15 Mayıs 2008 Perşembe

DEMİR ADAM'dan Özel Ders

Dijital görüntüler son on beş yıldır sinemada iyice yaygınlaşmış durumda. "Terminator 2" filmi ile, film yapımının ayrılmaz bir parçası olacağının haberini veren CGI (bilgisayarla üretilmiş görüntüler), artık her filmin bir parçası haline gelmiş halde.

Bunun en son örneklerinden biri "Demir Adam" ("Iron Man"). Kullanılan efektler son derece etkileyici, ve bunların gerçek olduğundan şüpheye düşmemize neden olabilecek hiçbir falsoları kalmamış neredeyse. "Maya", "Shake", "Combustion", "Modo", "3Ds Max" ve benzeri programlar, artık filmlerin yapım ve yapım sonrası süreçlerinin ayrılmaz parçaları haline geldi. After Effects ya da FCP'yi ve benzeri programları saymıyorum bile.

Ama "Demir Adam"ın bize öğrettiği ders bu değil. "Demir Adam" bize, bir filmi iyi yapan şeyin hala iyi bir senaryo olduğunu TERSTEN kanıtlıyor. Uyduruk bir senaryonun üzerine yüz milyonlarca dolarlık CGI efekt atıldığında bile, doğru dürüst bir seyir zevkinin oluşamayacağını gösteriyor. (Bu konuda yakın zamanda onunla yarışacak hatta geçecek tek film "Transformers" idi).

* * *

Ama şunu da eklemeden geçemeyeceğim:

Dijital yollarla (yani bilgisayarla) görüntüler yaratma ya da mevcut görüntüleri güçlendirme, sadece yönetmenin değil, yazarın da elini güçlendiren bir uygulamadır. Yani eğer yazarlar, dijital olarak neler yapılabileceğinden haberdar olurlarsa, bu ekstra yetenekleri, yaratıcılık paletlerine ekleyebilirler. "Terminator 2" çekilirken (1991) milyonlarca dolara mal olan efektlerin, günümüzde (2008) birkaç bin dolara yapılabilmesi, bağımsız sinemacıların elini güçlendiren bir durumdur.

Bu nedenle, boş zamanlarınızda bu konuları araştırmanızda fayda mülahaza ediyorum.

11 Mayıs 2008 Pazar

EHVEN-İ ŞER

Amerika'daki hapisanelerde yatan mahkumların yüzde 59.6'sı, uyuşturucu ile bağlantılı suçlardan dolayı içerideymiş. Amerika'da her yıl yaklaşık yarım milyon insanın ölümüne neden olan tütün ise, sadece bir yılda, geçtiğimiz yüzyılda yasadışı uyuşturuculardan ölen insan sayısından daha fazla insanın ölümüne neden olmuştur. Absürd bir biçimde başarısız olan "Uyuşturucu ile Savaş" devam ederken, Amerika'da şu anda "Tütüne ile Savaş" diye birşey bulunmamaktadır.

kaynak: http://videoediting.digitalmedianet.com/articles/viewarticle.jsp?id=30128

* * *

Bunun daha da üzücüsü, bizde Devlet'in bizzat kendi elleri ile (yani TEKEL vasıtasıyla) kendi vatandaşlarını zehirlemesidir. Yani devlet önce sağlığı, mutluluğu, yaşaması ile sorumlu olduğu vatandaşları uyuşturucuya alıştırmakta, onları bağımlı yapmakta, onlara uyuşturucu satmaktadır, sonra da bu uyuşturucunun neden olduğu hastalıkların (kanser, kalp-damar-akciğer hastalıkları) tedavisi için, kendisine bağlı hastaneleri seferber etmektedir.

Allah'tan bir süredir piyasada özel teşebbüse ait sigaralar var da, devlet bu konuda tek başına töhmet altında kalmaktan kurtuldu. Artık cevval girişimcilerimiz de kanımıza girmekte, bizi öldürmekte, ve bundan para kazanmaktadır.

* * *

Gördüğünüz üzere yirminci ve yirmibirinci yüzyıllar kapitalizmin çağıdır, demokrasinin çağıtır, toplu tüketimin çağıdır. Ve bunların hepsi, birbirine organik olarak bağlıdır. Demokrasi olmadan kapitalizm olmaz, kapitalizm olmadan da toplu üretim ve tüketim mümkün değildir.

Sen kim oluyorsun da, şehirlere tıkıştırılmış ve bunaltılmış insansıların mutluluğundan bahsediyorsun! Nasıl oluyor da demokrasiyi eleştiriyorsun! Hangi hakla tüketime karşı çıkıyorsun!

Urun kellesini!...

17 Nisan 2008 Perşembe

"VİDEOCU" ve Bilinçaltı Mafyası

"Videocu" senaryosuna ne oldu diye düşünenleri hemen aydınlatayım: birşey olmadı, hala bilinçaltımdan yeterince iyi bir fikir gelmesini bekliyorum. "Ee, neden bu kadar gecikti peki bu fikirlerin gelmesi?" diye ukalalık yapacaklara ise cevabım hazır: Demek ki bazı şeyleri yanlış yapıyorum.

* * *

İnsanın, kendi bilinçaltıyla, yaratıcı tarafıyla iletişim kurması, sizi anlamayan ve sizin de anlamadığınız bir karşı cins üyesiyle iletişim kurmaya benzer. Siz onunla iletişim kurmak için bazı iyi niyetli girişimlerde bulunursunuz, onunla iyi vakit geçirmek için planlar, programlar yaparsınız, vb. ama bunlar tamamen geri teper, karşınızdaki kişi surat asar, tavır koyar, sizi çıldırtır. Ama sonra sizin hiç ummadığınız bir zamanda size yakınlık gösterir, yüzünüze güler. Siz tam herşey yoluna girdi dersiniz, sebepsiz yere çekip gider. Onu ne kadar sevseniz de, ona ne kadar ilgi ve şefkat gösterseniz de, ona ne kadar bağırıp çağırsanız da, ona istediğinizi yaptıramazsınız. Onun kendine özgü bir iç gündemi, iç programı, iç saati vardır. O ona uyar. Size değil. Tam saçınızı başınızı yolduran bir ilişkidir yani.

Bu durumda birçok kişi, kendisini çaresiz hisseder, "Benn bu acııılaraaaa mahkuummmuyuuum" tarzı şarkıları daha hislenerek dinlemeye başlar, kendisini bir zalime mecbur eden feleğe küfreder, alkol ve benzeri yıkıcı maddelerin tüketimini artırır, vb.

Oysa yapılması gereken şey, bu kişiyi sizin arzularınıza göre hareket etmeye zorlamak değil, onun karakterini, özelliklerini, arzularını, korkularını, hayallerini, sizinle gizli-açık iletişim kurma yöntemlerini öğrenmek, ve bunlara göre hareketlerinizi ve pozisyonunuzu yeniden düzenlemektir.

Böyle bir yaklaşımda bulunursanız, karşınızdakine tüm istediklerinizi yine yaptıramazsınız (ki bu aslında hiç de arzulanan bir durum değildir), ama en azından, onu tanımadığınız dönemdeki bozgunları yaşamazsınız, canınız daha az yanar, ve arada bir de olsa, bu şahsın iyi anını yakalayabilir ve kendinizi mutlu hissedebilirsiniz.

* * *

İnsanın bilinçaltıyla olan ilişkisi de temelde böyle birşeydir. Ona asla ama asla istediğinizi yaptıramazsınız. Asla sizin istediğinizi, sizin istediğiniz zamanda, ve sizin istediğiniz tarzda vermez. Hatta sizin istediğinizi bile vermez.

(Seinfeld'deki Nazi Çorbacı geldi aklıma: Siz salata ısmarlarsınız, o size ızgara balık verir, bir tatlı ısmarlarsınız, önünüce bol sirkeli bir çorba gelir, herhangi birşey istersiniz, size hiçbirşey vermez: "No soup for you!")

Ve işin kötü tarafı, ona söz geçiremezsiniz. Yani onun bu karakterini değiştirme şansınız yoktur. O sizin bilinçaltınızdır ve siz ölene kadar değişmeyecektir - daha doğrusu siz onu, bilinçli çabalarınızla, değiştiremeyeceksinizdir. (O gördüğünüz acayip rüyaların nedenini anladınız mı?). Ancak ve ancak onu daha iyi tanımak suretiyle, onunla ilişkilerinizi biraz daha düzeltebilirsiniz.

Bunun birinci kuralı, onun hoşlandığı şeylere kulak vermektir. Yani bilinçaltınızın neden hoşlandığını fark edebilmelisiniz. Bunlar her zaman en mantıklı ve kaliteli seçimler olmayabilir. Hatta size, sizin kendiniz hakkında zihninizde barındırdığınız imajınıza ters bile olabilir, ama eğer bilinaçltınız birşeyi seviyorsa, seviyordur. Bunun tartışması yoktur.

