadece iki ışık kaynağım vardı, bildiğiniz sıradan ampüller. İç mekan çekimleri için dengeli kaynaklardı, işimi görürlerdi. Film bitince herkes bana çekimlerin çok tarz olduğunu çünkü ışığın çok az olduğundan bahsetti. İşte gördünüz, hatalarınız ve imkansızlıklarınız nasılda artistik öğelere dönüştü.

Son olarak postprodüksiyona geldik. Çekimleriniz bitti, şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz? (Bir video edit aletini göstererek) Bunlar sizin dostlarınızdır. Video editleme araçları, montaj yazılımları kolay kullanılırlar, ucuzdurlar ve anında tepki verirler. Sakın film şeritlerinizi kesip biçmeyin. Film şeritleri isizn düşmanınızdır. Çekimlerinizi film üzerine yapabilirsiniz, bu sorun değil; ama sakın film şeritlerinizi montaj için kullanmayın. Aranızda böyle bir şey düşünen varsa şimdi bu sınıfı terketsin. Gidip gerçek bir film okuluna 20000$ ödesin, sonra istediği gibi filmleri kesip biçebilir. Ama eline hiçbir şey geçmeyecektir, bir işi bile olmayacaktır, bana güvenin.

Bugün tüm kayıtlar ya bilgisayarda ya da video kasetlerde. Film yavaştır, film pahalıdır ve yaratıcı değildir- bir sürü zamanınızı çalar. Video bandlarını kesip biçin. Ben öyle yapıyorum. El Mariachi'yi çekmek için nerdeyse hiç para harcamadım. 3,5 inc. Lik bir master kaydım vardı, çok güzel görünüyordu çünkü direk band üzerine kaydedilmişti. Arada kopyalama süreçlerine girmediği için aynı bir 35 mm gibi temiz ve saf görünüyordu. Filmin VHS kopyalarını çıkardım ve bütün Hollywood'a yolladım. Bir tane bile film kopyasını çıkarmadım. Para kaybından başka bir şey değil. Uğraşırsın, karışırlar, bozulurlar, bir sürü para harcarsın. Ama en önemlisi onlar filminin kopyalarıdır. Filminizin kopyalarını istemezsiniz, negatiflerini istersiniz, band üzerine kaydedilmiş. Böylece insanlar ellerine geçeni izlerler ve çoğaltırlar. Filmin çekimleri bitti, montajı bitti. İnsanlar sizi beğendi, herkes size para ödemek için can atıyor. Peki şimdi ne yapacaksınız. Gidin ve kendinize bir menejer bulun. Hollywood çakallarla doludur. Size en iyi teklifleri bulurlar, en çok parayı kazandırırlar, en iyi filmleri çekmenize yardım ederler.

Burada öğrendiğiniz şey kimsenin bilmediği bir şey. Ucuza bir film nasıl çekilir. Hollywood'da bir kişi bile bu bilgilere sahip değil. Siz ucuza bir film çekebilirsiniz, siz daha iyi filmler çekebilirsiniz. Sistem içinde eriyip kaybolmayın, ayrıcalıklı pozisyonunuzun avantajını kullanın.

Ben hala çok düşük bütçeli filmler çekiyorum, ama yüksek bütçeli filmlerden farklı değiller. Çünkü artık sizin de öğrendiğiniz bu teknikleri kullanıyorum.

Artık gidip kendi filmlerimi çekmeye devam etmeliyim. Umarım size anlattıklarımdan bir şeyler öğrenmişsinizdir. Umarım hayallerinizi yazar, elinize kamerayı alıp çekersiniz.

Arzulamayı bırakın, yapmaya başlayın.

Hollywood'da görüşürüz, korkutucu olun!"

Robert Rodriguez

Kaynak: Burası

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Bağımsız Film Nasıl Çekilmez

Aşağıdaki yazıya gelen yorumlar, bağımsız sinema hakkında insanların aklında bazı yanlış düşüncelerin olabileceği fikrini bende uyandırdı. Bu düşünceleri ortadan kaldırmak için bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Bir yorumcu şöyle demiş: "... oyuncu arkadaşları olanlar oyuncuları, kamera ve ekipmanı olanlar malzemelerini, yönetmen olanlar yönetmenlik becerilerini, ulaşım (araba, kamyonet) imkanı olanlar kendi imkanlarını, post production konusunda bilgileri olanlar bu işi yerine getirerek, yani imece usulü ile hiç bir maddi beklenti içine girmeden, sadece Türkiye'de yetenekli ve bilgili insanların bir araya gelerek çok güzel bir film yapabileceğini ispat etmek ve diğer insanları teşvik etmek için bir film yapalım. İşte kritik soru burada saklı. Yapabilirmiyiz?!"

Hayır yapamazsınız. Herkesin eşit derecede kazandığı bir ortamda büyük bir ihtimalle kimse birşey kazanmıyor demektir. Yukarıda anlatılan "imece" tarzı çalışmalar profesyonel olmaktan uzak, kişisel arzuların çıldırtıcı kaprislerine ise aşırı yakındır. Ve sonuç genelde profesyonelin çok altında, amatörün sadece biraz üstündedir.

Tabi şu da var: Bağımsız sinemayla uğraşmak isteyenler (yani henüz sektöre girerek hayallerini satmamış ya da sonsuza kadar ertelememiş olanlar) büyük oranda genç insanlar, bu da bu kişilerin profesyonel çalışma hayatı deneyiminin bulunmadığı anlamına geliyor. Bunun doğal sonucu da görev duygusundan uzak olmaları, profesyonel bir şekilde bir işe başlayıp o işi bitirme kavramının kendilerinde bulunmaması ya da az olması anlamına geliyor.

Oysa profesyonellik, ne olursa olsun, vaadettiğin performansı yerine getirmek, (elinde olmayanlar hariç) herhangi bir mazeret göstererek işten kaçınmamak, aksine, en zor koşullar altında bile elinden gelenden daha iyisini yapmaktır. İnsanlar ancak böyle bir performans gösterirlerse, bağımsız sinema yaparken harcanacak çabalar profesyonel sonuçlar doğurabilir. Aksi takdirde iyi niyetli ama yetersiz çabaların ötesine geçemezler. Bu da sinema seyircisi için kabul edilebilir birşey değildir. Bir film bağımsız bile olsa, kalite açısından tutturmak zorunda olduğu bir alt limit vardır.

Yukarıdaki yorumda şu ifade en çok dikkatimi çekti: "yani imece usulü ile hiç bir maddi beklenti içine girmeden...". Böyle birşeyin mümkün olmadığını görememek için insanın ancak genç ve tecrübesiz olması gerekir. Sinema ve hiçbir ciddi sanat eseri (bireyselleri saymıyorum) ve aslında hiçbir büyük iş bu şekilde gerçekleştirilemez. Eğer insanlar emeklerini, bilgilerini, yeteneklerini ortaya koyuyorlarsa, bunun karşılığını mutlaka almalıdırlar. Almayacaklarsa, emeklerini, yeteneklerini, bilgilerini ortaya koymazlar, koyar gibi görünürler, en asgari düzeyde iş çıkarırlar. Siz de kafayı yersiniz.

Bu tür bir imece çalışmaları belki köylerde ve küçük komünlerde işe yarıyordur. Ama şehir kültüründe bu tür karşılıksız girişimlerin yeri yoktur. Şehirli insanlar doğdukları andan itibaren herşeyi bir şey karşılığında yapmayı öğrenirler. Sonuç olarak, örneğin, bunun böyle olduğunu çok iyi bilen sağcı partiler, her zaman en yüksek çıkarı vaat ederek bu kadar çok yandaş toplayabilmektedir. Diğerleri ise başka ve gerçek dışı vaatlerle ancak nal toplayabilmektedir.

Bağımsız sinema, işlerini doğru dürüst yapmayı bilmeyen iyi niyetli üç beş gencin bir araya gelmesiyle yapılabilecek birşey değildir. Bağımsız sinema, filmini çekme konusunda son derece tutkulu olan bir yazar-yönetmenin, zamanları bir biçimde müsait olan ve profesyonel performans gösterebilen insanları (emeklerinin karşılığını vererek ya da vermeyi resmi olarak vaat etmek suretiyle) organize ederek, hayallerini gerçekleştirmek için kendi kaynaklarını (zaman, para, ilişki) kullanması yoluyla gerçekleştirilebilir.

Bu tür projelerin başını çeken hep bir ya da (çok iyi anlaşan) iki kişi vardır. Diğer insanlar bu kişi(ler)in tutkusuna, iş bilirliğine, profesyonelliğine, iyi niyetine kapılarak projeye dahil olurlar.

Eğer siz de bir film çekmek istiyorsanız, projenin başındaki bu tutkulu, işini bilen, insanlarla profesyonel bir şekilde iş görüşebilecek, sözünün eri, piyasa gerçeklerinden haberdar (neticede kimse 3 bin kişinin seyredeceği bir film için haftalar boyunca uğraşmak istemez) biri olmalısınız. Bilgi, tutku ve profesyonellikle parlamalısınız adeta.

Siz bunu sağlayın, diğer unsurlar ya kendilerinden sizi bulacaktır, ya da kolayca ikna olacaklardır projenizde yer almaya.

16 Temmuz 2009 Perşembe

Sarsıntısı Olmayan Görüntü İstiyoruz!

Sinema yapımında en önemli faktörlerin başında, profesyonel kamera kullanımı gelir. Büyük prodüksiyonlarda görüntünün sarsıntısız olması için çok büyük paralarla kiralanan devasa aletler kullanılır (şaryo, jimmy jib, stedicam, vb.). Kasıtlı olarak omuz kamerası kullanımı durumları hariç, herkes sarsıntısız görüntü elde etmek için çabalar durur.

New Scientist dergisindeki şu makalede, Wisconsin Üniversitesi'ndeki bilim adamları ile Adobe arasında yapılan işbirliği sonucunda, sarsıntılı görüntüleri pro kalitede düzelten bir yazılım geliştirildiği anlatılıyor. Mevcut yazılımlarda buna benzer bir özellik var, ama bu özellik kullanılınca, hareketli nesnelerin arkasında bir iz meydana geliyor. Oysa bu yeni program kameranın üç boyutlu düzlemdeki hareketini hesaplıyor ve sarsıntıyı bu sayede ortadan kaldırıyor.

Şu linkteki videoda programın yapabildikleri gösterilmektedir.

Ama yazıda ve videoda söylendiğine göre, bu programın ticari olarak yaygınlaşması için birkaç sene varmış. Eh, siz senaryonuzu şimdi yazmaya başlarsanız, prodüksiyon aşamasına geçtiğinizde bu program piyasaya çıkmış olabilir.

Bağımsız sinemacıların mazeretleri gerçekten de her geçen gün azalıyor. Birkaç sene sonra "Abi çok iyi bir fikrim var ama film çekecek olanak yok" diyenleri dövecekler gibi geliyor bana.

12 Temmuz 2009 Pazar

ÜÇ MAYMUN

Dikkat: Üç Maymun filmini henüz izlemediyseniz, bu yazıda filmi seyir zevkinizi olumsuz yönde etkileyebilecek bilgi ve yorumlar bulunmaktadır.

Üç Maymun iyi bir film. Yani senaryosuyla, oyunculuğu ile, kurgu ve görüntü yönetmenliği ile, son derece kaliteli bir film. Filmin tek kusuru, senaryosunun içeriğinin hayata ve insana dair pek olumlu şeyler söylememesi. Aşağıdaki yazıda bu konuyu daha ayrıntısıyla ele alacağım.

Üç Maymun'un belki de en belirgin özelliği, görüntülerinin güzelliği. Hem kompozisyonlar, hem de renkler, akılda kalıcı bir özenle hazırlanmış. Kamerayla olduğu kadar post prodüksiyonda da bayağı uğraşılmış, belli o luyor. Görüntülerde, Matrix filmini andıran bir siyah-yeşil hakim. Biraz da "bleach-bypass" havası verilmiş.

Oyunculuklar da ortanın bayağı üstünde. Diyaloglar az olduğundan ve kamera uzun uzun karakterlerin yüzünde durduğundan, bu daha da belirgin bir hale geliyor. Görüntülerin güzelliği ile birleşince, daha da ön plana çıkıyor oyunculuk performansları.

Yönetmenlik de gayet iyi. Yani hikayenin ele alınış tarzı, sahnelenişi, temposu, gayet iyi ayarlanmış. Hızlı akan senaryolara alışkın seyirciler (ya da böyle bir hikaye bekleyenler) filmin hızından dolayı daralabilir ama hikaye daha en başından itibaren böyle birşey vaadetmediği için, bu kıstas üzerinden filmi değerlendirmek haksızlık olacaktır. Film kendi içinde son derece tutarlı bu açıdan da.

Filmin seyirciyi en olumsuz yönde etkileyeceği bölümü içeriği, verdiği mesajı. Senaryo, yapısal olarak son derece arı, ve anlatmak istediğini başarıyla anlatacak kadar iyi işlenmiş. Hiçbir fazlalığı yok. Eksiği de.

Ama hikayedeki karakterlerin ve olayların nitelikleri, seyircinin canını sıkacak cinsten. İnsan "Zeki Demirkubuz, Coen Biraderler karışımı" bir hikaye izler gibi oluyor. Karakterlerin hepsi, filmin ilk sahnesinden itibaren ahlaken yanlış seçimler yapıyorlar ve yanlış seçim yapmayı da filmin sonuna kadar götürüyorlar.

Yavuz Bingöl'ün işlemediği bir suçu üstlenmesi yanlış, bunu para için yapması yanlış, politikacının böyle birşeyi önermesi yanlış, çocuğun seçtiği arkadaşlar yanlış, sonra servis işine girmek için araba istemesi yanlış (bu, ahlaken yanlış değil ama yaşam tekniği açısından yanlış), kadının, oğlunun bu teklifini kabul etmesi yanlış, kocasına haber vermeden politikacıyla görüşmeye gitmesi yanlış, politikacının, kocası hapiste bir kadına yaklaşması yanlış, kadının politikacıyla yatması yanlış, oğlunun, bu durumu öğrendikten sonra babasına haber vermemesi yanlış, kadının bu durumu kocasına haber vermemesi yanlış, çocuğun politikacıyı öldürmesi yanlış, babanın bu olayı başkasına yıkmaya çalışması yanlış...

Hüfff... Bir sürü yanlış oldu. Ama hepsi yanlış yahu!

Yani hani bilmediğiniz bir semtte bir adres ararken hep yanlış tarafa dönersiniz ya. Öyle olmuş işte senaryo. Allah için doğru tek hareket, tek doğru dönüş yok. Şifa niyetine bir tane bile.

Ama bu sadece senaristin bir hatası değil. Hatta buna senaryo yazarlığı açısından tam olarak hata da diyemeyiz. Zira senarist(ler)in seçtiği insanların bu tür hatalar yapması son derece anlaşılır. Yani öyle bir ortamdaki o tür insanlar bu tür hataları yapabilirler, yaparlar, hatta yapıyorlar. (Zeki Demirkubuz hikayelerinde bu alanı son derece sık kurcalar.)

Mesele, insanların bu filmi oturup seyretmek isteyip istemeyecekleridir. "Hadi sevgilim, bu akşam gidip yanlış üstüne yanlış yapan insanların hikayesini izleyelim" mi diyecek sevgiliniz? İhtimal pek az. (Bugün itibariyle 127 bin kişi). Eğer Cannes'da ödül almasaydı, bu seyircinin dörtte birine bile ulaşamazdı NBC.

Burada daha sonra irdelenebilecek bir nokta ise, Batı'nın sanat filmlerinin en üst noktalarından biri olan Cannes'ın böyle bir filmi neden ödüllendirdiği. Batmak üzere olan Avrupa Medeniyeti'nin bir yansıması bence bu. Ahlaki değerleri dibi boylamak üzere olan, güçlü bir ekonomisi ve teknolojisinden başka geriye pek az şeyin kaldığı bir medeniyetin, böyle bir filmi ödüllendirmesine şaşmıyorum.

Ama asıl şaştığım, insanların bunu bir "başarı" olarak görmesi. Yani bence insanların "Yaşasın, Cannes'ı kazandık" yerine "Eyvah, Cannes'da birinci olmuşum yahu!" demesi gerekiyor. Tabi bu, başka yazılarda uzuun uzadıya ele alınması gereken bir konu.

08 Temmuz 2009 Çarşamba

"Gişe" okur yazarlığı

Kendinizi her ne kadar "sanatçı" "yaratıcı" "ince ruhlu insan" vb. olarak tanımlasanız da girmeye çalıştığınız ya da girdiğiniz ya da içinde bulunduğunuz sinema (ve TV) sektörü, büyük paraların döndüğü, dönmek zorunda olduğu bir alandır. Başka yazılarımda bahsettiğim "internet üzerinden film dağıtımı" (iTunes) ya da "internet TV" (IPTv) henüz Türkiye'de yaygınlaşmadığı için, hala kocaman salonlarda patlamış mısır eşliğinde film izlemekten bahsediyoruz.

İşte format şimdilik bu olduğu için, bu formatın en büyük göstergelerinden biri olan gişe rakamlarını da okumayı bilmelisiniz. Bunları nereden bulacaksınız? En iyi kaynaklar Boxofficeturkiye.com ve sadibey.com. Sinematurk gibi sitelerin de gişe bölümleri var. Yani kaynak çok. (TV reytinleri için ucankus.com'a bakmalısınız).

Önemli olan, burada gördüğünüz rakamların ne anlama geldiğini çözebilmek. En üstte yer alan Recep İvediklere, Kurtlar Vadisine, Babam ve Oğlumlara bakmayacaksınız yalnız. O filmler, büyük paraların döndüğü, pazarlama için harcanan parayla üç beş bağımsız filmin çekilebileceği bir dilimi oluşturuyor.

Sizi ilgilendiren, listenin daha aşağı kısımında yer alanlar. Hatta en alttan da başlayabilirsiniz. Filmleri kimin yönettiğini, konusunun ne olduğunu, hangi hafta vizyona girdiğini (yani karşısındaki rakiplerin kim olduğunu) kaç kopya girdiğini inceleyin. Hatta aslında mümkünse, film daha vizyona girdiği andan itibaren filmin performansını takip etmeye çalışın. (Bunun için sadibey.com'daki excel dosyalarını okumalısınız). Pazarlamaya ne kadar para ve zaman ayrılmış? Pazarlama ile film arasında ne kadar bir bağlantı var? (Çok diye hemen kesitirip atmayın, bir bilimadamı gibi oturup gözlem yapın).

Hatta vaktiniz varsa gidip o en alttaki filmlerin kopyalarını bulup seyredin, analiz edin. Nerede hata yapmışlar, bulmaya çalışın. Konuyla, konunun işleniş şekliyle, oyuncuların performansıyla gişe rakamları arasında bağlantılar kurmaya çalışın.

Sinema kariyeriniz, gişe rakamlarını doğru okumanıza, doğru anlamlandırmanıza, ve senaryonuza da (tamamen değil ama kısmen) ona göre yön ve şekil vermenize bağlı olabilir.

Demedi demeyin.

05 Temmuz 2009 Pazar

Adi

"Sandığımdan daha adiymişsin" dedi kadın...

* * *

Bu kadar. Aklıma gelen tek cümle bu. Ama son derece duygu ve drama yüklü bir cümle.

Hangi kadın, kime, ne zaman ve neden söylüyor bu cümleyi? Sonra ne oluyor?

Bilmiyorum. Henüz gelmedi onlar. Ama var olduklarını biliyorum. Sadece beş kelimelik bu cümle, sayfalar dolusu hikayenin tohumunu taşıyor içinde.

O tohum ne zaman büyür ve bir ürün verir, inanın hiç bir fikrim yok.

Ama bilinçaltımın bana bu hediyesini görmezden gelemezdim.

Bakalım arkasından birşey çıkacak mı?

* * *

Güncelleme: Bu, sevdiklerini korumak için onları üzecek şeyler yapmak zorunda olan bir adamın hikayesi. Bu cümle de, hayatının aşkı tarafından ona söyleniyor. Ama sorun şu ki adam, neyi niçin yaptığını ona söyleyememeli. Ama biz bilmeliyiz - tipik bir dramatik ironi durumu.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Premiere CS4 Eğitimi CHIP Dergisinde

Eğer sinemayla uğraşıyorsanız, kurgu programlarını nasıl kullanacağınızı (en azından temel düzeyde) bilmelisiniz. Bu programların en yaygın olanlarından biri de Adobe Premiere'dir. Bugünlerde CS4 sürümü bulunan bu programın Türkçe görüntülü eğitimini, bu ayki (Haziran 2009) CHIP (Bilgisayar) Dergisinin ekindeki dvd'de bulabilirsiniz. (CS2 hakkında bilgileri ise KKYMN.com sitesindeki "montaj dersleri" bölümünden alabilirsiniz.)

25 Haziran 2009 Perşembe

"Yaşlılardan Nefret Edenler Klübü" ve Diğer Notlar

1) İnsan kendi ruhunun derinliklerine uzun bir yolculuk yapıp kendisini iyice tanımadan, "insan"lık durumunu derinlemesine tecrübe ederek öğrenmeden, dişe dokunur birşeyler yazamaz. Hayatı ve insanları dışarıdan ne kadar iyi gözlemlerseniz gözlemleyin, hayatın en temel meseleleri kısmen ya da tamamen sizin meseleleriniz haline gelmemişse, yani olaylara dışarıdan değil de içeriden bakıyor halde değilseniz, yazdıklarınız sadece birkaç ilginç sahne, birkaç hoş diyalog olacaktır.

Kısacası, hayatla ilgili bir derdiniz olmalı. Zira hayatın sizinle ilgili bir derdi var.

2) Beş sene ilkokul, üç sene orta okul, üç (ya da dört) sene lise, dört sene üniversite... 15 sene. Bu 15 sene boyunca size, beyninizi yaratıcı bir biçimde kullanmanız değil, aksine, hiç yaratıcı olmayan bir biçimde, hatta daha net söylersek, yaratıcılık düşmanı bir şekilde kullanmanız öğretiliyor. Bir insan evladına 15 sene, her Allahın (okul) günü bu eziyeti uygularsanız, o kişinin beynindeki yaratıcılık pınarları kurur, yerini ot diken kaktüs alır, çöle döner ruhunuz, zihniniz.

Kendinizi eğer yaratıcı zannediyorsanız, bir daha düşünün. Çok büyük bir ihtimalle değilsiniz. Ama bu doğuştan değil, size zorla uygulanan bir beyin yıkama operasyonun bir sonucu. Eğer bu operasyonu tersine çevirmediyseniz, yani size öğretilenleri (içerikten çok öğretilme biçimini, yani zihninizin içine sokulduğu çalışma modunu) unutmamışsanız ve yeni (ve daha doğru) zihin işleyiş şekilleri edinmemişseniz, yazdıklarınız (ve yaptıklarınız) ne yazık ki başkalarını yaptıklarının silik kopyası olacaktır (bkz. Türk Sinemasında son otuz yılda çekilen filmlerin yüzde doksan dokuzu).

Önce öğretilenleri unutun. Sonra da doğru ve gerekli olan şeyleri öğrenin.

Bundan önce yapacağınız herşey, beyhude bir çaba olacaktır. Ama şanslısınız: bunun beyhude olduğunu söyleyecek o kadar az kişi var ki, büyük bir ihtimalle kendinizi uzun bir süre çok başarılı ve yaratıcı zannedeceksiniz.

3) Elimde Fatma Teyze Anaokulundaki çocukların darbe yapmayı planladıklarını kanıtlayan bir belge var. Ama fotokopi. Olsun. Şerefsiz yumrucaklar herşeyi en ayrıntısına kadar planlamışlar. Ne, inanmadınız mı? Belge var diyorum. Fotokopi olmasını niye bu kadar sorun yapıyorsunuz ki? Bence derhal bütün anaokulları kapatılmalı. Süt dilimleri mutlaka yasaklanmalı...

4) "Ahlak"ın tanımı, "birşeyi herkes yapıyorsa o şey doğrudur" değildir. Zira toplumlarda zaman zaman çok yanlış davranış, duygu ve düşünce tarzları baskın hale gelebilir. Ama bunlar düpedüz yanlıştırlar. İşte aydın, önder, vb. dediğimiz insanların görevi, toplumların saçmalama eğilimine girdiği bu dönemlerde gece yarısı gemilere yol gösteren bir fener gibi doğruları göstermektir.

Ne yazık ki hem toplumun genelinde, hem de daha küçük topluluklarda, doğruyu bilen, bulan, hissedebilen ve bunlara göre yaşamını sürüp örnek olabilen insanların sayısında büyük bir azalma var. Her yerde "herkes yapıyorsa doğrudur" düşüncesi giderek hakimiyetini artırıyor. Belki farkında değilsiniz ama bu bizi bir toplum olarak içten içe çürüten en büyük sorunlardan biri, belki de birincisi.

Kahramanlarımız bile yok artık. Yazık.

5) NTV'nin kendisine gittikçe daha "yeşil" (çevreci) bir hava vermesi hoş, ama boş bir hareket gibi duruyor. Çevreyle ilgili haberleri yapan spikerin aynı zamanda arabalar ve yatlarla ilgili programları da (hem de daha bir şevkle) sunuyor olması, inandırıcılıklarına büyük zarar veriyor. Hele aldıkları (ve yayınladıkları) reklamların aslında çevreyi yok eden ekonomik mekanizmanın en önemli parçalarından biri olması, kanalın samimiyetine büyük bir gölge düşürüyor.

Yine de hiç yoktan iyidir, Allah nazardan saklasın demek lazım sanırım. Diğer kanallar yangına benzin dökmekle meşguller zira.

6) Elli yıl sonra bugünü nasıl anlatacaklar çok merak ediyorum. Siz etmiyor musunuz? Şimdi içinde bulunduğumuz için farkında olmadığımız süreçlerin sonuçları o zaman çoktan ortaya çıkmış olacak. Ve bu sayede şimdiki olayların değerlendirmesini daha sağlıklı bir biçimde yapabilecekler. O netliğe şimdiden sahip olmak zorundayız aslında. Ama herkes boğaz kavgasına düşmüş, çocuğunun yaşlılığından ve torunundan yiyeceği küfürleri kimsenin umursadığı yok. Belki o zaman, "Yaşlılardan nefret edenler klübü" gibi topluluklar kurulur ve buldukları yerlerde yaşlıları evire çevire döverler, "Dünya bu hale gelirken sen niçin birşey yapmadın" diye.



O dönemde hayatta olacaklara acıyorum şimdiden. Allah yardımcınız olsun, zira bizden size bir fayda yok. Hatta zararın alâsı var bizde.

06 Haziran 2009 Cumartesi

Yeni Buluşlar

Bu iyi mi kötü mü bilemedim:

http://www.youtube.com/watch?v=I9tmr8VDqN8

Ama bunun kötü olduğundan eminim:

http://www.youtube.com/watch?v=W1czBcnX1Ww

Bana Matrix ve Terminator filmlerini hatırlatıyorlar.

Gelecek geldi galiba.

29 Mayıs 2009 Cuma

70 Dolara Uzun Metraj Film: Ne? Yapılamaz mı Demiştiniz?

Aşağıda, CNN.com'da yayınlanan bir haber var. 70 (yazıyla: YETMİŞ) dolara yapılan 109 dakikalık bir filmin CANNES'da kopardığı gürültüyü anlatıyor. Bir okuyun, sonra üzerinde yorum yaparız:

* * *

"CANNES, Fransa (CNN) -- Yeni yetişen bir İngiliz yönetmen, çok düşük bir bütçe ile çektiği "Colin" adlı film ile Cannes'da elde ettiği başarının tadını çıkarıyor. Yeni bir zombi filmi olan "Colin"in yapımı inanılmaz bir bütçeyle, 70 dolara gerçekleşti.