(Bu aslında kişisel ilişkilerde de geçerli bir durumdur: Kimden hoşlandığımızı genelde akılsal ve mantıksal bir biçimde açıklayabildiğimizi zannederiz. Ama hoşlanma ya da hoşlanmama ile ilgili bütün kararları bilinçaltı verir. Siz de buna uyarsınız mecburen.)

İkinci kural, bilinçaltınıza herhangi bir dayatma yapamayacağınızdır. Yani "Ben şöyle şöyle bir hikaye istiyorum" diye bilinçaltınıza bir sipariş veremezsiniz. Bırakın hikayeyi, sahne bile ısmarlayamazsınız. Eğer karakterlerinizden birine, bilinçaltınızın kabul etmediği bir şey yaptırmaya ya da yaşatmaya çalışırsanız, yazar tıkanmasının feriştahını yaşarsınız. Ya

tek kelime bile yazamaz hale gelirsiniz, ya da yazdıklarınızı beğenmezsiniz. (Eh, yukarıda da belirttiğim gibi, beğenme ve beğenmeme organımız bilinçaltımız olduğuna göre, bu konuda da bir zorlamada bulunma şansımız kalmıyor.)

Üçüncü kural, bilinçaltınızı ufak ufak harekete geçirecek uyaranları ona sunmaktır. Bilinçaltı kendi başına bırakıldığı zaman, yani belirli bir niyet, amaç, plan önüne konulmadığı zaman, sonsuza kadar birşey üretmeden kendi kendine oyalanabilecek bir yapıdadır. Bu nedenle, belirli bir proje ile bilinçaltınıza bir hedef belirlemeli, sonra da onu ufak ufak harekete geçirmeye çalışmalısınız.

Bu son söylediğim, daha önce söylediklerimle ters düşüyor gibi görünebilir. Ama durum öyle değil. Yani eğer siz normal bir hayat sürerken bir gün aniden bilinaçltınızın bangır bangır size "Kalk Mahmut, şöyle şöyle bir senaryo yaz!" diyeceğini zannediyorsanız, çok beklersiniz. Bilinçaltı kesin bir biçimde verilen siparişlere istenildiği gibi karşılık vermez, ama bu, hiçbir şeye karşılık vermediği anlamına gelmez. Aslında zaten sizi bir biçimde bu sinema, senaryo, vb. konulara iten de kendisidir! Yani durup dururken bu siteyi okuyor, birşeyler yazmaya çalışıyor değilsiniz. Bütün bunlardan hoşlanmanız, bilinçaltınızın yönlendirmesi ile olan şeyler. Bu yüzden, size bu eziyeti reva gördüğü için, onunla az da olsa pazarlık hakkınız vardır. Ama biraz. Çok değil.

Yani ona, bir senaryo yazmak istediğinizi söyleyebilirsiniz, ama çoğu zaman ne tür bir senaryo olacağını söyleyemezsiniz. Belki de kendi içinizden geldiği gibi yazamayacak bir pozisyonda olabilirsiniz - örneğin bir TV dizisi senaryo grubunda çalışıyorsunuzdur. O zaman seçenekleriniz çok daha kısıtlı olacaktır. Ama bilinçaltı, eğer ona uygun koşulları sağlarsanız, ve kendisini zorlamazsanız, yine size orijinal fikirler verecektir.

(ARA NOT: TV yazarlığında, İngilizce "hack writer" denen bir yazar türü vardır. Bu insanlar, iki elleri kanda dahi olsa, kendilerine sipariş edileni yazarlar. Ortaya çıkan ürün pek yaratıcı ya da eğlendirici, bilinçaltı kaynaklı birşey değildir. Genelde çeşitli klişelerin arka arkaya kullanılmasından oluşur. Ama sonuçta yapımcının işini görecek niteliktedir. Sadece bizde değil bütün dünyada vardır bu tür yazarlar. Ürünleri iş görür, ve birçok durumda yapımcıların yazarlardan istediği şey, bir sanatçı gibi davranması değil, bir "hack writer" gibi davranmasıdır. Ama bütün klişeler tükendiğinde, yani seyirci, bu dizinin de diğerlerinin bir kolajı olduğunu fark ettiğinde, reytingler düşer, yapımcılar da "Neler oluyoooor bize?" şarkısını söylemeye başlarlar.)

Bilinçaltıyla ilgili son önemli not: Eğer bilinçaltınızdan birşey gelmiyorsa, yani hikayenizde, sahnenizde, diyaloğunuzda, ya da karakterinizde bir aksaklık, bir duraksama, bir tıkanma yaşıyorsanız, onunla ilgili son yaptığınız seçime doğru geri gidip bilinçaltınızı en son nerede zorladığınızı, nerede zora koştuğunuzu, nerede tıkadığınızı bulmaya çalışın. Yazar tıkanıklığı, orada olmaması gereken birşeyi oraya sokmaya çalıştığınız zaman ortaya çıkan bir durumdur. Bunun çaresi de, bilinçaltınıza yaptığınız bu son emrivakiyi bulmak, ve size ne kadar gerekli gibi görünse de, ondan vazgeçmek, kurtulmaktır. Bunu yaptığınızda, yani bilinçaltınıza uyguladığınız dayatmayı kaldırdığınızda, bir rahatlama hissedeceksiniz. Ve kısa bir süre sonra bilinçaltınızdan yeniden birşeyler (yeni fikirler, yeni olaylar, yeni sahneler, güzel ve akıcı diyalog) gelmeye başlayacaktır.

Ama burada şundan ürkmeyin: hikaye, sahne, ya da karakter, sizin gideceğini sandığını ya da gitmesini umduğunuz yerlere gitmeyebilir. Buna şaşırmayın, üzülmeyin, hatta kızmayın. Aşırı fantastik olmadığı sürece, bilinçaltınızdan gelen bu akışa kendinizi kaptırın ("go with the flow). Zira bu gelen malzeme, sizin en hakiki benliğinizden gelmektedir. Sizin, belki yeterince iyi tanımadığınız, hatta bastırmaya çalıştığınız bir yanınızdan gelmektedir. Bu yüzden şu anda size kabul edilmez gelecektir. (Yazarlığın, böyle psikanalitik bir fonksiyonu da vardır işte).

* * *

Kim demiş yazarlık kolay meslektir diye!

* * *

Gelelim Videocu'ya. Bu uzun süreli bekleyişin nedeni de benim, aklımdaki bazı fikirleri bilinçaltıma dayatmamdan kaynaklandı.

"Bu hikayede şöyle karakterler, şöyle olaylar olsa ne güzel olur" diye düşündüm ve bunlarda direttim. Sen misin direten. El mi yaman, bey mi yaman gördük. Ne zaman ki bu karakterler ve olaylar üzerindeki ısrarımdan vazgeçtim, beynimdeki Videocu dosyası tekrar harekete geçti, "read only" modundan çıktı. Kısa bir süre sonra, Videocu hakkında başka yazılar göreceğinizden emin olabilirsiniz.

* * *

İnsanın (daha doğrusu yazarların) kendi bilinçaltlarıyla olan ilişkisi, bir biçimde paçayı kaptırdığınız bir mafya babası ile kurulan ilişkiye çok benzer. Ona hemen hiçbirşey yaptıramazsınız, ama onun her dediğini yapmak zorundasınızdır. Yapmazsanız da bacağınıza değil ama, kafanıza, daha da kötüsü gönlünüze sıkar!

Her halükarda, bilinçaltınızla iyi geçinmek zorundasınız.

Zira kendisi bizzat kendiniz oluyor!

15 Nisan 2008 Salı

Gelecek de Gelecek: RED ve Diğerleri

Şu anda Las Vegas'ta devam etmekte olan NAB 2008'den ilginç haberler geliyor. Bunlardan bizi (beni!) en çok ilgilendireni, RED'in yeni ürünleri. Herkes, RED'in SCARLET adlı küçük-dev kamerası hakkında yeni birşeyler duymayı beklerken, RED bir sürpriz yaptı ve 5K'lık (5 bin satırlık) bir kamera yaptığını duyurdu: EPIC! Bunun ne anlama geldiğini anlayabilmeniz
için şunu söyleyeyim: Normal 35mm'lik kameralarla çekilen görüntülerin bir karesinin 4K (yani 4 bin satır) olduğu kabul edilir.

2009 başlarında çıkacak olan Scarlet'in ise 3K olacağı ve 3 bin dolara satılacağı söyleniyor. Bu, şu anda piyasada "Ben kamerayım" diye dolanan bir sürü serserinin köküne kibrit suyu dökecek bir fiyat. 3 bin dolara, profesyonel ötesi bir kamera!