"Colin"in yönetmeni Marc Price filmi 18 ayda çekti, bu esnada da geceleri özel bir araba kiralama şirketinde çalışıyordu.

Şu anda Japon dağıtımcılar filmin hakları için görüşmelerini sürdürüyorlar, bu "bütçesiz" zombi filmi etrafında koparılan tantana bazı büyük Amerikalı dağıtımcıların ilgisini çekmiş durumda - ve bu durum "Colin"in arkasındaki ekip için çok hoş bir sürpriz oluşturuyor.

"İnsanlara düşük bütçeli bir film dediğimiz zaman hepsi birkaç yüz bin (dolar)lık bir bütçemiz olduğunu sanıyorlar. Bunun nasıl mümkün olabildiğini anlamıyorlar. Marc'ın başardığı şey insanların aklını başından alıyor."

Marc, bir zombi DVD film setinden daha ucuza çıkan bu filmi, sosyal ağ sitesi olan Facebook'ta gönüllü zombiler için ilan vererek, Hollywood filmlerinden makyaj malzemeleri ödünç alarak ve kendi kendine özel efektlerin nasıl yapıldığını öğrenerek gerçekleştirmiş durumda.

"Yaklaşımımız şuydu: insanlara "Evet millet, bizim hiç paramız yok, bu yüzden kendi ekipmanınızı kendiniz getirin" dedik" diyor, 30 yaşındaki yönetmen.

Price, geçici arkadaş ve gönüllü topluluklarından aldığı yardımla filmini çekmiş ve kurgulamış - bu, zombi türünü alıp tepetaklak eden bir film, zira filmin tamamını zombilerin bakış açısından anlatıyor. Filmi 18 aylık bir süre içinde çekmiş ve bu esnada da bir araba şirketinde rezervasyon elemanı olarak yarım gün çalışmış.

İnternetteki sosyal ağlar, film hakkında olumlu söylentileri yaymak ve ölüleri ucuza tutmak için son derece faydalı olmuş. Price şöyle diyor: "Facebook'a ve MySpace'e girdik ve "Kim zombi olmak ister?" diye sorduk. Elli kadar son derece iyi yapılmış zombi bulmayı başardık ve bunları bir oturma odasına doldurduk."

Price'ın "dilen ve ödünç al" yaklaşıma uygun olarak, zombi makyaj malzemelerinin çoğu diğer filmlerden alınmış. "Makyaj elemanlarımızdan biri X-Men 3'te çalışmıştı, bu sayede Wolverin'e uygulanan lateksin aynısına sahiptik." diyor Price.

Price, bütçesiz bir film yapma fikrinin kendisine, düşük bütçeli bir film yapacak kadar bile parayı toplayamayacağını fark ettiği için geldiğini söylüyor.

"Birkaç sene önce birkaç arkadaş Romero'nun "Dawn of the Dead"ini seyrediyorduk" diyor Price, "Ve asla bir zombi filmi yapamayacağımız için hayıflanıyorduk - asla bir bütçemiz olamayacaktı."

"Sonra ertesi gün herkesten önce uyandım - muhtemelen biraz akşamdan kalmaydım - ve zombilerin bakış açısından çekilmiş bir zombi filminin daha önce yapılıp yapılmadığını merak ettim."

İşte "Colin" bunun sonucunda ortaya çıktı: "kalbi olan bir zombi filmi" diyor Price. Film, yönetmenin kendi DVD arşivindeki filmlerin "Yapım Öyküsü" ve "Yönetmenin Yorumları" bölümlerini tekrar tekrar izlemesinden öğrendiği yapım değerlerini ("production value" - aşağıda bir yerde bununla ilgili bir yazı var - gg) kullanarak çekilmiş.

Zombi hayranları sitesi zombiefriends.com film için "Romero'nun "Living Dead"i kadar orijinal, çekici ve düşünceye sevk edici" derken, korku dergisi SCARS filmin "zombi sinemasında devrim yapacağı" öngörüsünde bulunuyor.

Price filminin, kariyerini başlatacak kadar ilgi uyandırmasını ve bir başka film çekmesine olanak sağlamasını umuyor. "Umarım biraz ilgi çekebilir ve bir sonraki filmimiz için bütçeye benzer birşey toplayabiliriz - daha büyük bir bütçe, belki 100 pound, bilmiyorum." diyor.

Price'ın uygun maliyetli film çekme tarzı, son filmlerinin bütçeyi aşmaması için çabalayan stüdyo yöneticilerinin ona imrenmesine neden olabilir, ama "Colin" bile piyasadan olumsuz etkilenebilir: "Bu durum ilginç bir biçimde pek verimli birşey değil" diyor Price.

"Satışla ilgilenen herkes "Ah, demek 70 dolara çektiniz. Peki bizim size ne kadar ödememizi bekliyorsunuz ki" diyor. Ama mevcut ekonomik ortama bakılırsa bu, film çekmek için çok iyi bir yönteme benziyor."

Peki Price bu meşhur 70 doları neye harcamış?

"Bir levye ve birkaç kaset satın aldık, galiba biraz çay ve kahve de almıştık - ama pahalılarından değil, en ucuzlarından" diyor ve ekliyor Price, "zombileri mutlu etmek için".

* * *

Gelelim filmle ilgili başka bilgi kaynaklarına:

Filmin fragmanını ve filmden bir klibi şuradan seyredebilirsiniz: http://www.nowherefast.tv/

Filmle ilgili bir başka uzun yazı (İngilizce): http://entertainment.timesonline.co.uk/tol/arts_and_entertainment/film/cannes/article6306149.ece

Birisi film hakkında şöyle bir yorumda bulunmuş: "Şimdi düşününce.. daha önce bir filmin bunu yaptığını hatırlamıyorum. Bu o kadar bariz bir fikir gibi görünüyor, ama bunu yapmış bir zombi filmi gerçekten de hatırlamıyorum. Bütçenin ne kadar düşük olduğu umrumda bile değil, ben sadece bu hikayeyi nasıl anlattıklarını merak ediyorum; bence müthiş olmalı!"

Filmle ilgili bir başka ayrıntılı değerlendirme (İngilizce): http://www.fatally-yours.com/horror-reviews/colin-2008/

Bir değerlendirme daha (İngilizce): http://www.horrortalk.com/reviews/Colin/colin.htm

Bir değerlendirme daha (İngilizce): http://www.horrortalk.com/reviews/Colin_Onset/Zombie_sunday.htm

* * *

Benim düşüncelerim ise şöyle:

Ben zombi filmlerini sevmem. Uzun zamandır baştan sona bir tanesini oturup seyrettiğimi hatırlamıyorum - "Shawn of the Dead" hariç sanırım :) Ha, bir de 28 Gün Sonra ve 28 Hafta Sonra var. Ama o kadar.

Bağımsız sinemacılar için ise korku favori bir türdür, zira başka filmlerde çok zahmetle sağlayabildiğiniz duygusal etkileri, korku filminde çok kolay, kestirme yollarla sağlayabilirsiniz. Hikayeniz ne kadar kötü olursa olsun, seyirciyi bolca tedirgin edin (karanlık mekanlar, büyük bir tehlike kaynağı, el ya da omuz kamerası kullanımı), sonra birkaç defa da şiddet gösterin, yeter. Alın size kestirme başarının yöntemi.

Benim bu filmle ("Colin") dikkatinizi çekmek istediğim birkaç şey var:

1) Eğer kafanıza film çekmeyi koyarsanız, koşullarınız ne olursa olsun bunu yapabilirsiniz.

2) Bir ilk filmin, herşeyden çok, iyi ve ünlü oyunculardan, egzotik mekanlardan, büyük teknik olanaklardan çok "orijinal ve çarpıcı bir fikre" ihtiyacı vardır. Ama bu fikir, çok uzaklarda olmayabilir. Colin'deki gibi, yıllardır burnunuzun dibinde duruyor olabilir. Bakış açınızı genişletmek kafi. (Örneğin, ben ciddi bir Türk zombi filmi hatırlamıyorum?)

3) Eğer işi yapmaya kesin olarak karar verirseniz, sağdan soldan "isteyerek ya da ödünç alarak" yapabileceklerinizin miktarına siz de şaşacaksınız. Gurur ve bağımsız sinemacılık, iyi arkadaş değildir. Dilenmek, ruh için faydalıdır der yabancılar ("Begging is good for the soul").

4) Bağımsız sinemacının en büyük cephanesi, BİLGİ'dir. Neyin nasıl yapılacağını bilmek, hem maliyetleri düşürür, hem de başkalarına olan bağımlılığınızı azaltır. Bu bilgi, kamera kullanımından senaryo yazımına, makyajdan dijital kurguya kadar uzanır. (Colin'in yönetmeninin, DVD'lerin ekstralarından çok şey öğrendiğini söylemesi, ayrıca dikkate şayan bir durum).

5) İnternet'i ve onun sunduğu olanakları kullanın - her açıdan. Oyuncu ve ekip bulurken, bilgi toplarken, filminizin tanıtımını yaparken. İnternet, bağımsız sinemacının en iyi dostlarından biridir.

6) Filmin yönetmeninin gerçekçiliğine de dikkat çekmek istiyorum. Yani genç adam, film çekeceğim diye tarlayı davarı satıp bu işe soyunmuyor. Aksine, araba kiralama şirketindeki işine devam ediyor. Diğer koşulları ne bilmiyorum - ama artık her evde, ortalama bir film kurgusu yapacak bir bilgisayar var. Eh, kamerası olan arkadaş bulmak da zor değildir - düğün videocularıyla iyi arkadaş olmaya bakabilirsiniz, en azından.

Gerisi, azme, bilgiye, ve sebata kalmış.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Hikayen Varsa Sen Varsın

Döne döne seyrettiğim bazı filmler var: Geleceğe Dönüş, Rocky, Casablanca, Matrix, You've Got Mail, Hababam Sınıfı, Selvi Boylum, Eşkiya...

Bu filmlerin temel özelliği, sağlam birer senaryolarının olması. Yani kahramanları net şeyler istiyor, önlerinde ilginç engeller var, ve bu yüzden de ilginç şeyler yaşıyorlar.

Oyunculuklarının nispeten ilkel, kamera hareketlerinin durgun, müzik kullanımının günümüze göre az, vb. olmasına karşın bu filmleri hala seyrettiren tek şey var: senaryoları. İyi senaryo zamanı ve teknolojiyi aşan bir etkiye sahip. Bu yüzden on yıllar geçse bile etkilerinden birşey kaybetmiyorlar.

Yakın zamanda izlediğim Türk filmlerinin hiçbirinde bırakın iyiyi, ortalamaya yaklaşan bir senaryo bile göremedim. Bu yazarların yeteneksizliğinden kaynaklanıyor olamaz. Ama yazarlarımızın bilgisizliğinden kaynaklanıyor olabilir. Ya da yanlış kıstaslar benimsemiş olmalarından olabilir.

Sebep her ne ise, bunu değiştirmeden adam gibi Türk filmleri izleyemeyeceğiz. Ve hikaye sanatını bırakın çözmeyi, yeniden inşa etmeye bile başlamış ülkelerin eserlerini ağzımız açık halde izlemeye devam edeceğiz.

Benim anlamadığım şeylerin başında, bu kadar yabancı iyi örnek seyretmemize karşın, neden bizim ürünlerin bu kadar kötü olduğu. Yani iyiyi kötüden ayıracak ölçütlere sahibiz, ama neden kötü ile çok kötü arası şeyler üretmeyi sürdürüyoruz.

Kendi çöplüğümüzde bize karışan olmadığı için herhalde. Dış pazarların bizim için bir hayal olması, kendi yaşam deneyimlerimizi başka ülkelerle paylaşmanın bizi ilgilendirmemesi, ya da bunu yapamayacağımıza dair köklü bir inanç. Benim tahminlerim bunlar.

Şahsen sıkılmaya başladım artık. Kendini birer Kubrick zanneden zibidilerin her sene otuz kırk defa TV'lerin "sanat" programlarına çıkıp, bir halta benzemeyen filmlerini yere göğe koyamayan tarzlarda konuşmaları, kimselerin seyretmediği filmlerine olmayan sanatsal değerler atfetmeleri, filmleri gişede yattıktan sonra da halkı kendilerini anlamamakla suçlamaları. Bıktım gerçekten. Yani politikacılar bir, bu salaklar iki.

Adam gibi hikaye yazın kardeşim. Başı sonu olan, kahramanı ilginç birşey isteyen, daha ilginç engellerle karşılaşan bir hikaye. Önce bunu yazabilin, ondan sonra kendinize çeşitli sanatsal değerler atfedin. Zira hikayeniz yoksa, bir hiçsiniz...

21 Mayıs 2009 Perşembe

UZAY YOLU'ndan Dersler

Dikkat: Henüz Uzay Yolu ("Star Trek") filmini seyretmediyseniz, bu yazıyı okumak, film izleme zevkinizi etkileyebilir.

* * *

Uzay Yolu filmi eni konu iyi bir film. Hedeflediği şeyi yapıyor: bize bir hikaye sunuyor ve son âna kadar da kendisini izlettirmeyi başarıyor. Yer yer bayağı heyecanlandırıp bazen de güldürüyor. Görsel efektler konusunda pek şaşırtıcı birşey yok. Ama eğer Uzay Yolu'nu TV'de izleyecek yaştaysanız, o efsanevi ekibin nasıl bir araya geldiğini görmek, eğlenceli olacaktır.