* * *

Film çekmek için gerekli olan diğer malzemelerdeki fiyat düşüşü devam ediyor. HD görüntüleri işleyebilecek bilgisayarlar, artık bin doların altına düşmüş durumda. (Yine de tökezlemeyecek bir bilgisayar toplamak iki bin doları buluyor).

Ses ve ışık ise hala eski fiyatlarında. Zira bu teknolojiler artık ulaşabilecekleri en iyi noktaya yaklaşmış durumda. Bundan sonra meydana gelecek değişiklikler, kozmetik nitelikte olacaktır.

Yazılımlar ise gerçekten insanı heyecanlandıran seçenekler sunuyor: Adobe Premiere Pro ve AE'nin (After Effects) yanı sıra Magic Bullet Looks gibi programlar, dijital görüntülerinize çok hoş tatları çok düşük fiyatlara sunuyor.

* * *

İyi bir senaryonun bedeli ise hep aynı: Yetenek, bilgi, ve sebat.

* * *

Yeteneğinizi ve girişimcilik ruhunuzu birleştirirseniz, siz de kendinizi, hep uzaktan seyrettiğiniz ve hep öyle seyredeceğinizi zannettiğiniz sinemacılar arasında bulabilirsiniz.

Ben sizi seçeneklerden haberdar edeyim de, gerisi size kalmış.

* * *

Güncelleme: Geleceğin sineması 3D'nin ennn öncülerinden James Cameron ile yapılmış uzun bir söyleşiyi (İngilizce) de burada bulabilirsiniz.

11 Nisan 2008 Cuma

"HASTA ETTİNİZ BENİ!"

(DİKKAT: Siyasetle ve Psikolojiyle ilgili bir yazı. Eğer bu sitede Siyasi yazılar görmeyi sevmiyorsanız, lütfen bu yazıyı es geçiniz)

* * *

Psikoloji tarihinin en büyük isimlerinden bir futbol takımı kurulsa, ilk on bire kesinlikle girecek bir adam var: Abraham Maslow. Bin dokuz yüz ellilerde ve altmışlarda yayınladığı bazı eserleri vasıtasıyla, "hümanist" psikolojinin kurucuları arasında yer almıştır. Onun o dönemde ileri sürdüğü savlar, bugün Martin Seligman ve benzeri bilimadamları tarafından deneylerle kanıtlanmaktadır.

Maslow amca "İhtiyaçlar piramidi" ile biliniyor. (Daha önce bu konuda birkaç yazı yazmıştım. SANARIST ULTIMATE kitabında bulabilirsiniz bunları). Bu ihtiyaçlar, aşağıdan yukarıya doğru şöyle sıralanmış:

FİZYOLOJİK: Soluma, yemek-içmek, uyku, vb.
GÜVENLİK: Kendi bedenimizin, işimizin, kaynaklarımızın, sağlığımızın, ailemizin güvende olması,
SEVGİ ve AİT OLMA: Arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık,
SAYGI: Özsaygı, güven, başarı, başkalarının saygısı, başkalarına saygı,

KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME: Ahlak, yaratıcılık, içtenlik, sorunları çözme, önyargıdan uzak olma, gerçekleri kabul etme.

Maslow, ilk dört basamaktaki ihtiyaçlara "Deficiency Needs" (Eksiklik ihtiyaçları) diyor. Yani, eksikliğinde, hayatımızın doğrudan tehlikeye girdiği, ya da büyük sarsıntılar geçirdiği ihtiyaçlardır bunlar. Ülkemizde birçok insan ne yazık ki bu ihtiyaçlar düzeyini aşamadan hayatını sürdürmekte ve sonlandırmaktadır. Ne dediğini bilmeyen bazı politikacıların tavsiyelerine uyulup üç beş çocuk yapıldıkça da, bu düzeyi aşması hayal gibi görünmektedir. Tabii ki uygun bir tarikata ya da partiye mensup değilse.

Maslow, en üst düzeyi oluşturan "Kendini Gerçekleştirme" düzeyindeki ihtiyaçları ise, "Büyüme ihtiyaçları" olarak adlandırır. Bu ihtiyaçlar bize hayattan gerçek ve derin bir haz almamızı, hayatımızın gerçek anlamını aramamızı, gerçek sanat eserlerinden zevk almamızı, adalet, dürüstlük, cesaret gibi üstün değerlerin peşinden koşmamızı ve bunlar için çabalamamızı sağlarlar. Bu ihtiyaçlara Maslow "Meta-ihtiyaçlar" da der ("Meta", biliyorsunuz, "üst, öte, ötesi" gibi anlamlara gelmektedir). Yani temel ihtiyaçların ötesindeki, üst düzey ihtiyaçlar.

Maslow bazı yazılarında, bu meta-ihtiyaçlar karşılanmadığında ne olacağını tartışır. Örneğin, kendisi dürüstlüğe önem veren birisi, sürekli olarak yalan söyleyenler arasında kalırsa, daha da kötüsü, kendisi de yalan söylemek zorunda olursa ne olur? Açıksözlü birisi, sürekli dedikodu yapan, arkadan konuşan insanların arasında kalırsa? Ya da sanattan zevk alacak kadar incelmiş biri, paradan başka birşey düşünmeyenler arasında hapsolursa ne olur?

"Meta-hasta olur" diyor Maslow. Yani, bu üst düzey değerlerin (dürüstlük, açıksözlülük, sanat, vb.) yokluğunda ortaya çıkan bir psikolojik rahatsızlık yaşar.

(Siz de zaman zaman kendinizi öyle hissediyor olabilirsiniz. Eğer bir senarist ya da sinemacı iseniz, duygularınız son derece incelmişse, ama insanların paradan başka birşey konuşmadığı bir ortama tıkanıp kaldıysanız, hissettiğiniz bu iç bulantısının sebebi, işte budur. Bundan nasıl kurtulunacağı ise, sizin ruhunuza ne kadar sadık kalma gücüne sahip olduğunuza, maddi koşullarınıza, yeteneklerinize, ve başka bir sürü etkene bağlıdır. Burada boşuna yırtınmıyoruz "Bağımsız sinema" diye!).

* * *

Ben, tek tek bireylerin değil, toplumların da psikolojik rahatsızlıklara yakalanabileceğini düşünenlerdenim. Yani toplum olarak depresyona girebilir, toplum olarak mani'ye kendimizi kaptırabiliriz. Toplum olarak güçlü bir aşağılık kompleksinden mustarip olduğumuz zaten aşikar.

Ama bir de, bu son dönemde, toplu olarak başka bir Meta-Hastalık yaşadığımızı düşünüyorum. Bunun nedeni de, yöneticilerimizin gözümüzün içine baka baka YALAN söylemesi.

Biz de her insan gibi dürüst insanlar tarafından yönetilmek isityoruz. Tamam, son otuz yılda bunun ham bir hayal olduğunu fark ettik, artık sadece "biraz da olsa" dürüst olsun istiyoruz yöneticilerimizin. (Rahmetli Ecevit'in siyasi arenada bu kadar uzun süre kalabilmesinin belki de tek nedeni, bu özelliğiydi: "Dürüst Adam"). Ama şimdiki yöneticilerimiz, sağolsunlar, her ağızlarını açışlarında istisnasız yalan söylüyorlar. Örnek mi istiyorsunuz? Herhangi bir günün gazetesini açın ya da TV'deki haber programını izleyin, yeterince örnek bulursunuz. Ama burada bir iki tane örnek sıralayayım:

* Yöneticiler diyor ki, "Ekonomi tıkırında": YALAN(Herkes çok iyi biliyor, ekonominin tamamen borsadaki yabancı paranın varlığına bağlı olduğunu. Yabancı gitmeye karar verdiği an, kendimizi kıç üstü bulacağız. Toplam borç 500 milyar dolar, bütün yıl için verilen zam, daha ilk üç ayda eridi bitti, KOBİler yerlerde sürünüyor.)

* Yöneticiler diyor ki, "Dini siyasete alet etmiyoruz."(Küllen yalan.)

* Yöneticiler diyor ki, "Askerle aramızda bir sorun yok"(Külliyetlen yalan.)

* Yöneticiler diyor ki, "Biz AB'ye girmek istiyoruz."(Yalanın önde gideni)

* Yöneticiler diyor ki, "Türban bir özgürlük meselesidir." (Düpedüz safsata)

* Vb.

Beni uğraştırmayın işte. Bu adamların (ve kadınların) ağzından çıkan herşey yalan. Hem de bu, onlarınkine karşı ideolojik görüşe sahip olmaktan kaynaklanan bir YALAN ALGILAMASI değil. Bunlar, en somut halleriyle, sayılarla, beyanlarla, yapılan işlerle, harcanan paralarla kanıtlanabilecek yalanlar. Gün geçtikte bu yalanlar daha da artıyor.

Biz de millet olarak bu yalanların farkındayız. Hem de fena halde. Farkında değil gibi görünenler, kendi içsel tutarlılıklarını korumak için (yani verdiği oyun boşa gitmediğini kendine ve başkalarına kanıtlamak için) gerçekleri düpedüz çarpıtan insanlar (bkz. "Kendini Kandırmanın Psikolojisi" adlı yazım). Eh, bir de her çağda ve her partide olan, gözleri tamamen ideolojik körlük içinde insanlar da var. Onları da Allah'a havale ediyorum zaten.

İşte, sabah akşam, ve Allah'ın hemen her medya kanalında (başta gazeteler ve TV olmak üzere) üzerimize yağan bu yalan yağmuru bizi hasta ediyor, META-HASTA ediyor. Sabah gözümüzü açtığımız andan itibaren ennn tepedeki yöneticilerden, en alt düzeydekine kadar herkes tarafından yalan yağmuruna tutulmak, ruhumuzu daraltıyor, içimizi karartıyor, yaşama sevincimizi azaltıyor.

Evet, biz, olmamız gereken kadar çalışkan bir millet değiliz şu anda; bilmemiz gerekenleri de bilmiyoruz; sanatsal ve kültürel olarak da eski görkemli günlerin ancak gölgesi konumunda sayılabiliriz. Yani, dünya üzerindeki her ülkenin milleti gibi, bizim de eksiklerimiz var.

Ama bu kadar yalanı, ve onun doğal sonucu olan META-Hastalığı, huzursuzluğu, mutsuzluğu, bunalımı, keyifsizliği hak etmek için ne yaptık, bilmiyorum.

07 Nisan 2008 Pazartesi

"HALK GÜNÜ"

İktidardaki partiyi kapatma davasını eleştirmek için en sık kullanılan ifade bu: "Milleti kapatın o zaman!"

Çok "akıllıca" olduğu düşünülüyor olmalı ki, sık sık söyleniyor.

Bu sloganın dayandığı temel varsayım, milletin seçtiği temsilcilerin, herşeyi yapmaya muktedir olduğu savıdır. Yani, eğer temsilciler meşru bir biçimde seçilmişse, istedikleri herşeyi yapabilirler. (Adnan Menderes'e "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz" dedirten de bu düşünce şeklidir). Böyle düşünenlere göre meşruiyet, her türlü kuralı, hakkı, hukuku değiştirme, keyfinize göre yorumlama, hatta size uymuyorsa yok sayma gücü verir (bkz. YÖK başkanının, türbanla ilgili ilk sözleri: "Yasa çıkmasına ne gerek var canım, siz türbanlıları üniversitelere alın gitsin").

Hayatın hiçbir alanında, insana bu kadar büyük bir yetki veren bir meşruiyet yoktur. Değil yüzde 47, yüzde yüz oyla gelseniz, arkanızda halkın tamamının, hatta sokaktaki kedilerin bile desteği olsa, yapamayacağınız şeyler vardır. Bu şeyleri belirleyen de, son derece keyfi hareket eden bir dış güç değil, birey ya da ulus olarak hayatta kalmamızı sağlayacak olan doğa kanunlarıdır. Herhangi bir salim kafa, bu kanunları fark edip, eylemlerini ona göre düzenler. Ama kafa salim değilse, ve bir biçimde (bkz. aşağıdaki Demokrasi v.2.1 yazısı) yetkiyi eline geçirmişse, doğa kanunlarını hiçe sayarak hareket edecek, ve en sonunda da kendi sonunu (ve kendisini seçip orada tutanların sonunu) getirecektir.

Şu anda millet olarak içinde bulunduğumuz durum, demokrasinin belki de en zayıf yönünü açıkça gözler önüne sermektedir (bu yönü aşağıdaki yazıda bilerek ele almadım): Demokrasi, bizimki gibi gelişen ülkelerde, en iyiyi yapmayı (yani en iyi yöneticileri seçmeyi, milleti en müreffeh hale getirmeyi) hedefleyen bir yöntem değil, sadece, sorumluluğu (genelde de "suçu") millete yüklemeyi hedefleyen bir yönetim biçimidir. Yani, yöneticiler saçmaladığı, suç işlediği, beceriksizlik ettiği zaman, halka, "Ama bunları siz seçmiştiniz" denilebilecek bir yönetimdir: "Kendiniz ettiniz, kendiniz buldunuz... Öyleyse kesin sesinizi!"

İşin ilginci halkın, demokrasi'nin bu zaaflarını hiç görmemesi, ya da daha da kötüsü, görmezden gelmesi. Geçen seçimlerde seçmenlerin yüzde altmış beşinin, bu seçimde de yarısının (ki, bu sayı bile şaibelidir) hayır dediği bir partinin ülkenin hem maddi hem de manevi yapısını paramparça ediyor olması, halkımıza son derece kabul edilebilir birşey olarak görülüyor gibi. Aziz halkım, medeniyetin bir çok unsurunda olduğu gibi, yine kendisinin geliştirmediği ve bir türlü de sindiremediği bu yönetim biçiminin kurallarını, "Eh, madem batılı 'Demokrasi budur' diyor" diyerek kabullenmekte, ve sesini çıkarmamakta sanki. (Eh, ben de iyi niyetten ölmezsem!)

Oysa gerçek demokrasilerde, iktidara gelen partiyi feci halde kontrol altında tutan başka güçler vardır. Bu güçler, gerekirse iktidar partisini devirebilirler bile. (Örneğin yakın geçmişte Avusturya'da son derece demokratik bir biçimde seçilen faşist partinin iktidar olması, yabancı ülkelerin nüfuzu ile engellenmişti). Bunların başında sivil toplum örgütleri ve medya vardır. Ama ne yazık ki bizde STK'lar büyük ölçüde susturulmuş ya da "ikna edilmiş"tir (bkz. iktidarla çok yakın dans eden sendikalar. Hangi ülkede başbakan ve avanesi, bir sendikanın toplantısına katılmıştır yahu!). Medya ise, "içleri kan ağlaya ağlaya" her gün iktidar yanlısı haber yapmaktadır. Başbakana en ciddi muhalefet ne yazık ki, karikatüristlerden gelmektedir. Tiyatrolar ve sinemacılar, sus pus halde fırtınanın geçmesini beklemektedir. Sanki sanatın görevi, zor günlerde halkı aydınlatmak değil de, eğlendirmek, hatta düpedüz uyuşturmakmış gibi. İşin daha kötüsü, devletten üç kuruş ödenek alambilmek için, seslerini kısmakta, sürekli eften püften şeyler söylemekteler (Müjdat Gezen istisnası, çölde bir vaha gibi içimizi ferahlatıyor). İnatla değiştirilmeyen parti içi seçim yasasının, padişahlıktan beter derecede antidemokratik olduğunu söylemeye gerek yok tabii. Bu ennn antidemokratik şekilde parti başına geçenlerin demokrasi savunucusu olması, sözlükte "ironi" kelimesinin karşısında yer almaktadır.

Bir de ülkenin ekonomisinin durumu var. Bu "ennn demokratik" şekilde gelen antidemokratik partinin, ülkenin ekonomisini soktuğu durum, dudak uçuklatacak bir vehamet arz etmektedir. Her sene, sadece ve sadece dış borç faizi olarak 50 milyar dolardan fazla ödeme yapmamız, son beş senede, dünyanın ennn yüksek faizi ile borçlanmamız, ülkenin en önemli kan damarlarının başında gelen bankacılık sistemini gözü kapalı bir biçimde yabancılara teslim etmemiz (eğer Tekstil Bank da satılırsa, bankacılık sistemimizin yüzde ellisinden fazlası yabancıların eline geçecek, ki, Osmanlı'yı batıran kapütilasyonlar kadar ağır bir durumdur), sadece beş yılda, bütün Cumhuriyet tarihi borçlarını ikiye katlamış olmamız, dış arenada ise prestijimizin yerlerde sürünmesi (bkz. sözde Ermeni soykırımı ile ilgili yasaları kabul eden ülkelerin sayısındaki artış, ya da aşiret reisi Barzani'nin bize posta koyması), bu "enn demokratik" şekilde seçilen partinin ne kadar da doğru (!) bir seçim olduğunu göstermektedir.

Ve bütün bunlar olurken, kendi halkıyla kontağı, teması, onlar üzerindeki etkisini tamamen kaybetmiş bir aydınlar grubu. Halkın da, kendisine yol gösterici olarak, tam aksi istikamette hareket edip, hacılara hocalara sarılması. Sanatçıların, üç kuruş devlet desteği alacağız, beş kuruş reklam kapacağız diye, iktidar önünde on takla atması. Sonra da bar köşelerinde, alkol duvarı aşıldıktan sonra, memleketi kurtarması.