Gelelim filmle ilgili eleştirilere:

Filmin en büyük handikapı -bildiniz!- senaryosunda. Senaryo, bir TV dizisinin heyecanlı bir bölümü olacak nitelikte. Ama sinemada sadece perde değil, herşey çok büyüktür. İnsanlar orta karar hikayeler izlemeye gitmez sinemaya. Onları zaten evlerinde, TV'de yeterince izliyor, gazetelerde ve romanlarda okuyorlar. İnsanlar sinemaya, nefeslerini tutarak izleyecekleri hikayeler için giderler.

Ama Uzay Yolu'nun böyle bir hikayesi yok. Çok ilginç bir düşman, çok şaşırtıcı bir ikilem, dehşet verici bir tehlike söz konusu değil.

Bunun, hikaye bazında neden bizi baydığını uzun uzadıya anlatmayacağım (Ama şunu da unutmayın: benim bayık dediğim hikaye, bizim "sinemacıların" önümüze attıkları şeylerden birkaç kat daha iyi). Tamamen başka bir açından olaya yaklaşacağım:

"Acaba TV yazarları, iyi (saf) sinema senaryosu yazamıyor mu?!"

Ne demek istediğimi biraz açıklayayım:

Bildiğiniz gibi sinema ve TV, zaman açısından çok farklı çerçevelerde çalışırlar. Sinemanın elinde iki saati vardır, bu iki saatte sizi heyecanlandırmalı, üzmeli, coşturmalıdır. TV'nin ise zamanı boldur. Bu yüzden karakter serimini, gerilimi, çatışmaların çözülmesini haftalara, hatta aylara, hatta bazen yıllara yayabilir.

Bunun çok doğal sonucu şudur: Her iki alan da farklı bazı beceri grupları ("skill sets") gerektirir. Yani sinemada çok daha kıvrak, çok daha eğlenceli, çok daha kestirmeli bir zekaya ve yeteneğe sahip olmalısınızdır. İnsan ruhundaki öyle duygulara hitap etmeli, öyle duyguları uyandırabilmelisiniz ki, iki saat sonunda yaşanan duygusal patlama, aylar hatta yıllar süren bir etkiye neden olsun.

TV'de ise önemli olan seyircileri bir hafta boyunca bekletecek finallere doğru, ağır ama emin adımlarla ilerleyebilmenizdir. (Bunun en iyi örneğini sanırım son yıllarda LOST dizisi yaptı. Milleti meraktan hasta etmeyi başardılar. Bunu da cevapladıklarından çok soru sordurarak yaptılar.) Diyaloglar biraz daha ağdalı, sahneler biraz daha uzun, ritm biraz (bazen çok daha fazla) düşük olabilir.

Görüldüğü üzere ikisi de farklı alanlar. Bazı ortaklıkları olsa da (çatışma, vb.) aslında iki farklı sanat türü olarak bile değerlendirilebilirler. Biri bale ise diğeri halk oyunu, biri eskrim ise diğeri ortaçağ kılıçlarıyla yapılan bir dövüş, biri cross motor ise diğeri tır. Sanırım ne demek istediğimi anladınız - bu örnekler sonsuza kadar gidebilir zira...

Ama gerçek hayatta şöyle bir durum var: TV'de yazanlar aynı zamanda sinema için de yazıyorlar. Bu sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada böyle. (Ama durumun Türkiye'de daha ileri boyutlarda olduğu söylenebilir zira her sene çekilen film sayısına bakarsak, sadece sinema filmleri yazarak bir yazarın hayatta kalma ihtimalinin neredeyse sıfır olduğunu görebiliriz).

Ve, işte Uzay Yolu burada devreye giriyor. Filmin iki senaristine de baktığınızda (Roberto Orci ve Alex Kurtzman) her ikisinin de çoklukla TV'de çalışmış olduğunu görüyoruz: Herkül, Alias, Fringe bu arkadaşların ellerinden çıkmış). Arada bir iki sinema filmleri var (örn. Görevimiz Tehlike 3) ama bu iki şahsı kolaylıkla TV yazarı olarak niteleyebiliriz.

Ve ben, bu akşam izlediğim Uzay Yolu'nun bu kadar TV kokmasının nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum. (Filmin yönetmeni olan J.J. Abrams'ın da bir TV çocuğu olduğunu söylemeye gerek yok.)

* * *

Acaba diyorum, bizdeki sinema sektörünün bir türlü düz yola çıkamamasının bir nedeni de, sürekli olarak TV için senaryo yazan yazarların, sinema için senaryo yazmaya kalktıklarında eski alışkanlıklarından kurtulamaması mı? Yani bizde sadece sinema için yazarak hayatını kazanan senaristlerin olmaması mı?

Eğer durum böyle ise, yandık arkadaşlar, hem de ne yandık!

Zira bir insan, en çok hangi işi yaparsa, zihninde, beyninde, beynindeki nöron ağlarında o işle ilgili kalıplar, modeller, "pattern"ler oluşur, ve kendisi farkında olmasa da artık bu modellere göre hayatı görür, eser verir, ürün yaratır, iş yapar. Buna mesleki deformasyon da denilebilir.

Örneğin, yıllar boyunca kanunsuzlarla, suçlularla, canilerle uğraşan polis, hakim, avukat, ve savcıların, insanların büyük çoğunluğunu suçlu gibi görmesi ve hayatı bu şekilde değerlendirmeleri bundandır. Ya da yıllar boyunca öğretmenlik yapan insanların, kendilerinden talep edilmediği halde bile çevrelerindekilere tavsiyelerde bulunmaları, onları küçük çocuklar gibi azarlamaları, uzun uzun nutuklar çekmeye her an hazır olmaları bundandır. Bu durumu örnekleyen birçok meslek anılabilir. Siz kendi hayatınızda karşılaştıklarınızı bir düşünün, sonra yazıya devam edin...

İşte uzun yıllar boyunca, Allah'ın her haftası TV dizisi yazan, reytingleri düşünerek dramatik yapılar kuran ya da mevcut yapıları bozan insanların, sinemanın ihtiyaçlarına göre senaryo yazması zor, hem de çok zor. İşin kötüsü bunu bu insanlara da anlatamazsınız. Yani hayata bakışı artık belirli bir biçimde şekillenmiş bir insan, o bakış şeklinin tek ve en doğru bakış olduğuna inanır ve bununla ilgili herhangi bir eleştiriyi kabul etmez. Filmin bilet satışının gişede iki seksen uzanması bile bu insanları kendine getirecek bir şok yaratmaz.

* * *

Bize safkan Arap Atı gibi safkan sinema senaristleri lazım galiba.

Galiba diyorum, zira başka şeyler de gerekiyor. Yani sadece sinema için yazıyor olmanız kafi değil. Deli gibi bilgili ve tecrübeli de olmalısınız. Tamam, bilgiyi bu siteden ve başka kitaplardan edindiniz, ama tecrübeyi nereden edineceksiniz?

Eğer dijital kamera ve post-prodüksiyon destekli bağımsız sinema en kısa sürede patlamazsa, biz bayık Türk filmleri izlemeye bir süre daha devam edeceği demektir arkadaşlar...

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Yatacak Yeriniz Yok!

Türkan Saylan ölmüş. Öldürülmüş demek daha doğru olabilir. Kanserle boğuşan bir insanı, genel olarak bünyesini, özel olarak da bağışıklık sistemini hırpalayacak şeklinde strese sokmak, taammüden cinayetten başka birşey değildir. Bunu yapanların, yapılmasına vesile olanların, yapılmasını emredenlerin, inanın yatacakları yerleri yok. Ne bu dünyada, ne öbür dünyada!

İnsan için, insanlar için, insanlık için birşey yapmanın ne dini vardır, ne ideolojisi. Bu ayrı bir kategoridir kendi başına, hatta bir üst kategoridir denilebilir. Dinlerin, ideolojilerin, ülkelerin üzerindedir bu uğraş. Bu yüzden bu uğraşın peşinde olanları, kendileri hangi dinden, milliyetten, ya da sosyo-ekonomik durumdan olurlarsa olsunlar, zorda olanlarla omuz omuza, sırt sırta görebilirsiniz.

Ama bütün dinlerin en aziz tuttuğu, en yüksek yere koyduğu, en büyük payelerle donattığı bu eylemleri yapan bu insanların, her zaman takdir edilmediği de bir gerçektir. İçeriği göremeyip şekle takılanlar, bu gibi kişilere bile düşman kesilip onların faaliyetlerini durdurmaya çalışırlar. Hatta ellerinde güç varsa onları cezalandırma yoluna bile gidebilirler.

Buradaki savaş, dar zihinlerle engin zihinler arasında cerayan etmektedir. Bilgililer ile cahiller arasındadır bu savaş. Ruhen fakir olanlarla ruhen zengin olanlar arasındadır. Hangi din, hangi ideoloji, hangi mezhep/klik olursa olsun, asıl mücadele bu ikisi arasındadır.

Ve o çok sevdiğiniz demokrasi, her zaman, gücü en cahillere ya da cahilleri sömürmekten hiç haya duymayanlara veren bir sistemdir. Sistem bu olduğu ve insanların duygularını en utanmaz şekilde sömürenlerin eline güç ve yetki verildiği sürece, Türkan Saylan gibilerin sıkıştırılması, onlara azap çektirilmesi, hayatlarının dar edilmesi de kaçınılmazdır.

Yine de insan ruhu, en azından bazılarının ruhu, bu zorluklardan yılmayacak kadar onurlu ve güçlüdür.

* * *

Nur içinde yat Türkan Hocam. Sadece yaptıkların için değil, yapılabilecekleri ve yapılması gerekenleri gösterdiğin için, sonsuz teşekkürler...

15 Mayıs 2009 Cuma

USTA: Çırak Bile Değil

Dikkat: Aşağıda "Usta" filmiyle ilgili bilgiler vardır. Henüz bu filmi seyretmediyseniz... anladınız işte.

Dün Usta filmini seyrettim. Çoğunlukla hatır için. Oysa asıl planım J.J. Abrams'ın Uzay Yolu'nu izlemekti. Aradaki farka bakar mısınız: Biri uyduruk bir uçak, diğeri de Atılgan.

Filmin hatalarını notlar halinde yazayım, zira uzun uzadıya detaylı bir eleştiriyi hak etmiyor.

1) Türk filmlerinin ennn temel meselesi, birşeyi çok ama çok isteyen ve bunun için herşeyi göze alan ana karakterlerin yokluğudur. (İkinci ennn temel mesele ise, bu karakterle özdeşleşmemizi sağlayacak "özdeşleşme yöntemleri"nin kullanılmamasıdır.) Usta, fragmanlarda bize böyle bir karakter vaad etmesine karşın karşımıza böyle bir karakter çıkartmıyor. Aksine, karısının bir tavrı ile hayatının en büyük hayalini hurdalığa atan birini gösteriyor.

Eee? Ne oldu şimdi? Kandırıldık mı?

Evet.

Karşılaştırma için, David Fincher'in "Zodiac" filminin başkarakterini incelemenizi tavsiye ederim. O filmde, üstüne hiç vazife olmadığı halde hayatını bir katili ortaya çıkarmaya adayan Robert Graysmith adlı bir karikatürist anlatılmaktaydı. Ama Graysmith, Usta'dan farklı olarak, karısı çocukları alıp gittiğinde bile tutkusundan vazgeçmiyordu.

Sinema tarihi bu tür karakterlerle doludur. Bizi etkileyen de bu insanların tutkusunun gücüdür. İnsanlar, bu kadar güçlü bir tutkuyu görmek için sinemaya giderler. Karısının ilk tavrı ile hayallerinden vazgeçen adamlar için değil.

İşin ilginç tarafı, filmdeki yan karakterleri oluşturan çocukların, Usta'dan daha fazla bir tutku sergilemesiydi. Yani, mesela Havacılık Müzesine girip pervane çalma işini çocukların değil de Usta'nın yapması gerekirdi, uçak yapmak eğer en büyük hayali idiyse. Ama biz biliyoruz ki Usta böyle birşey yapmaz, zira o uçmayı o kadar istemiyor. Karşısına çıkan ilk ciddi engelde vazgeçiyor.

2) McKee "Değişim, kahramanın içinden gelmelidir" der. Oysa Usta'nın tekrar uçak yapmaya karar vermesine neden olan şey yeğeni Uğur ve karısı. Tipik Türk filmi hatası. Kahramanın yanındaki birileri kahramana birşeyler söyler ve o da fikrini değiştirir (bkz. 1. Yeni Hababam Sınıfı'nın sonunda Mehmet Ali Erbil'in, Güdük Necmi'nin konuşması sonrasında fikir değiştirmesi).

McKee'nin bu ilkeyi söylemekteki amacı, kahramanın kendi kararıyla tekrar hayallerinin peşinden koşmaya başlamasının, dış etkenler sonucunda koşmasından daha değerli olduğunu anlatmaktır. Bu, günlük hayatta da böyledir. Kurallara uyduğu için "iyi" davranan insanlar ile, kurallara uyması gerekmediği, yani kural baskısı olmadığı halde "iyi" davranan insanlar arasındaki fark budur. İkincisi evladır.

3) Yönetmenin stedicam kullanmaktaki ısrarı, filmin zaten zayıf olan omurgasına (dış motivasyonun kaynaklık ettiği "film motoru"na) zarar vermiş. Filmin motoru, hikayeyi ileri götüren şeydir. "Acaba kahraman istediğini elde edecek mi?" sorusunu sorduran şeydir. Eh, yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı bu motor zaten güçsüz, bir de yönetmen bir çok sahneyi tek planda çekmeye kalkınca ritm iyice düşmüş. Yer yer yerlerde sürünmüş

Sinemayı teknik açından bilenler bilir, her "kesme" aslında aynı zamanda bir atlamadır. Yani, örneğin, karşılıklı konuşan iki kişiyi düşünün. Bu iki kişiyi göstermenin bir yolu, kesme ile önce A'yı sonra B'yi sonra yine A'yı göstermektir. Bir başka yolu da kamerayı kesintisiz olarak bir A'ya bir de B'ye, sonra yine A'ya çevirmektir. Birinci yöntem ikinci yöntemden daha hızlı bir akış sağlar, zira her kesme saniyenin küçük bir bölümü kadar zaman atlaması anlamına gelir. Bu da filmlere büyük bir dinamizm katar.