Eğer demokrasi bu ise, ben almayayım kardeşim!

(Bundan iki yüz sene sonra, sanırım insanlar, istedikleri ülkede yaşayabilecekler. "Ben şeriat istiyorum" diyen, şeriatla yönetilen bir ülkeye, "Ben demokrasi istiyorum" diyen, demokratik bir ülkeye gidecek, vb. Ama o güne kadar, herkes kendi ülkesinin ayarları ile oynayıp duracak.)

06 Nisan 2008 Pazar

YAZARLIKLA İLGİLİ ALINTILAR

"Hikayenizin temasını geliştirmek için, içinize dönerek sizin için neyin önemli olduğuna, ve bu konuda ne söylemek istediğinize bakın."

(The Thinking Writer)

* * *

"İLK GÜN YÖNTEMİ: Bu yöntem bir çok dizinin pilot bölümünde kullanılır. Dizinin ortamını, karakterleri, ana meseleyi tanıtmak (yani serim) için, hikayeye yeni girmiş birini görürüz. Bu kişi, seyirci adına çeşitli sorular sorarak, bu soruların cevapları hk. yorumlar yaparak, vb. hikayeyi bize tanıtır."

(Kaynak: Hatırlamıyorum)

* * *

"Sanatta, sıkıcı olan gerçek, doğru değildir"
(In art, truth that is boring is not true."

(Isaac Bashevis Singer)

* * *

"Bildiğiniz şeylerle başlayın, bilmediğiniz şeyler zamanla kendilerini gösterecektir (bilinir hale gelecektir)."

(Rembrandt)

* * *

"Çocukken nelerden hoşlandığınızı düşünün. Hangi renkleri, hangi elbiseleri, hani oyuncakları, faaliyetleri, hayalleri seviyordunuz? Bunlardan hangileri şimdi hayatınızda var? Hangilerini yıllardır tatmadınız?"

(Kaynak: 10 Ways to cultivate creativity)

* * *

"Ne yazacağınıza karar veremezsiniz (yani, çok yazmalısınız), ama neyi yazının dışında bırakacağınıza karar verebilirsiniz."

(Kaynak: Hatırlamıyorum)

* * *

Drama, sıkıcı bölümleri çıkartılmış gerçek hayattır."

(Alfred Hitchcock)

* * *

"Kitap yazarken memnun etmeyi düşüneceğiniz ilk kişi, kendiniz olmalısınız. Eğer bir kitap yazmak için gereken süre boyunca kendinizi eğlendirebilirseniz, yayıncılar ve okuyucular da eğleneceklerdir."

(Patricia Highsmith: Plotting and Writing Suspense Fiction)

* * *

"Başarı, bir başarısızlıktan diğerine koşarak yaşarken, şevkinizi kaybetmemektir (kaybetmemekten doğar)."

(Success is going from one failure to failure without loss on enthusiasm.)

(W. Churchill)

* * *

"Bütün büyük işler, (para, vb. için değil) kendileri için yapılan işlerdir."

(Robert Frost)

* * *

"Birçok sahne (film - g.), kazanılacak/kaybedilecek şeyler yeterince büyük olmadığı için başarısız olur."

(Kaynak: Scriptdoctor)

* * *

"Yüreğinizden yazın. İlk (Spec) senaryonuz orijinal, benzersiz olsun; bu senaryoyu öyle yazın ki, onu bu dünya üzerinde yazabilecek tek kişi siz olun. Eğer, yazdığınız senaryoya yüreğinizi koymazsanız, bu sayfada belli olur. Tutku duyduğunuz konuda yazarsanız, bu da sayfada belli olur, ve sizi diğerlerinden ayırır.

Kendinizin hangi yönünün benzersiz olduğunu düşünmeli ve bunu yazılarınızda kullanmalısınız. Sizi sürünün geri kalanından ayıracak olan da budur."

(Kaynak: "How to sell your screenplay")

* * *

İyi hikayeler kendi kendilerini yazarlar. Kötü hikayelerin, yazılması gerekir."

(F. Scott Fitzgerald)

* * *
"Ne yapabilecek iseniz,
neyi hayal edebiliyorsanız, başlayın.
Cesaretin içinde deha,
güç, ve sihir vardır.

Şimdi başlayın."

J.W. Goethe

* * *

"Eğer yazar, güçlü duygular hissettiği bir konuda yazarsa, bu, okuyucu ya da seyirci tarafından da hissedilir... En nihayetinde hikayenizin başarısını belirleyecek olan şey, onun duygusal gücüdür... Yazmanın birincil amacı, içinizdeki birşeyi netleştirmek ve ifşa etmektir, ama bunu yapabilmenin tek yolu da, onu (içinizden) dışarı çıkartmaktır... İlk olarak hikayede, kendiniz için bir anlam (yani, anlamlı olan şeyi) bulmalısınız. Sonra başkaları için anlamlı olabilecek gerekli formu bulursunuz."

(Kaynak: Hatırlamıyorum)

* * *

"Kahramanınızın kaybedeceği şey ne kadar büyük olursa, hikayeniz o kadar gerilimli (suspenseful) ve dramatik hale gelir"

(Kaynak: A Guide to Screenwriting Success: Writing for Film & TV)

* * *

"Gruplar, insanın içindeki en iyi ve en kötü özellikleri ortaya çıkartır"

(S. Freud)

* * *

"Her yazar kaçınılmaz olarak kendi endişeleri ve tutkuları ile çalışır. Eğer kitap iyi ise, içinde, kişisel bilinçaltının ateşini barındırmalıdır."

(Iris Murdoch _ Writers on Writing)

* * *

"İyi yazılar, okuyucuda duygu ("sensation") uyandırmalıdır - yağmur yağdığı gerçeğini değil, üzerine yağmur yağıyor olma hissini."

(E.L. Doctorow - Writers on Writing)

* * *

"Eğer bir doktor bana altı dakikalık ömrüm kaldığını söyleseydi, biraz daha hızlı yazardım."

(Isaac Assimov - Çok üretkenliği ile bilinen bir yazar)

* * *

"Çok sayıda insanı rahatsız etmeyecekseniz, yazar olmanın ne anlamı var ki?"

(Norman Mailer)

* * *

"Ortalama bir çocukluk atlatmış herkesin, onlarca yıl yazacak kadar malzemesi vardır."

(Flannery O'Connor)

* * *

"Bildiğiniz konuda yazın, eğer o konuyu bilmiyorsanız, öğrenin."

(Martina Cole)

* * *

"Bizi büyüleyen karakterler, kendi özlerine zıt şeyler yapan, ya da kendileriyle çelişen karakterlerdir... ("Benden Bu Kadar"da) Hemen herkesten nefret eden sevimsiz Melvin (J. Nicholson), AŞK romanları yazmaktadır."

(Karl Iglesias)

* * *

Senaryo yazmak, şiir yazmaya benzer. Çok miktarda şeyi, olabildiğince az sözcükle söylemeniz gerekmektedir."

(Karl Iglesias)

* * *

"Göğsünüze dönün: Kalbinizin kapısını çalın ve ona, ne bildiğini sorun."

(Şekspir - Measure for Measure)

* * *

"İsa dedi ki, eğer içinizde olanı (gönlünüzdekini) ortaya koyarsanız (dışarı çıkarırsanız), ortaya koyduğunuz şey sizi kurtaracaktır. Eğer içinzide olanı ortaya koymazsanız, ortaya koymadığınız şey sizi yok edecektir."

(Thomas İncili)

* * *

"Medeniyetin başlangıcından beri, insanoğlunun tek bir seçimi vardı: (topluma) uyum sağlamak, ya da uyum sağlamamak.Eğer topluma uyarsa, o artık ölü biridir. Hayatı sona ermiştir, hayatıyla ilgili kararlar, katıldığı topluluk tarafından daha önceden belirlenmiştir. Eğer uymamayı tercih ederse, kendisine bir seçim hakkı daha kazanır: bir kahraman, ya da bir kanun kaçağı olmak."

(Sigmund Freud: Sexuality and the Psychology of Love)

30 Mart 2008 Pazar

Demokrasi v.2.1

Eski bir yazımda ("Demokrasi v.2.0") , "Demokrasi" denen yönetim biçiminin (yani devlet kurumlarını yönetecek kişilerin oy çokluğuna göre seçilmesinin) çok sayıda eksiği olduğunu söylemiştim. Gün geçmiyor ki, benim bu düşüncemi kanıtlayan yeni bir olay ortaya çıkmasın.