Usta'da ise böyle yapılmamış. Çok gereksiz bir sürü sahne tek planda çekilmeye çalışılmış. Bu da filme "teatral" bir hava vermiş. Sinemanın en büyük avantajlarından biri olan, bazılarına göre sinemaya özgü tek sanat olan KURGU'nun nimetlerinden faydalanılmamış. Hikaye esnedikçe esnemiş.

4) Eh, filmin kahramanının dış motivasyonu zayıf olunca, hikayeye dolgu malzemeleri üşüşmüş. Anne'nin ölümü böyle bir sahne mesela. Hoş olmasına karşın, filmin şiddetinin giderek artması gereken bir yerde, gereksiz ve uzun olmuş.

5) Filmdeki bazı oyunculuklar güzel. Şevket Çoruh, "İnşaat"ta sergilediği performans kadar iyi bir iş çıkartmış. Yetkin Dikinciler ve Fadik Sevin Atasoy ise orta karar performanslar sergilemişler. Kuş konduran yok yani. E nasıl kondursunlar, hikaye öyle zayıf ki.

6) Bir de filmin ana konusu, yani uçak yapmak ile ilgili bazı çözülmemiş meseleler var. Çözülmemiş derken, filmin kahramanının motivasyonunu sorgulamamızı sağlayan şeyler.

Usta'nın yapmak istediği şey teorik olarak mümkün değil. Yani Usta'nın kalkıştığını iddia ettiği şeyi yapamayacağını daha en baştan biliyoruz. Tıpkı AROG'da Arif'in mağara adamlarını teknolojik evrimini hızlandırmaya çalışması gibi, bu da sonuçsuz bir çaba. Neden?

Günümüz dünyasında tamamıyla yerli birşey yapmak, isteseniz de istemeseniz de artık imkansız hale gelmiş durumda. İlle de "tamamen" orijinal birşey yapacaksanız, başkasının planlarını da kullanmayacaksınız. Yani ta Wright Kardeşler'in denemelerini bile reddedeceksiniz, zira ilk planlar onlara kadar uzanıyor. Onları da reddedip kendi denemelerinizi kendiniz yapmalısınız. Eğer bunu yapamıyorsanız, motorunuzun, kanatlarınızın, hatta kullandığını profilin teknik bilgisini dışarıdan alıyorsanız, "sadece bize özgü"lük iddiasında bulunamazsınız.

Usta mesela bir ulus olarak bizim için anlamlı birşey yapıyor olsaydı, yani Türkiye için çok gerekli birşeyi icat ediyor olsaydı (örn. ilk Türk uzay gemisi, ya da Bor ile çalışan bir araç, ya da onulmaz bir hastalığın sadece bize özgü tedavisi), film bizi daha heyecanlandırırdı. Oysa Usta çok kaba bir taklitçiden başka birşey değil. Sizin tahmin ettiğinizden daha çok sanayiye giden biri olarak şunu söyleyebilirim: sanayiler, Usta'larla dolu! Hele bir oturun, sohbet edin sanayidekilerle, size onlarca, hatta yüzlerce Usta hikayesi anlatırlar...

* * *

Güncelleme:

"Kaybolmayan Hikaye İstiyoruz"

Usta'nın en temel sorununun, kahramanın dış motivasyonunun zayıflığı olduğunu söylemiştim. Bu öyle zayıf bir dış motivasyon ki, filmin ortasındaki yaklaşık 40 dakika boyunca tamamen ortadan kalkıyor. Yani Usta'nın karısını eve geri götürme girişiminden, tekrar uçak yapmaya karar vermesine (verdirilmesine!) kadar olan sürede, kahramanımızın dış motivasyonundan eser yok! Yani öylesine seyrediyoruz filmi.

Bir de Usta'nın uçağı Havacılık Fuarında (adı tam olarak bu olmayabilir) uçurma girişimi var ki intihardan farksız. Hikayeden anladığımız kadarıyla Usta'nın brövesi var, ama bir uçağı uçarmadan önce çeşitli denemeler yapması gerektiğini göz ardı ediyor. Sonuç olarak yaptığı bir kahramanlık değil, düpedüz aptallık gibi görünüyor.

Eh, neticede karşımızda ne yaptığını bilen bir mühendisler grubu değil, bir şekilde uçak yapmaya kafayı takmış, sanayide dükkanı olan bir motor ustası var. Ve kendisi de bize kahraman gibi yutturulmaya çalışılıyor. E, haliyle yemiyoruz.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Senaryo Yazma Süreci - Bir Örnek

Senaryo yazdığım dönemde süreç her zaman ÇOK İYİ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜM BİR FİKİR ile başlardı. Bu her zaman başımın etini yiyen ve ifade edilmesi gerektiğini hissettiğim birşey olurdu. Bir süre sonra, hiçbir şekilde bir senaryo haline getirilemeyecek HARİKA fikirlerin de bulunduğunu fark edecek kadar akıllandım. Bu nedenle zamanla, yazılması bir seneye yakın bir süreyi alabilecek bir fikre kendimi adamadan önce şöyle durup derin bir nefes almam gerektiğini öğrendim.

Fikrin, senaryo haline getirilmeye değer olduğunu anladıktan sonra, sahneler, karakterler, an'lar, karakter dönüşümleri için "güzel" fikirler toplamaya başlar ve bunları herhangi bir süreklilik ve form kaygısına düşmeden panoya asardım. Bu süreç, fikir toplama dışında başka birşeyin baskısı olmadan, malzemenin bir araya getirilmesini içeriyordu. Bu fikirler kaçınılmaz olarak başka fikirlere yol açıyor ve zamanla belirli bir gidiş yolu ve sıra hissi doğuruyorlardı.

Torba dolar gibi olduğunda, bu malzemeleri hangi perdelere yerleştireceğimi belirlemeye başlar ve bir öykü haline getirirdim. "Ne olursa olsun yazmalıyım" isteğine direnir, bu isteğin birikmesini bekler, bu arada zor ve sıkıcı sayılabilecek hazırlık çalışmalarını (araştırmalar - gg) yapardım.

Tamamen gelişmiş bir oyun planım olduğunda, yani tamamlanmış hikayeler, gerçek bir giriş, gelişme ve sonuç ve "kendi kendini yazan sahneler" bulduğumda, sanki o gece düğün gecemmiş gibi yazmaya koyulurdum.

Kaynak: http://www.hollywoodscript.com/40tips.html

27 Nisan 2009 Pazartesi

Neden Yola Çıktığını Unutmak

Sinemayla uğraşmaya başlayan birçok genç, film yapma sürecinin karmaşık yollarında kaybolmaktadır. Kendilerini aniden bu sürecin yan dallarından birinde tıkanıp kalmış bulmaktadır. "Film çekmek" için başladıkları bu macerada, kendilerini başlangıçta hiç de tahmin etmedikleri bir alanın uzmanı bulabilmektedirler.

Örneğin kendilerini kameralar konusunda uzmanlaşmış halde bulabilmektedirler. Bir sebepten dolayı gözlerini hedeften (yani, film çekmekten) ayırıp, kameralara (kameraların birbirlerine üstünlüklerine, performans farklarına, yeni geliştirilen özelliklere, vb.) fazla odaklanarak, içlerindeki film çekme coşkusunu kaybetmekte ya da yanlış alana kanalize etmektedirler.

Kimi de post-prodüksiyona takılıp kalmaktadır. Kurgu, efekt, animasyon, "color correction" derken, aslolanın hikaye anlatmak olduğunu unutmakta, vakitlerini ve yeteneklerini, ilk hedeflerinden çok farklı amaçların hizmetine vermektedirler.

Kendilerine yeterince güvenleri olmadıkları ya da "teknik konuları" anlaşılamaz zannettikleri için senaristliğin güvenli çemberinin dışına çıkamayanlar da var. "Codec", "bitrate", "saturation", "follow focus" gibi yabancı terimlerden tırstıkları için, kendi hayallerini başkalarının çekmesine (ki bu genelde bir katliama dönüşür) gönül indirenlerdir bunlar. Hayallerinin asla kendi hayal ettikleri gibi yansıtıldığını göremeyeceklerdir.

Kendisini reklam ya da TV sektöründe acayip konumlarda bulanların hemen hepsi, film çekmek üzere yola çıkmış iyi niyetli, genç insanlardır. Ama film çekmenin güçlüklerinden (ki 35mm döneminde nispeten daha zordu), ya da para tatlı geldiğinden (bazen de bu ikisinin bir kombinasyonundan) bu amaçlarından uzaklaşmış, TV ya da reklam dünyasının ruh karartan koridorlarında ömürlerini harcamaya başlamışlardır. (Hepsinin koltuğunun altında "birgün" çekecekleri bir kaç uzun metrajlı filmin senaryosu vardır, o ayrı!)

Bu sözlerim yanlış anlaşılmasın: herkes yönetmen olmalıdır demiyorum. Yani kimi insanlar sadece ve sadece senarist olmalıdır, zira yetenekleri o kadardır. Kimileri de sadece efekt konusunda uzmanlaşmalı, kimileri de en iyi görüntüyü elde etme konusunda kendilerini geliştirmelidir.

Ama bir de tam teçhizatlı bir yönetmen olması gerekirken, yanlış yollara sapıp olamayanlar var. Başarıdan korktuklarından (evet, başarı korkusu diye birşey var) ya da onlara sinemanın çetrefilli yollarında doğru hedefi gösteren birileri olmadığından, yan yollarda kaybolup giderler.

Siz hangisisiniz? Ve bunu nasıl bilebilirsiniz?

Eğer sinema üretiminin herhangi bir dalında uzmanlaşmaktaysanız ya da uzmanlaşmışsanız ve içinizde hala "Ben bundan daha fazlasını yapabilirim" duygusu varsa, kendinizi mihenk taşına vurma zamanı gelmiş olabilir. Farklı alanlara yönelerek, yeteneklerinizi orada da deneyebilir, yola çıkış amacınıza doğru, biraz geç de olsa, tekrar ilerlemeye başlayabilirsiniz.

En kötü ihtimalle yeteneğinizin sınırlarını öğrenir, mevcut alanınızda içiniz huzurlu bir biçimde uzmanlaşmayı sürdürebilirsiniz.

26 Nisan 2009 Pazar

KARIŞIK NOTLAR - 2

Dikkat: Aşağıda "AROG", "The Day The Earth Stood Still", "Knowing" filmleri hakkında bilgi yer almaktadır. Henüz seyretmeyenlerin bu yazıyı okumaları tavsiye olunmaz.

1) AROG'u seyrettim. Hatırlayanlar bilir, GORA ile ilgili bayağı uzun sayılabilecek bir değerlendirme yapmıştım. AROG ile ilgili söyleyeceklerim ise belki de tek cümle ile özetlenebilir: Cem Yılmaz, filmlerin bir senaryoya göre çekildiğini bilmiyor! Yani bir film çekmeden önce, asgari gerekleri yerine getiren bir senaryoya sahip olması gerektiğini bilmiyor. Ya da -ki bu daha kötü- yazdığı şeyin ÇOK AMA ÇOK kötü bir senaryo olduğunun farkında değil.

AROG ile ilgili sadece şu iki şeyi söyleyeyim, neden bu kadar net ve negatif konuştuğumu anlarsınız:

a) Filmde, hikayenin (!) bir yere doğru gidiyor olduğu hissini veren tek şey, yani kahramanın dış motivasyonu, Halıcı Arif'in taş devrindekileri teknolojik olarak geliştirme çabasıydı. Filmin yaklaşık olarak yarısını bu çaba alıyordu. Ama bu o kadar saçma, o kadar anlamsız bir çaba ki, seyircide hiçbir biçimde "Ne olacak şimdi?" duygusunu uyandırmıyor. Hiç ama, hem de hiç! Cem Yılmaz'ın en büyük hatası bu: Bu kadar anlamsız ve imkansız birşeyi, filmdeki aksiyonun gerekçesi haline getirmek. Yahu yanındakilerden bir Allah'ın kulu da "Yav Cem, bu senaryoda hikaye yok!" demedi mi? Dememiş demek ki.

b) Filmin finalindeki futbol maçının da, hikaye ile hiçbir alakası yok. Yani ne hikayeyi ileri götürüyor, ne de bir heyecan katıyor. Hatta "a" maddesindeki saçmalığı ikiye katlıyor. Yani eğer Cem'in takımı kazanırsa, diğerleri onlara teknolojiyi geliştirme izni verecekmiş. Diyecek birşey bulamıyorum.

Film boyunca, Türk seyircisinin hoşuna gidebilecek bir iki espri ve skeç bulunuyor. Ama bunlardan hiçbiri yaratıcılık ya da kalite içermiyor. Hele bir senaryodan kaynaklanmıyor olmaları ya da senaryo ile organik bir ilişki içinde bulunmamaları, hem kendilerine zarar veriyor, hem de filme.

Filmin finalinin, Arif'in çabasıyla hiçbir alakasının olmaması, tam bir "deus ex machina" olması, filmde herhangi bir senaryonun bulunmadığının adeta bir "nişanesi" olmuş. Bu kadar para harcanıp da bu kadar az bir senaryo niteliği gösteren bir başka Türk filmi hatırlamıyorum.

Not: Bu siteyi takip eden ve Cem Yılmaz'ı tanıyanlardan biri (ya da birkaçı!) SANARİST ULTIMATE ve bu sitedeki yazıları kendisine okutsun. Aksi takdirde insanların, filmlerine sadece kendisini değil de yazdığı hikayeleri de izlemeye geldiği zannına kapılıp parasını ve zamanımızı harcamaya devam edebilir.