Bence, mevcut demokrasi anlayışının işe yaramamasının (işe yaramamak derken, başımıza, en tecrübeli, en bilgili, en yetenekli yöneticileri değil, en muhteris, en sahtekar, en bencil kişileri getirmesini kastediyorum) birinci nedeni, yöneticiliğe aday olacak kişilerde herhangi bir ehliyet aramamasıdır. Yani bir insanın yöneticiliğe aday olabilmesi için o kişinin bu konuda çok tecrübeli, bilgili ve yetenekli olması beklenmemektedir. Sadece belirli ve bence yöneticilikle alakasız koşulları (bunları aşağıda ele alacağım) yerine getiren insanlar rahatlıkla aday olabilmekte, seçilebilmekte, sonra da başımıza geçebilmektedir. Bu konuda örnek vermeme gerek yok sanırım. Son yerel ve genel seçimde başımıza gelenlere bakın, ne demek istediğimi anlarsınız.


Şirketlerin başına geçecek insanlar (CEO’lar, genel müdürler, vb.) ise çok ama çok sıkı bazı koşullarına yerine getirmek zorunda kalmaktadır. Bu kriterleri yerine getirmeyen insanların bırakın yönetici olmayı, şirkette yükselmesine bile izin verilmemektedir. Bu kriterlerin bazıları engin bir tecrübe, başarılarla dolu bir geçmiş, yöneticilik becerilerini kanıtlayan projeler ya da durumlar (örn. bir ya da birkaç krizi atlatmış olmak), büyük bir bilgi birikimi ve sağlam bir karakterdir.


Bu kriterleri yerel ve genel yönetimlerin başındaki insanlara uyguladığımız zaman hayal kırıklığına uğramakla kalmıyor, aniden paniğe bile kapılıyoruz. Zira çok ama çok az sayıda yöneticinin bu nitelikleri haiz olduğunu görüyoruz. Ama bu insanların bu yerlere “demokratik” bir biçimde bu yerlere gelmiş olduğu da aşikar. Yine de yöneticimizin “meşru” bir biçimde seçilmiş olması, ülkenin kalifiye olmayan kişiler tarafından yönetilmesinden kaynaklanan paniğimizi azaltmıyor, aksine bizi demokrasinin erdemleri hakkında -tekrar- şüpheye düşürüyor.


Bu nedenle, devletin ve benzeri büyük kurumların başına geçecek kişiler seçilirken, şirketlerin ve yönetim konusunda başarısını kanıtlamış kurumların kullandığı ve ilk bakışta hiç de demokratik görünmeyen ama çok iyi sonuçlar veren yöntemlerin -ya da bunların benzerlerinin- benimsenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Gelelim mevcut sistemde başa geçenlerin, ne gibi faktörler sayesinde bu konumlara ulaştıklarına: Şimdiki sistemde, üst düzey yöneticilerin orada bulunmasını sağlayan tek şey, ne kadar büyük bir kitleyi kendilerine oy vermeye ikna edebildikleridir. Bu da, yöneticilikle hemen hiçbir alakası olmayan, gerekli parasal kaynaklara sahip olmaya ve bir grup insanı bu doğrultuda mobilize edecek güce sahip olmaya bağlı bir şeydir. Yani mevcut sistem yöneticilerimizi, yüksek yöneticilik becerilerine göre değil, parasal ve nüfuz gücüne (i.e. tarikat ve sermaye bağlantıları, vb.) göre insanları seçmektedir.

Bunun ne kadar vahim bir durum olduğunu göstermek için, örneğin GOOGLE’ın ya da MICROSOFT'un başına gelecek kişinin böyle seçildiğini düşünelim. Böyle bir kurumun başına geçecek kişinin, teknik bilgisine, tecrübesine, eğitimine, yöneticilik becerilerine göre değil de, mobilize edebildiği paraya ya da nüfuzuna göre belirlendiğini düşünebiliyor musunuz? Bu iki kurumun da başına geçecek kişinin, bizim yönetici seçme yöntemimizle belirleneceği açıklandığı gün, her iki şirketin de hisse senetleri dibe vurmaz mı? Vurur.


Ama biz, içten içe bu yöntemin işe yaramadığını bildiğimiz halde, aynı yöntemi kullanmaya, sonra bunu da “meşruiyet” maskesi ile gizlemeye devam etmekteyiz. Yöneticiler hangi meşru yöntemlerle seçilirse seçilsin, yaptıkları uygulamalar akla, vicdana, hatta mantığa aykırı ise (örn. artık her –HER– sene 50 milyar dolar dış borç FAİZİ ödememiz), yanlıştır, hatalıdır, hatta düpedüz SUÇtur. Ama yine de bu metodoloji değiştirilmez, zira muhalefettekiler ve onların yandaşları da bir gün o makamlara ulaşma ve bu güç ile kendini ve çevresindekileri zengin etme hayalini taşımaktadır. Bu nedenle mekanizmanın böyle işlemesine kimse ses çıkarmaz. Sonuç, muazzam kaynakların (hem para, hem zaman, hem de emek) heba olmasıdır.


Yani asıl sorun, kendi misyonerlik projelerini –i.e. şeriatı– uygulamak uğruna devletin bütün kurumlarını dejenere eden ve tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını uluslararası sermayeye gözünü kırpmadan teslim eden yöneticilerimizin olmasında değil, onların oraya gelmesine izin veren mekanizmadadır. Sorun, ekonomimizin sallantıda olmasında değil, dış borçlarımızın beş sene içinde, son elli senede oluşan borcun iki katına çıkmasını sağlayacak politikaları benimseyecek kadar bilinçsiz ve/veya vicdansız insanları o makamlara getiren mekanizmadadır. Asıl sorun üniversitelerde türban takılması ya da takılmamasında değil, laikliğin dinsizlik değil, bir ulus olarak hayatta kalmamızın en temel şartlarından biri olduğunu göremeyen insanların devletin yönetimine geçmesine izin veren mekanizmadadır.

28 Mart 2008 Cuma

HOMO HOMINI LUPUS

Başlıktaki deyim, "İnsan insanın kurdudur" demek. Ama elma kurdu değil bu kurt. Köpeğin atası olan kurt. (Evet, bugün köpek dediğimiz hayvanlar, kurdun evcilleştirilmesinin bin yıllar sonra ortaya çıkan sonucudur). İngilizcesi sanırım biraz daha net bir anlam ifade ediyor: "Man is a wolf to a man". M.Ö. 3. yy'da yaşamış Romalı yazar Plautus'a ait bir söz. Daha sonra 17. yüzyıl İngiliz düşünürü Thomas Hobbes bu cümleyi kendi eserinde sarf etmiş.

* * *

"Kurtlar Vadisi - Pusu"yu seyretmeyi, ilk iki üç bölümünden sonra bırakmıştım - "Benim bu kadar yavaş ilerleyen bir diziye ayıracak zamanım yok" diyerek. Ama tutkunları olduğunu biliyorum. Ve dizi, bu tutkunları sayesinde varlığını devam ettiriyor. Arada sırada güncel olaylara da göndermede bulunarak, gündeme gelmeyi başarıyor.

Ama benim gündemime değil. Zira ne çekim tekniği (ki sanırım yakın zamanda yapılan en pahalı TV prodüksiyonudur), ne senaryosu, ne de oyunculuğu ilgi eşiğimi aşabiliyor. Hatta geçen hafta diziye şöyle bir baktığımda aklımdan şu düşünce geçti: "Yahu, bu dizi resmen 'Yetişkinler İçin Tele-Tubbies'! Aynı hızda ilerliyor!"

* * *

Dizinin tekrar dikkatimi çeken tarafı, bir karakterinin -Polat değil- tek başına haberlere kadar taşınması oldu. Dizinin yaratıcıları diziye Muro diye bir karakter koymuşlar. Yanına da Çetin diye bir eleman yerleştirmişler. Bunlar terör örgütünün üyesiymiş ve milleti "kırıp geçiriyormuş".

Şimdi, KV bağlamında "kırıp geçirmek", sapır sapır insan öldürmek anlamına gelebilir değil mi? Hayır! Bu ikisi milleti gülmekten kırıp geçiriyormuş. "Allah Allah?" dedim kendi kendime ve youtube'tan videolarını izledim.

* * *

Ve tek kelimeyle dehşete kapıldım. Bu iki karakter, terör örgütünün elemanları. Ve dizideki en sevimli karakterler. Muro'nun sözleri, Çetin'in aptallıkları, adamlara ayrı bir bir dizi -tabii ki sitcom- çektirtecek kadar komik. Hem de bu adamların terörle, insan öldürmekle, uyuşturucu kaçakçılığı ile uğraştığını bize unutturacak kadar.