2) "The Day The Earth Stood Still" ("Dünyanın Durduğu Gün") filmi, birkaç düzeyde işlemiyor. Ama en önemlileri, filmdeki olayların etrafında döndüğü bir kahramanın olmaması. Bu kahramanın olayların akışını değiştirmek için birşeyler yapmaması. Bu olmayınca (aslında hikaye buna izin vermiyor), seyircinin de heyecanlanacak birşeyi olmuyor: "Acaba kahraman hedefine ulaşabilecek mi?" sorusunu ("Major Dramatic Question") sormuyor?

Filmin ikinci en büyük zayıflığı da, finaldeki akış değişikliği. Yani Dünyayı yok etmeye karar veren uzaylılar, sırf bir kadın çocuğunun hayatını kurtarmak için kendi hayatını feda etmeye karar verdi diye, dünyayı insanlardan arındırmaktan vazgeçiyorlar. Yani! Bu uzaylılar ya hiç dayak yememişler, ya da sayı saymayı bilmiyorlar! O kadın, çocuğu için hayatını feda ederken, aynı anda dünyanın başka yerlerinde binlerce çocuk, kurulu düzenin vicdansızlığından dolayı ölüyor. Ama heyhat! Filmin yapımcısı mutlu bir son olsun diye karar vermiş ya, bu yüzden en saçmasından da olsa bir tanesini bize izlettiriyor. (Bu açıdan, vizyona yeni giren "Knowing" [şu Nicholas Cage'in oynadığı "Kehanet"] çok daha gerçekçi. Dünya üzerindeki yaşam, bir Güneş patlaması ile silinip gidiyor!)

3) "Dünyanın Durduğu Gün"den kısa bir süre sonra Hiroşima ile ilgili bir belgesel seyrettim. Ve şundan kesinlikle emin oldum: Gerçekten de insan ırkı bu dünya üzerinden yok olsa, evren çok ama çok az bir kayıp yaşamış olacak. Özellikle de kendine gelişmiş diyen ülkeler, bu durumun en büyük mesulleri. Ve vahşiliklerini, vicdansızlıklarını, adiliklerini "gelişmişlik" olarak satmaları ise, tarihin en büyük "dramatik ironisi".

4) Bir ara "CNBC-E ve TNT Özel" yazısı yazmalıyım. Ama unutmadan şunu belirteyim: UST yani Çözülmemiş Cinsel Gerilim, birçok dizide başarılı bir biçimde kullanılıyor. Mesela "Pushing Daisies" tamamen bunun üzerine kurulmuş durumda, kahramanların bırakın aynı yatağa girmeleri, birbilerine dokunmaları bile mümkün değil. Benzer bir durum "Chuck" için de geçerli. İş arkadaşı / sevgilisi olan kızla aralarında gerçek bir ilişki olması neredeyse imkansız - her ikisi de birbirlerinden hoşlanıyor olsalar da. Bu da bizi içten içe üzüyor tabii. (UST ne diyenler, ULTIMATE'e baksın bir zahmet).

5) Bu arada SANARIST ULTIMATE kitabını ben en az yüz elli kişiye şahsen yollamışımdır. Bir arkadaşımız da scribd.com'a yüklemiş. Ben bu bilgilerin bir işe yaraması için 2010 yılını hedef olarak koymuştum, ama sanırım çok iyimser davranmışım. Eski alışkanlıklar kolay ölmüyor. Yepyeni bir yazar kuşağına ihtiyacımız var.

16 Nisan 2009 Perşembe

Geri Bas!

Bu konuya daha önce değinmiştim. Ama her önemli konu gibi, birkaç defa ve farklı açılardan anlatılması gerekiyor.

Mesele şu: Büyük bir heyecanla, hevesle, çoşkuyla başladığınız bir senaryoda bir noktadan sonra tıkanırsanız ne yapmalısınız?

Durumu biraz daha detaylandırayım. Diyelim ki içinize doğan, sizin için duygusal düzeyde çok anlam taşıyan bir senaryo fikri yakaladınız. Bu senaryo fikri hem büyük bir çatışma potansiyeli içeriyor, hem de çok güzel karakterler barındırıyor. Bazı çok önemli ve güzel sahneler de geldi aklınıza.

Siz de bunlara güvenerek, oturup senaryoyu yazmaya başladınız. Başlangıçta, fikrin kendisinden kaynaklanan enerjiyle bir yere kadar geldiniz. Zihninize kendiliğen doluşan sahneleri, diyalgoları, kolaylıkla yazmaya başladınız.

Ama bir süre sonra, bu ilk cephane bitti. Siz belki bunun farkına vardınız ya da varmadınız. Belki bu projeyi sizden acilen bekleyen birileri var ya da cephanenizin bittiğini fark etmediniz ya da umursamadınız ve yazmaya devam ettiniz. Lakin hissediyorsunuz ki en baştaki enerjinin onda biri bile yok. Yazdığınız sahnelerin, diyalogların, karakterlerin hiçbirisi sizi heyecanlandırmıyor.

Belki açılırım diye yazmaya devam ettiniz, ama nafile. Kendiniz yemyeşil Yağmur Ormanları'ndan Sahara çölüne düşmüş gibi hissediyorsunuz.

Ne oldu? Neden bu noktaya geldiniz? Ve bu durumdan kurtulmak için ne yapmalısınız?

* * *

Olan şu: Bilinçaltınızın size şimdilik verdiği malzeme tükendi. Ve siz de kaynağı bilinçaltı olan malzemelerle devam etmek (yani kaynağı bilinçaltı olanyeni malzemeleri beklemek) yerine, aklınızla bulduğunuz malzemeleri senaryonuza eklemeye başladınız.

"Ee? N'olmuş akıl kaynaklı malzeme kullanmaya başladıysak?" diyebilirsiniz. Ve bu soruyla, sanat eserlerinin nasıl yaratıldığı konusunda ne kadar bilgisiz olduğunuzu belli etmiş olursunuz.

Sanat eserlerinin kaynağı, malzemelerin üretildiği yer, bilinçaltıdır. Burası, bizim için "gerçekten" önemli olan konuların, bilgilerin, olayların, duyguların harmanlanıp, "al şunu yaz/bestele/çiz" diye bilince gönderildiği bir tür mutfaktır. Buradan gelen malzemeler "gönül telimizi titretir" insanları gerçekten derinlemesine etkiler, "ruha hitap eder".

Oysa bilinçaltıyla yazılmayan/çizilmeyen/bestelenmeyen eserler her ne kadar teknik açıdan bütün şartları yerine getirse de, "gönül telinizi titretmez", sizi derinden heyecanlandırmaz, ruhunuzda derin bir iz bırakmaz. Akıl ile yapılmış ürünleri yine akıl tüketir, duygular ve ruh değil.

Eğer bilinçaltınızdan/ruhunuzdan gelen bir malzemeyle başladığınız bir işe, yeni malzemenin gelmesi için sabırla beklemek yerine aceleyle akıl yoluyla bulunmuş malzemeler eklerseniz, eserinizin bütünlüğünü bozmuş olursunuz. Hikayeniz bir yere kadar çok iyi, çok orijinal ilerler, ama sonra klişelere, bildik trüklere, vb. yönelir.

Bazen de -eğer kendi ruhunuzla biraz daha barışık bir insansanız- görünmez bir duvara çarpmış gibi olursunuz. Yeni sahneler yazar, yeni karakterler yaratır, yeni diyaloglar oluşturursunuz, ama hiçbiri sizi heyecanlandırmaz. Buradaki anahtar sözcük "heyecanlanmak"tır. Çok iyi bilirsiniz ki, sizi heyecanlandırmayan bir eserin ya da eser parçalarının başkalarını heyecanlandırması da mümkün değildir.

Özetlersek, bu durumunuzun nedeni, kökeni bilinçaltında olan malzemelere, bilgisizlikten ya da aceleden, akıl ile bulunmuş malzemeler eklemektir.

Peki bu durumdan kurtulmak için ne yapmalısınız?

Cevap iki kelime: Geri basmalısınız!

Yani, hikayenize sonradan, akıl yoluyla eklediğiniz karakterleri, sahneleri, diyalogları teker teker çıkarmalısınız. Her ne kadar uğraşmış olursanız olun, onları atmalısınız. Teker teker. Hiç acımadan.

Nereye kadar? Bilinçaltından gelen son malzemeyi kullandığınız yere kadar. O sahneye kadar. O karaktere kadar. Sizi heyecanlandıran son noktaya kadar geri basmalı, diğerlerini de acımasız bir biçimde atmalısınız.

Bu size önce zor, mantıksız, zaman kaybı vb. gibi gelebilir. Ama emin olun öyle değil. O noktaya kadar geri gittiğinizde, kaybetmiş olduğunuz heyecanı tekrar hissetmeye başlayacak, kendinizi bir anda tekrar Yağmur Ormanları'nın kıyısında bulacaksınız.

Bilinçaltınıza güvenin. O size tekrar malzeme vermeye başlayacaktır. Başka kitaplar okuyun, dergiler karıştırın, sakin yürüyüşler yapın, insanlarla başka konularda konuşun. Bilinçaltınız size cevabı verecektir. Hem de hiç ummadığınız bir anda. (House M.D. dizisini seyredenler, beş sezon boyunca bu yöntemin istisnasız her bölümde kullanıldığını, House'un son teşhisi hep bu şekilde koyduğunu iyi bilirler).

* * *

Ha, diyebilirsiniz ki "Ben TV sektöründe çalışıyorum, çok kısa teslim tarihleri var, bu yüzden bu yöntem bana uymaz". Ben de derim ki "Allah yardımcınız olsun." Bizdeki dizilerin genelde bu kadar kalitesiz olmasının nedeni, yazarların bilinçaltlarından gelen malzemelerle değil, ço kısa sürede reyting yapan klişelerle çalışmasıdır. "Lost"un ya da "Coupling"in bir bölümü iki ayda (rakamla 2) yazılmaktadır. Ama bu sayede dünyanın her tarafında seyredilmekte, zamana karşı da çok iyi direnmektedirler.

Ne zaman ki bizim yazarlar da bu koşullarda yazmaya başlarlar (artı, bu sitede anlatılan ve anlatılmayan binlerce bilgiyi sindirirler), Türk dizileri de o zaman gerçekten kaydadeğer bir nitelik kazanır.

* * *

Güncelleme: Sadece yazdığınız bir senaryoda, atmış olduğunuz yanlış adımları geri almakla bitmiyor iş. Bazen kendinizi tamamen yanlış bir projeye başlamış halde de bulabilirsiniz.

13 Nisan 2009 Pazartesi

4 Erkek Dönüşümü

Hikayelerin büyük bir bölümünde kahraman(lar) bir dönüşüm geçirir. Buna karakter dönüşümü ("character arc") denir. Her filmde kahraman dönüşüm geçirmez (örn. James Bond - "Casino Royal" hariç). Bu tür filmler genelde aksiyon filmleridir. Ama genel olarak ana karakter(ler), başlarına gelen olaylar sonunda bir değişim geçirirler. Bu, seyircinin hayat deneyimleri ile de örtüşen bir durumdur, zira onlar da hayatları boyunca yaşadıkları olaylar sonunda değişim geçirmişlerdir.

Burada dikkat edilmesi gereken, bu değişimin mümkün mertebe organik olmasıdır. Yani kahraman başına gelen olayların ona dayattığı değişime önce direnmeli, sonra yavaş yavaş bu direnç gevşemeli, bir noktada tamamen kırılmalı (muhtemelen üçüncü perdede) ve yaşadığı olaylar sonucunda hayata, kendine ve insanlara karşı daha derin bir içgörü geliştirmelidir. Kahramanın başına gelen olaylar, (aşağıda anlatıldığı gibi ilginç ve çatışmalı olmalarının yanı sıra) onu değişime sevk edecek nitelikte de olmalıdır, yani o tür olaylar seçilmelidir. Kahramanın film boyunca değişime direnmesi, sonra da tek bir olayla dönüşüme uğraması inandırıcı değildir.

Aşağıda, erkek baş karakterlerde görülen dönüşümlerden bazıları yer almaktadır. Bunlar daha çok ilişkiler ile ilgili dönüşümlerdir. Başka tür filmlerde başka dönüşümler de gerçekleşebilir. (Kadınların dönüşümü ile ilgili yazı, daha sonra gelecek). Yazının, gerçek hayatta karşınıza çıkan erkeklerle ilgili ne kadar çok şey söylediğine de dikkatinizi çekerim.

* * *

1. Oğlan dönüşümü (bazen, ama her zaman değil, “Dalgacı”)

Bu, kalbinde hala bir çocuk olan ve büyümeyen adamla ilgilidir. Adam sorumsuzdur, olgunlaşmamıştır, kaçıktır ve çok eğlencelidir.

Dönüşüm: Filmin sonuna gelindiğinde, artık büyümüş bir adama dönüşmüştür. Yani gerçek bir iş bulmuş, nişanlanmış, ya da evlenmiş ve/veya muhtemelen bir çocuğun bakımını üstlenmiştir.

Örnekler: "Süper Baba"daki ("Big Daddy") Adam Sandler; "Kaza Kurşunu"ndaki ("Knocked Up") Seth Rogen, "Kırk Yıllık Bekar", "The Hangover" (bir grup adam bekarlığa veda partisinde damadı Las Vegas’ta kaybederler ve düğünden önce adamı bulmak zorundadırlar). Tonlarca film bu dönüşümün çeşitli varyasyonlarını takip eder: aslında çocuk olan ve çok eğlenen adamların bir şekilde hayatlarında sorumluluk almayı kabul etmeleri gerekir.

Sık görülen türler: Komediler, Romantik Komediler

2. İşkolik

Bu, ailesi ve karısı/sevgilisi pahasına sürekli olarak çalışan adamdır.

Bu, dramatik bir dönüşümün “neşeli” karşılığıdır: o kadar çok yapılmıştır ki artık suyu çıkmıştır. Örneğin "Evan Almighty" ("Aman Tanrım 2"). Bu formül artık işe yarayabilir mi? Belki, ama ilginç bir yaklaşım/sürpriz gerekiyor. Ama lütfen senaryonuza “Senin tek düşündüğün işin!” ya da “Ofiste çok fazla zaman geçiriyorsun!” diyen kadın karakterler koymayın. Lütfen, lütfeeen.

Dönüşüm: Bu filmin sonunda bu karakter ailenin, ilişkilerin ve insanların ne kadar önemli olduğunu fark eder.

Örnekler: Jim Carrey, "Yalancı Yalancı"; Adam Sandler, "Click"; Don Draper, "Mad Men" vb.

Sık görülen türler: Komediler, aile filmleri, romantik komediler, dramalar

3. Yalnız Adam

Bu, kimseye ihtiyacı olmayan, muhtemelen içki içen, ve size bakmak kadar kolaylıkla suratınıza bir tane indirebilecek biridir. Güçlü, sessiz, sert bir tiptir. Western filmlerinde bu adamlar dönüşüm geçirmez. Genelde acılı ve duygusal olarak kopuk/uzak bir tiptir.

Dönüşüm: Filmin sonunda bu karakter bir santim kadar ilerleme kaydetmiştir, ama bu onun için kilometrelere eşdeğerdir. Kendisi dışında birisine önem vermiştir.

"Örnekler: "Casablanca"da Humprey Bogart. "Benden Bu Kadar"da ("As Good As It Gets") Jack Nicholson..

Sık görülen türler: Dramalar, Dramediler (yani Drama-Komedi karışımları, örn. "Ally McBeal", "House", "Scrubs")

4. Yaralı Adam

Bu adamın, geçmişinde yaşadığı ve atlatması gereken bir travması vardır. Ya sevdiği birini kaybetmiştir, ya da bir şey yapmıştır ve bu olayla barışamamaktadır ve kendisini suçlamaktadır. Geçmişinde, kendisini kurtarmak zorunda olduğu olduğu bir şey vardır.

Dönüşüm: Filmin sonunda, kahramanın ruhundaki (geçmişe ait) şeytanlar çıkarılır ve geçmişin yaraları iyileşir.

Örnekler: "Cehennem Silahı"ndaki Gibson/Riggs, "Die Hard"ta Bruce Willis, "24" dizisindeki Jack Bauer.

Sık görülen türler: Aksiyon, Drama

* * *

Eğer 5. bir dönüşüm olacak olsaydı, o da Sıkı Dost filmleri (Buddy Films) olurdu (erkek Romantik Komedileri)

Not: Erkek dönüşümlerinin çoğu, bağlılıktan korkan erkeklerle ilgilidir.

* * *

Kaynak: http://bluestockingla.blogspot.com/2007/12/there-are-only-four-male-character-arcs.html

Nereden Başlamalı?

Elinizde yazılmaya değer bir senaryo olduğunu nasıl anlarsınız? Daha doğrusu, senaryo yazmaya ne zaman ve nereden başlamalı?

Bu konuyu daha önce ele almıştık biraz. Senaryoda hikaye mi önemlidir, yoksa karakter mi? sorusuna çeşitli cevaplar verildiğini görmüştük. (Kaç yıl önceki bir yazıya atıfta bulunduğumu ben bile hatırlamıyorum :) )

Ama burada bahsettiğim biraz daha farklı: aklınıza doluşan bir sürü sinematik düşünceden hangisine dayanarak bir senaryo yazmaya başlayabileceğiniz. Ve bir senaryo yazmaya oturmak için bu düşüncenin ne gibi niteliklere sahip olması gerektiği.

* * *

Bir senaryo yazmaya başlamadan önce, elinizde, çok çeşitli ilginç olaylara kaynaklık edebilecek İLGİNÇ VE ÇATIŞMA İÇEREN MERKEZİ BİR SORUN/DURUM olmalıdır. Bu öyle bir durum olmalıdır ki,

1) Bizzat bir sürü ilginç olaya kaynaklık edebilecek kadar ilginç olmalıdır (yani iki saati dolduracak kadar malzeme potansiyeli içermelidir)

2) Bu olaylar da ancak ve ancak iki ya da daha fazla tarafın çatışmasını gerektirecek nitelikte olmalıdır. Ve bu çatışma da öyle az buz değil, gerçekten güçlü olmalıdır.

Elinizdeki fikirlerin senaryo haline getirilmeye değecek nitelikte olup olmadığını anlamanın yolu, bu iki kıstasa uyup uymadıklarına bakmaktır.

* * *

Benim Türk filmleriyle ilgili en temel eleştirilerimin başında, aslında bir film olacak kadar güçlü olmayan ve potansiyel içermeyen sorun/durumların film haline getirilmiş olması geliyor. En fazla bir kısa film olabilecek malzemeler, çeşitli şişirme yöntemleri ile iki saate kadar uzatılmakta, sonra da film diye önümüze konuyor sık sık.

Bunun nedeni bazen bulunan fikrin öz itibariyle zayıf olmasıdır. Yani yazar öyle bir konu seçer ki, ne kadar zorlarsanız zorlayın, insanların ilgisini iki saat boyunca ayakta tutacak malzeme çıkmaz. Belki bu konu kendisi için çok ilginç olabilir, ama sinema kitlesel bir eğlence olduğu için, genel izleyici kitlesinin ilgisini cezbetmez.

Bazen de yazar, büyük bir potansiyel içeren bir fikre sahiptir, ama bu fikri uç noktalarına kadar taşımamıştır. Yani durumları olabilecek en uç noktalara kadar zorlamamış, hikayenin ve karakterlerin uç noktalarına kadar gitmemiştir. Belki bunu yapması gerektiğini bilmediğinden, belki acele ettiğinden, belki de korktuğundan. Hikaye, yeterince şeker konmamış tatlılara benzer.

Sebep her ne olursa olsun, bir fikrin yeterince ilginç olmaması, çatışmaların uç noktalara kadar taşınmaması, senaryonun aleyhine işler. Bu da seyircinin sıkılmasına ya da yeterince heyecanlanmamasına neden olur. Sizin ise bir senarist olarak, vampirlerin sarmısaktan korkması kadar korkmanız gereken birşeydir seyircinin sıkılması.

* * *

İşte elinizdeki fikir bu özelliklere sahipse, yani yeterince ilginçse ve büyük çatışma potansiyeli içeriyorsa, ya da fikrinizi bu hale getirebildiyseniz, işte o zaman oturup karakterleriniz üzerinde daha ayrıntılı bir şekilde çalışmaya başlayabilirsiniz.

Eğer bunu yapmadan karakterlere geçerseniz, istediğiniz kadar sayfalar dolusu biyografi yazın, onlara bir sürü ilginç kişilik özelliği verin vb., hikayenizin ilginç olmasını sağlayamazsınız. Zira hikayeden kaynaklanan sorunlar, karakterler ile çözülemez ya da örtbas edilemez.

09 Nisan 2009 Perşembe

DİYALOG YAZMA TEKNİKLERİ

Senaryo yazarlığının en önemli olan ama en az dikkat edilen alanlarından biri “diyalog yazmak”tır. Güzel bir hikaye, kötü yazılmış diyaloglar yüzünden çok zayıflayabileceği gibi, normalde vasat sayılabilecek bir hikaye de güzel diyaloglar sayesinde seyredeğer bir hal alabilir.

Ben Türk filmlerindeki diyalogları genelde beğenmiyorum. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, konuşan insanların hep akıllarından geçen ilk şeyi doğrudan söylemesi. Yani insanlar ne düşünüyorlarsa doğrudan onu söylüyorlar. Bu gerçekçi bir diyalog yazarlığı değil. Zira insanlar hemen asla akıllarından geçeni doğrudan söylemezler.

İkincisi, bu tür diyaloglar seyircinin zihinsel katılımına da olanak tanımıyor. Yani karakterin söylemek istediği şey ile seyircinin duyduğu şey aynı ise, seyircinin bu sözleri zihninde incelmesine, değerlendirmesine, çıkarsamalarda bulunmasına gerek kalmıyor.

Üçüncü neden, Türk filmlerindeki karakterlerin hemen hiç yaratıcı konuşmaması. Yani imalar, kinayeler, kelime oyunları.. ya hiç yok ya da çok kalitesizler.

Son olarak da, iyi diyalog yazma tekniklerinden mahrumlar. Belki de en önemli neden bu. Hemen bütün diyaloglar, tekniğe dayalı bir yaratıcılıktan mahrumlar.

* * *

Burada David S. Freeman’ın (“Beyond Structure” seminerini veren şahıs) diyalog yazma ile ilgili bazı tekniklerini aktarmak istiyorum. Bu teknikleri öğrenmeye ve izlediğiniz filmlerde de bunları yakalamaya çalışın. Eminim diyalog yazma becerileriniz bayağı ilerleme gösterecektir.

Diyalog Yazma Teknikleri

1) Geciken Cevap

A karakteri B karakterine bir cevap verdiğinde, B hemen cevap vermez. A ve B başka konulardan bahsetmeye devam ederler. Belki de B yeni bir konu açar. B cevabı konuşmanın başka bir yerinde, belki de çok alakasız bir yerinde verir. Bu gecikme, B’nin kişiliği ya da sorulan konu ile ilgili farklı anlamların doğmasına yol açar.

2) Anlamlı Sessizlik

Nasıl müzik seslerden ve onlar arasındaki boşluklardan oluşuyorsa, diyalog da sözlerden ve onlar arasındaki sessizliklerden oluşur. A karakteri bir şey söyledikten sonra B cevap vermesi gerekirken cevap vermiyorsa, bu (hikayeye göre) çok ilginç anlamların ortaya çıkmasına neden olur. Bazen iki (ya da daha fazla) kişinin konuşmaları gerekirken hiç konuşmamaları, sahneye, herhangi bir sözden daha büyük bir derinlik katar.

3) Birbirinin Sözünü Kesmek

Günlük hayattaki konuşmalarımız ile filmlerde gördüğümüz diyaloglar birbirinden oldukça farklıdır. Filmlerde daha rafine (arıtılmış) bir dil ve üslup kullanılır. Günlük hayatta iki kişi konuşurken sözlerini sürekli keserler, kekelerler, konudan konuya atlarlar, vb. Oysa kısıtlı bir süre içinde derdini anlatmak zorunda olan filmde karakterler tane tane ve birbirlerinin sözünü pek kesmeden konuşurlar. Ama gerektiği yerde birbirlerinin sözlerini kesebilmelidirler. Yani diyaloglara bir miktar gerçekçilik ve hız kazandırmak istiyorsanız, karakterlerinizin birbirinin sözünü kesmesini, normal akan bir diyaloğun sözün kesilmesiyle birlikte aniden başka bir yöne kaymasını sağlayabilirsiniz.

4) Karakter “Aslında” Ne Demek İstiyor?

İnsanlar, toplumsal ortamlarda gerçek duygu ve düşüncelerini gizleme eğilimindedirler. Bunun nedeni bu duygu ve düşüncelerin genelde çevrelerindekileri kızdıracak ya da üzecek nitelikte olmasıdır. Filmlerde ise genelde günlük hayatın monotonluğunun çok ötesinde şiddetli olaylar yaşanır ve bunlar da karakterleri derinden etkiler. Gerçek duygular ve düşünceler bu gibi durumlarda da açıkça ifade edilmez. Ancak karakterlerin sözcük seçimleri, tonlamaları, ya da yaptıkları söz oyunları veya dil sürçmeleri, gerçek duygu ve düşüncelerine işaret eder. Sizin de karakterleriniz akıllarına gelenleri ya da hissettiklerini aynen söylüyorlar ise diyaloglarda sorun var demektir. Tabii ki senaryonuzdaki herkesin bulmaca gibi konuşmasından bahsetmiyorum. Ama her duygunun anında ve aynen ifade edilmediği de bir gerçektir. Bunu da göz önünde bulundurun.

5) Cümle parçası

Günlük konuşmada kullanılan üslup, yazı dilinde kullanılan üsluptan oldukça farklıdır. Günlük konuşmalarda edilgen yapı sıklıkla kullanılır. Yani yüklem cümlenin en sonunda olmayabilir. Değişebilir yeri bazen. Ya da cümleler itinayla tamamlanmayabilir. Bazı cümleler yarım bırakılabilir. Bunun nedeni, o cümlenin geçtiği sahnenin, cümlenin devamında ne söyleneceği ile ilgili yeterince bilgi içermesidir. Yani o sahneden, cümlenin devamı tahmin edilebilir. Bu ilginç bir yöntemdir ve seyirciyi filme biraz daha fazla dahil eder. Zira yarım kalan cümlenin geri kalan bölümünü her seyirci kendi kafasından tamamlar. (“Ocean’s Eleven” filmleri, bu gibi eksik bırakılmış cümleler konusunda çok sayıda örnek içerir).

6) Kendi konusundan ayrılmamak

İki kişi konuşurken genelde aynı konudan bahsederler. Ama durum her zaman böyle olmayabilir. A karakteri 1) Belli bir konu zihnini çok meşgul ettiği için, ya da 2) B karakterinin açmak istediği konudan kaçınmak istediği için, kendi istediği konuda konuşmaya devam eder. Bu da görünürde acayip bir durum yaratır. Ama aslında karakterlerin öncelikler hakkında izleyiciye çok önemli ipuçları sunar. Sizin karakterleriniz de sanki çok iyi hazırlanmış bir PPT sunumu gibi hep aynı konudan bahsetmek değildir. Ortama biraz anarşi, biraz kaos katın, bakalım ne olacak.

* * *

Diyalog yazmakla ilgili teknikler sadece bunlarla sınırlı değil. Ama en belli başlıları bunlar diyebilirim. Siz de David S. Freeman'ın yaptığını ("tersine mühendislik" / "reverse engineering") yaparak, burada anlatılmayan teknikleri bulabilirsiniz.

Kaynak: David S. Freeman (Yorumların çoğu gezgin’e ait).