Bu sitenin okuyucuları bunun bir özdeşleşme yöntemi olduğunu iyi bilirler. Ve bu yöntemin düşman için değil, kahraman için kullanılması gerektiğinin da farkındadırlar. Aksi takdirde seyircinin duygularını yanlış yönlendirmiş olursunuz. Hatta daha da vahimi, aniden çok yanlış bir mesaj veriyor olma pozisyonuna düşersiniz. Örneğin bu yöntemi Naziler için kullanıdığınızda sevimli Naziler elde edersiniz. Kendinizi "Naziler de o kadar kötü insanlar değilmiş" gibi düşünürken bulursunuz. (Spielberg, "Shindler'in Listesi" filminde bu yöntem ile çok dikkatli bir biçimde oynar.)

* * *

Belki KV'nin yaratıcıları kendi kendilerine "Bakın, biz kötü adamı bile sevimli gösterebiliyoruz, senaryo tekniğine bu kadar vakıfız" diye övünüyor olabilirler. Oysa burada övünülecek birşey yok. Hatta vahim bir hata var. Kahramanın karşısına koydukları kötü adamı böyle sevimli gösterdiğiniz zaman, bu kötü adamı ve onun temsil ettiği değerleri yüceltmiş olursunuz. Hatta daha da kötüsü, düpedüz o adamın ideolojisinin reklamını yapmış olursunuz.

Youtube'da izlediğim sahneleri görünce aklımdan şunlar geçti:

"Eğer terör örgütü, milyonlarca dolar -tabii ki uyuşturucuyla elde edilmiş dolarlar- verip bir reklam ajansı tutsalardı, bu kadar iyi reklamlarını yapamazdı. Bu reklamı, o örgüte düşman görünen bir cephenin ürettiği bir dizinin yapması ise, eksiksiz bir ironi örneği. Herhalde İmralı sakininin her hafta iple çektiği tek dizi Kurtlar Vadisi olmuştur artık!"

* * *

Eski bir yazımda da ("Ne dedin sen!") belirttiğim gibi, "Ne dediğinize" dikkat etmek zorundasınız. Bir senarist olarak, insanlar üzerinde büyük bir etkiniz olduğundan, söylediklerinizden sorumlusunuz. İnsanlık onuruna, kendi ülkenizin ve milletinizin çıkarlarına aykırı şeyler söylerseniz, bu sözlerinizin olumsuz sonuçlarından pay sahibi olursunuz. Senaryonuzdan / dizinizden / filminizden kazanacağınız para, bu sorumluluğu ellerinizden çıkartmayacaktır.

Neymiş? Televizyon tarihinin en pahalı dizisini yapıyor olmak, her yaptığınızın doğru olmasını sağlamıyormuş. Hatta büyük hatalar da yapabiliyormuşsunuz: Bebek katillerinin, gencecik çocuklarımızı katledenlerin, uyuşturucu kaçakçılarının, bölücülerin reklamını bedava yapmak gibi.

Bakalım KV bu hatasından ne zaman dönecek. (Yine de tamamen dönmesi mümkün değil. Artık Muro ve Çetin videoları ve diyalogları siberuzaya salınmış durumda. Topla toplayabilirsen).

El insaf!

21 Mart 2008 Cuma

KARIŞIK NOTLAR - 1

Yazılması gereken o kadar çok konu birikti ki, artık yazamaz hale gelmiş bulunuyorum. Hangisinden başlayacağımı bilememenin yanı sıra, bir yazmaya başlayınca birkaç günün tamamını bu işe ayırmak zorunda kalacağımı bildiğimden, sadece bu notlarla idare etmek zorundasınız.

* David S. Freeman son zamanların en gözde senaryo hocası. Onun söylediği bir şey var: Senaryodaki her öğenin iki özelliği vardır: ilginç, ve derin (duygusal, duygu uyandırıcı). Bir filmi iyi yapan şey, o filmi oluşturan unsurların ilginç ve duygusal olmasıdır diyor. Ve ekliyor: Duygusal olmayabilirsiniz, ama mutlaka ve mutlaka ilginç olmalısınız. Karakterleriniz, hikayeniz, diyaloglarınız, sahneleriniz, hatta müziğiniz ve kurgunuz bile ilginç olmalı. Başarılı olan filmlere bir bakın, hepsi bu kritere uymaktadır. Öyleyse siz de ilginç olmanın yöntemlerini araştırın.

* Senaryo yazarken kullanılabilecek bir model olarak "Üç perdeli yapı"dan bahsetmiştim. Bu, hemen bütün dünyada kabul edilen ve kullanılan bir kalıp. Ama tek kalıp değil. Hikayelere "sekans" bazında yaklaşanlar da var. Yani bir filmi üç ana bölüme değil de, sekiz (ya da daha fazla) sekansa bölenler de var. Ve inanın bu yaklaşım, 2. perdenin yazılmasını, "3 Perdeli Yapı"dan çok daha kolaylaştırıyor. Örneğin birinci perdeyi ikiye bölüyor bu yaklaşım: Tetikleyici olaydan önceki serim, ve tetikleyici olaydan sonraki dönem. İkinci perdeyi dört sekansa bölüyor. Son perdeyi de iki sekansa. İşin güzel yanı, her sekansı kendi içinde giriş gelişme sonuç olarak ele alması. Böylece hikayenizi nispeten küçük alt parçalara bölüp, onları dişinize uygun hale getirebilir, ve altlarından öyle kalkabilirsiniz. Dikkat ederseniz birçok filmin aslında birbirlerine genel bir amaç ile bağlanmış ayrı sekanslardan oluştuğunu görürsünüz. (Bu konuya daha sonra detaylı olarak gireceğiz).

* Güçlü bir "hikaye motoru" bulun. Yani, elinizdeki hikayeyi, seyirciyi iki saat sıkmadan götürecek kadar güçlü itici (tiksindirici anlamında değil, bir yöne doğru götürmek anlamında) bir olaya, duruma, ya da karaktere ihtiyacınız var. Buna yabancılar "Story engine" diyorlar. Hikaye motoru buradan geliyor. Yeterince güçlü bir motorunuz yoksa, hikayeniz istisnasız sarkacaktır. Bunun örneklerini Türk sinemasında çok görüyoruz ne yazık ki. (Yazarlar, kendileri için yeterince güçlü olan motorların seyirci içinde güçlü olup olmadığını doğru tartmak zorundadır). Bunu sağlamanın bir yolu, karakterin (bu kahraman da olabilir, düşman da) potansiyelini artırmak, ikinci yolu da, kahraman eğer başarısız olursa, kaybeceği şeylerin değerinin çok büyük olmasını temin etmektir. Bu iki yöntemden birini ya da ikisini uygularsanız, hikayenizin aniden hızlanıp havalandığını görürsünüz.

* İçinizden gelmeyen, içinizde bir heyecan oluşturmayan hiçbir şey yazmayın. Nokta. Bunun dışında yapacağınız her iş, çöpçülükten, hayat kadınlığından, ya da beyin cerrahlığından farksızdır. Ya ruhunuzu (ve bunun sonucu olarak da ruhumuzu) coşturan şeyler yazın, ya da hiç yazmayın. Aslına bakarsanız, yazamazsınız zaten. Bilinçaltınız izin vermez. Yazdıklarınızdan hiçbiri orijinal olmaz. İnsanların ruhlarına hitap etmez. Piyasa için yazmış olursunuz. Para kazanbilirsiniz, ama kendinize sanatçı diyemezsiniz. Deseniz bile kimse inanmaz. En azından ben... :)

* Hikayenizi yazarken hissettiğiniz rahatsızlıkların ve tıkanmaların önemli bir bölümünü, kahramanınızın karakterine geri dönerek çözebilirsiniz. "Go back to character", benim çok kullandığım bir yöntemdir. Aklınızda bir olay vardır, ama kahraman o olayda istediğiniz gibi davranmaz. Eğer zorlarsanız, melodram olur. Bu durumda yapılması gereken en önemli şey, karaktere dönüp, ona, bu olayda istediğinizi yaptıracak özellikler vermektir. Ama bu durumda, hikayenin geri kalan bölümünün de bundan etkileneceğini unutmayın.

* Michael Hauge'un çok önemli bir ilkesini, SANARİST'in daha ilk yazılarından itibaren tekrarlıyorum: "Senaryoların (filmlerin) tek bir amacı vardır, o da seyircide duygu uyandırmak." Burada dikkat edilmesi gereken şey şu: Sizin, hikayenizde üzülen birini göstermeniz, seyircinin üzülmesine, gülen birini göstermeniz de seyircinin gülmesine yol açmaz. Bu ikisi farklı şeylerdir. Hatta o kadar farklıdır ki, bazen kahramanınız gözyaşları içinde boğulurken seyirci kahkahalar atar, ya da kahramanınız gülmekten kırılırken, seyirciniz derin bir hüzne gark olabilir. Duygu uyandırmayı öğrenin. Filmlerin bunu nasıl yaptığını iyi araştırın.