08 Nisan 2009 Çarşamba

"The Wrestler" - "Güreşçi"

DİKKAT: "The Wrestler" filmini henüz izlemeyenlerin bu yazıyı okuması tavsiye olunmaz.

* * *

Bu film isimlerini Türkçeleştirenlerde bazı zihinsel anormallikler var. Tamam, bazı yabancı film adlarının Türkçe karşılıkları ya hiç yok ya da çok saçma oluyor. Ama "The Wrestler" gibi tam Türkçe karşılığı olan bir ismin yerine filme hiçbir ilgisi olmayan "Şampiyon" adını koymak da neyin nesi?! (Filmde birinin "şampiyon" olmasını sağlayacak bir yarışma vb. yok.)

Filmin konusuna gelince: Darren Aronofsky hemen hiçbir risk içermeyen klasik yapıda bir senaryoyu filme almış. Film Randy "Ram" adlı artık iyice yaşlanmış bir güreşçinin hayatından kesitler sunuyor. Randy bir maçtan sonra kalp krizi geçiriyor, bunun üzerine güreşten bir süre uzaklaşıyor, kopmuş olduğu kızıyla tekrar yakınlaşıyor, ama bu ilişki bozuluyor, hoşlandığı striptizci de yüz vermeyince Randy son bir maça çıkmaya karar veriyor. Film, bu son maç ile sona eriyor.

Aslında film, tema itibariyle Rocky'ye benziyor. Yaptığı spor üzerinden özsaygısını yeniden kazanmaya, hayatına bir anlam katmaya çalışan bir adam var burada da. Ama Rocky'den farkı -bir Aronofsky filmi olduğu için- biraz daha karamsar olması. (Yine de bir Aronofsky filmine göre oldukça iyimser sayılır).

Filmin nispeten karanlık havası, hem senaryosal hem de görsel unsurlarla desteklenmiş. Randy'nin parasız olması, bunun için kaldığı mekanın dışında uyumak zorunda kalması, para kazanmak için kendi bedenine her türlü zararı veren faaliyetleri yapması, hayatındaki tek anlamlı ilişkinin bir striptizciyle kurduğu paraya dayalı ilişki olması, arada sırada bir süpermarkette çalışması... Hep Randy'nın dipteki hayatının atmosferini başarılı bir biçimde yaratıyor.

Randy'ye çok acımıyoruz, ama ona karşı tamamen duyarsız da değiliz. Özellikle kalp krizi geçirdikten sonra striptizciyle arkadaş olmaya çalışması ya da kızıyla ilişkisini yeniden başlatma çabaları, seyirciyi yeterince duygulandırıyor ama yönetmen bu sahneleri duygu sömürüsü yapacak kadar uzatmıyor.

Normal bir hayat sürdürmeyi başaramayan Randy, iyi olduğu tek alana, yani güreş ringlerine geri dönüyor - hem de ölmek pahasına. Bu davranışı da çok insancıl Randy'nin. Hepimiz hayatımızda yeni alanlara girmek için yaptığımız girişimlerde başarısız olduğumuzda geriye, başarılı olduğumuz alanlara dönmek istemiş, hatta kimimiz de dönmüşüzdür. Randy'nin bizden farkı, onun bu dönüşünün, hayatına son verebilecek bir seçim olması. Ama bu da bize Randy için özsaygının, hayatına acayip de olsa bir anlam katmanın, seyircinin yüzeysel de olsa sevgisinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

İşte film özetle bundan ibaret: hayatını heba etmiş bir insanın, hayatında birşeyleri yoluna koyma girişimlerinin başarısız olması üzerine, kendisine çok zarar verebilecek ama kendisini iyi hissetmesini sağlayabilecek bir alana geri dönmesi.

* * *

Filmin öne çıkan özelliklerinden bazıları şunlar:

1) Film 16 mm kamera ile çekilmiş. Bu yüzden görüntüler 35mm'liğe göre çok daha grenli. Bu filme sert bir hava veriyor, ki bu da hikayeye gayet uygun.
2) Filmin bazı sahnelerinde bilerek yapay ışık kullanılmamış. Bu da filmin gerçekçi havasını artırıyor.
3) Mickey Rourke'un iyi bir performansı var. 9.5 Hafta ve Angelheart'taki yakışıklının ne hale geldiğini görmek ise iç burkucu. (Ama Mickey'nin bu haline benzer bir hali Spun diye bir filmde de vardı. Onu izleyenler çok şaşırmayacaklardır.)
4) Filmde Marisa Tomei'nin karakteri üzerinden sergilenen bir miktar çıplaklık var ama bu erotik bir çıplaklık değil. Daha çok seks işçilerinin hayatından bir kesit sunmak amacıyla kullanılmış.
5) Filmde çok az müzik var. Olanlar da genelde 80'lerin hard rock ve metal gruplarının şarkıları. Bu müzik türü Randy'ye çok uygun düşüyor.
6) Adı "Güreşçi" olan filmde doğal olarak bir miktar şiddet var. Ama çok fazla değil. Burada da şiddet seyirciyi çok duygulandırmak için değil, Randy adlı karakterin hayatını kazanmak için katlandığı birşey olarak gösteriliyor. Tıpkı 4. maddede bahsedilen çıplaklık gibi.
7) Filmin toplam maliyeti 6 milyon dolar ve bütün dünyada yaptığı gişe 42 milyon dolar. Yani aşırı kârlı bir film. (Aronofsky'nin bir önceki filmi olan "Fountain" 35 milyon dolara malolmuş ve 15 milyon dolar iş yapmıştı. Aronofsky de bu filmiyle biraz piyasaya oynamış gibi.)

* * *

Netice: "Güreşçi" çok çok iyi bir film, bir klasik ya da kült bir film değil. Ama ortanın üzerinde bir senaryosu var. Oyunculuk ve yönetim de güzel. Yine de iki defadan fazla izleyeceğinizi sanmıyorum.

03 Nisan 2009 Cuma

Hademe Partisi!

Ben demokrasi ile ilgili olumsuz düşüncelerimi ifade ederken genelde felsefi düzeyde konuşuyorum. Yani önümüze çıkan adayların belirlenme sürecindeki keyfiliğe ve saçmalığa, seçenlerin çoğunun da seçme kabiliyetinden yoksunluğuna işaret ediyorum. Yani olay tam bir körler dövüşü ve birileri de bundan müthiş bir çıkar sağlıyor.

İşin bir de karanlık boyutu var: Bazı insanların adlarının seçim listelerinde yer almamasından dolayı oy kullanamamaları, gökten bir anda inen altı milyon seçmen (Bu fena halde 4400 adlı diziye benziyor. Hani orada da uzaylıların kaçırdığı 4400 kişi iade ediliyordu ya. Burada da bu 6 milyon kişi kaçırılmış ve iade edilmiş gibi), ve en son olarak da nüfus cüzdanında TC Kimlik Numarası bulunmaması yüzünden on milyon insanın neredeyse oy kullanma hakkından mahrum kalması.

Ama işin asıl karanlık tarafı, seçimler gerçekleştikten sonra sandıklarda yapılan işler. Bunlardan bir tanesi yerel bir gazetede yer almış. Adam açık açık oyların 100 TL karşılığında kendisine yaktırıldığını söylüyor. Sözlerinin en sonunda da ekliyor: "Hiçbir partiye üye değilim." Herhalde bu itirafının arkasında bu "bağımsızlık" yatıyor.

Peki bir de partili olanlar? Yani iktidar partisine üye olup da kendilerini madden ve manen bu tür suçları itiraf edemeyecek kadar partilerine bağlı, bağımlı hissedenler. (Özgürlüklerini bir görüşe tamamen teslim etmiş insanların özgür irade gerektiren seçime katılmaları ne ironik değil mi? "Kör kameraman" gibi.). Onlardan asla böyle itiraflar duyamayacaksınız. Yüzlerce, hatta binlerce bu tip olay görmezden gelinecek, karanlıkta kalacak.

Sonra da bana "Demokrasi en güzel yönetim biçimidir" diyeceksiniz.

Tahminim ilköğretim okullarında hademelik ya da çaycılık yapan insanlardan oluşan bir topluluk bizi daha düzgün bir biçimde yönetir. "Hademe Partisi" kurulursa, oylarım kesinlikle onlara gidecektir.

01 Nisan 2009 Çarşamba

Helal Değil Hacı!

Şu televizyon sektöründe çalışmak cefalı bir iş. İsterseniz kanalın sahibi olun, mutlaka ama mutlaka birilerine gebesinizdir. Asla tam olarak kendi içinizden geldiği gibi, özgür bir şekilde hareket edemezsiniz. Mutlaka yararını gözetmek, en azından gazabından sakınmak istediğiniz birileri vardır. Şu anda Türkiye'de bu tanımın dışında kalan bir televizyon kanalı göremiyorum. Bize en bağımsız gibi gelen kanalların dahi, bizim bilmediğimiz yarenleri ya da düşmanları vardır.

Bunun doğal sonucu olarak, bir kanalda çalışan en düşük düzeyli elemandan en tepe yöneticiye kadar herkes, kendi inançlarına zıt şeyler yapmak durumunda kalır zaman zaman. Bunun etik tarafları bir yana, kişiler üzerinde psikolojik açıdan çok yıpratıcı bir etkisi vardır. İnanmadığınız şeyleri para uğruna yapmak, ne kadar yaygın olursa olsun, insan ruhu üzerinde son derece tahrip edici bir etkiye sahiptir.

Bu tahrip edici etkiye en fazla maruz kalanların TRT çalışanları olduğunu düşünüyorum. Her dört ya da beş senede bir tepelerindekiler değişince ona göre tavır almak, daha önceden övdüklerinize şimdi sövmek, daha önce sövdüklerinizi ise şimdi övmek, karakter üzerinde bayağı baskı oluşturuyordur.

Ama bu onların tercihi tabii. Yani burada onlara acıyor değilim. Bir maaş uğruna ruhu satıp satmamak, her zaman kişinin tercihine kalmış birşeydir. Ekonomik ve toplumsal koşullanmaların dışına çıkma cesareti gösteremiyorsanız, eninde sonunda birilerine bende (köle) olacaksınız demektir. Eğer gösterebilirseniz, fakir (olma olasılığı biraz yüksek) ama onurlu bir hayat sizi bekliyor demektir.

* * *

TRT'nin Kanal 7'leşmesi sürecini bir süredir takip ediyorum. Bilenler bilir, bu sadece program çeşitlerinin aniden Kanal 7'ninkilere benzemesinden mütevellit değil, bizzat Kanal 7 kadroları TRT'ye dolmuş durumda. Bunun doğal sonucu olarak, özel bir girişimle değil, bizzat ülkede yaşayan herkesin paralarıyla kurulmuş ve işleyen bir devlet kurumu, sadece belirli bir partinin ve siyasi görüşün borazanı haline gelmiş halde.

Bunun son örneği de, TRT'de yayınlanacak olan bir dizi: Başrollerin birinde Ahmet Özhan varmış, Hacı adlı bir karakteri canlandırıyormuş. Bu Hacı, yurtdışında okullar açan bir dini öndermiş. (Bu şahsiyetin gerçek hayatta kime karşılık geldiğini tahmin etmekte güçlük çekmezsiniz sanırım.).

* * *

Sizi bilmem ama ben bu haberi duyunca öfkeden deliye döndüm. Ne TRT'ye sövmediğim kaldı, ne Ahmet Özhan'a. Bu ikisinin bu diziyle yalakalık etmeye çalıştığı grup zaten günlük sinkaf listemin başlarında yer alıyor. Ama benim paramla işleyen bir kurumun, benim dinsel ve siyasi inançlarıma tamamen zıt bir görüşü savunan bir eser yaptırması ve yayınlaması, hiçbir koşulda kabul edilebilir birşey değil benim için. Devlet kanalının işinin ehli olan insanlarla değil de sadece belirli bir dini görüşe sahip olanlarla doldurulmasının vehameti bir yana, bir de benim paramla bu ülkeye bu kadar zararlı bir grubun propagandasının yapılması, ülkenin kendi ayağına, hatta kalbine kurşun sıkmasından farksız.

Sonuç olarak, hakkımı helal etmiyorum bu insanlara. Benden (bizden) aldıkları paralarla bu işi yapanlara, yayınlayanlara, buna vesile olanlara kazandıkları para yâr olmasın. Bir milletin saflığı, duyguları, iyi niyeti ancak bu kadar suistimal edilir. Kainat, mazlumların ahını asla unutmaz, geçen yıllar içerisinde şiddetlenen bir eko halinde, zalimin hesabını mutlaka görür. Bugün güç sahibi olup da hak hukuk tanımayanlarınkini de görecektir, emin olun.

29 Mart 2009 Pazar

Karamsar Notlar - 1

Aslında yazılması gereken bir sürü senaryosal konu var ama içimden gelmediği için yazamıyorum. Bir sürü film eleştirisi de yapılabilir ya da politik olaylardan da bahsedilebilir, ama içimden hiçbiri hakkında birşeyler söylemek gelmiyor.

Yine de bir iki kelam edilebilir belki.

1) Hayatta en büyük mücadelelerimizi sevmediğimiz insanlara karşı değil, sevdiğimiz insanlara karşı vermek zorundayız. Bizi hayallerimize ulaşmaktan alıkoyma gücüne sahip olanlar, bizden nefret edenler değil, bazen bizi en çok sevdiğini söyleyenler, hatta gerçekten de sevenler. Bu yüzden onlarla mücadele etmek zor.

2) Benzer bir şekilde, hayallerimize ulaşmak için en büyük engellerden bazıları da kendi içimizde yer alıyor. Anne babamızın, arkadaşlarımızın, yakın çevremizin bilerek ya da bilmeyerek ruhumuza soktuğu engeller, koşullanmalar, değersizlik hissi, ya da başarısız olacağımıza dair inançlar, dış dünyadaki engellerden daha fazla bizi u