* Karakter Elmas'ı, ("Character Diamond") David S. Freeman'ın kullandığı terimlerden biri. Kahramanınız ve diğer karakterler hakkında uzun uzadıya biyografiler yazmanız gerektiğini herkes söylüyor - Ben bile dedim. Ama Freeman diyor ki, "Bir karakteri oluşturan dört ya da beş temel özellik vardır. Bu özellikler, birbiriyle uyumlu olmak zorunda değildir. Hatta olmazlarsa, karakterler daha ilginç olurlar. İşte bu dört beş özellik, mutlaka ama mutlaka ekranda göreceğimiz özellikler olmalıdır. Ekranda görmeyeceğimiz özelliği, karakter elmas'ına koymanın bir anlamı yoktur." David S. Freeman, karakter özelliği ile cins hareket ("quirk") arasında da bir ayırım yapıyor, ama onu da sonra anlatırız.

* Bana gelen senaryolarda (hah! güya senaryo okumuyorum demiştim!) fark ettiğim birşey var: Birçok yazar, hikayelerini renkli karakterlerle doldurma konusunda çok başarılılar. Ama hikayenin merkezine oturan bir olay, kahramanın elde etmek ya da kaçınmak istediği ve bunun için de elinden gelen herşeyi yapabileceği birşey bulmak konusunda zorlanıyorlar. Sadece güzellik (yani renkli karakterler ve hoş/eğlenceli/komik diyaloglar) yetmez, söyleyecek bir sözünüz, anlatacak ilginç ve güçlü/büyük bir olayınız da olmalı.

* Bir senaristin işleyebileceği ennn büyük günah, seyirciyi sıkmaktır. Bundan kaçmak için elinizden geleni yapın. Kendi yazdıklarınızı çok beğeniyor olabilirsiniz, ya da senaryo konusunda yeterince donanımlı olmayan insanlar da yaptıklarınızı çook beğendiklerini söylüyor olabilirler. Ama bu, hikayenizin "gerçekten" iyi, eğlenceli, kalifiye olduğu anlamına gelmez. Kendi kendinizi eleştirmeyi, bir sahnenin gerçekten ilginç olup olmadığını ayırt etmeyi öğrenmelisiniz. İlginç sahneye dokunmamayı, az ilginci ise ilginç hale getirmeyi, ya da topyekün atıp yerine yenisini yazmayı becerebilmelisiniz.

*Seyirciyi hikayenize bağlamanın, hikayenizde olacak olayları beklemesini sağlamanın dört ana yöntemi vardır. Bu yöntemleri, Fatiha suresinden daha iyi bilmeli ve uygulayabilmelisiniz - eğer bu işi gerçekten yapmak istiyorsanız:

1) Gelecek bir olayı haber vermek ("Telegraphing"): Hikayenizin başında bir yerde kahramanınız, "Saat dörtte şurada buluşalım" dediği zaman, seyirci otomatikman "acaba dörtte orada olabilecek mi?" diye merak etmeye başlar. Bu yöntemin bir versiyonu, "zaman sınırı koymak"tır. "İki saat/gün/hafta sonra bir bomba patlayacak" dediğiniz zaman, bütün seyirciler, "Acaba kahraman zamanında durdurabilecek mi?" diye hikayeye bağlanırlar. 24 adlı dizi, bu tekniği en çok kullanan dramatik eserdir. Bu tür dizileri ve filmleri dikkatle inceleyin.

2) Sonuçsuz Sebep ("Dangling Cause"): Eski Holivut filmlerinde ve bizim hemen bütün filmlerimizde, sebepler ile sonuçları birbirlerini hemen takip eder. Örneğin adam kadına "Benimle evlenir misin?" diye sorar, kadın da "Evet" diye cevabı yapıştırır. Ama günümüz seyircisini daha fazla etkileyen bir yöntem var: Adam "Benimle evlenir misin?" diye sorduktan sonra, kadının cevabını vermesini engelleyen birşeyin olması. Bu, hikayenin içinden bir başka unsurun devreye girmesi de olabilir, yönetmenin, kadın tam cevabını verecekken kesme ile başka bir sahneye geçmesi de olabilir. Özellikle Amerikan dizilerinde bu yöntem çok kullanılır. Hemen her sahne, yaratılmış bir sebebin tam sonucunu görmeden biter. "Without A Trace" gibi dizilerde bu yöntem çok kullanılır. Yani sebebi yaratırlar, ama sonucun tamamını hemen göstermezler. Seyirci de "Sonuç ne olacak" diye hikayeye daha bir bağlanır.

3) Dramatik İroni ("Dramatic Irony"): Benim en sevdiğim yöntem. Bu, seyircinin, hikayedeki kahramanlardan birinden ya da birkaçından daha fazla şey bilmesi ile sağlanır. Klasik Hitchcock örneği şudur: Bir kadınla adam masada konuşmaktadırlar. Ama masanın altında bir bomba vardır. Onlar bu bombadan habersiz oldukları için biz endişeleniriz. Eğer bu bombanın üzerinde bir de saat varsa, o zaman 1. maddedeki yöntem de kullanılıyor demektir. Heyecanımız daha da artar. Kahramanlarımız acaba bomba patlamadan önce oradan uzaklaşabilecek mi? İyi yazarlar, sadece hikayenin kahramanları ile seyirci arasında bir bilgisel fark yaratmazlar. Hikayedeki kahramanlar arasında da bir bilgi hiyerarşisi oluştururlar. Bazı kahramanlar diğerlerinden daha fazla şey bilir ve biz de bu bilgisizlerin bilgilendiklerinde ne olacağını da merak ederiz. Genelde kötü adamlar iyi adamlardan daha bilgilidirler. :)

4) Dramatik Gerilim ("Dramatic Tension"): Bu, bildiğiniz bir şeye verilen afili bir isim. Ama şunu da söyleyeyim. Seyirciyi hikayeye bağlama yöntemlerinin en güçlüsü de budur. Bu dediğim de, kahramanın bir şeyi elde etmek istemesi ve önünde bazı engellerin olmasıdır. İşte bu yöntem, seyircinin hikayeye en yüksek derecede bağlanmasını sağlar. Hikayedeki kahraman (ki irili ufaklı her karakter birşey isterse, hikaye kesinlikle çok daha boyutlu olur) birşey arzular ya da birşeyden kaçmak ister, ama önünde, aşılması imkansız gibi duran engeller vardır. Seyirci otomatik olarak "Acaba kahramanımız bu engelleri aşabilecek mi?" diye sorar. Eğer kahraman ilginçse, elde etmek istediği şey hem makul hem de elde ediliş süreci bize yeterli derecede eğlence vaat ediyorsa, o zaman seyirci iki saatini ve cebindeki 10 YTL'yi sizin hikayenize vermeyi kabul edecektir. (Tabii ki önce kahramanla ÖZDEŞLEŞME kurdurmanız gerektiğini söylememe gerek var mı? Dördüncü senemizde, artık olmaması lazım.)

Bu yöntemler birçok kitapta ayrı adlar altında bulunabilir. Ben Paul Joseph Gulino'nun "The Sequence Approach" adlı kitabındakileri kullandım burada.

* Jung'un arketiplerini iyi öğrenin. Bu arketipleri en iyi anltan şahıs John TRUBY amca. Onun Blockbuster programının help dosyasında arketiplerle ilgili bir kitap dolusu bilgi var (İngilizce). Bunun dışında, Akaşa Yayınlarından çıkan "İçimizdeki Kahraman"ı okuyun. Orada da çeşitli arketipler anlatılıyor. Yine Akaşa'dan çıkan "Işığı Arayanların Karanlık Yanı" adlı kitap ise, sadece "Gölge" arketipini ele alması açısından ilginç. Bu kitap, size, kendiniz -özellikle de karanlık yanınız- hakkında da çok şey öğretecektir). Karakterlerinizi oluştururken arketiplerden faydalanarak, seyircilerin kollektif bilinçaltına hitap edebilir, ve aniden seyirciyi çok ama çok derinden etkileme şansına ulaşabilirsiniz. (İngilizceniz varsa, arketipler konusunda net'te çok bilgi var, bir google'layın).

* Uzuuun uzun anlatılacak konulardan biri de Christopher Vogler'ın kahramanın yolculuğu yorumunun anlatıldığı "Yazarın Yolculuğu". Yine Türkçe'de olmayan bir kitap, yine bütün Hollywood'un ezbere bildiği bir kitap, yine bizim bihaber olduğumuz bir kitap. Bire bir uygulanması sakıncalı olan, ama hikayenize bir bütünlük hissi vermekte çok faydalı olan bir eser. Burada da çeşitli arketipler anlatılıyor. "Kahraman" "Haberci" "Eşik Muhafızı" "Yaşlı Bilge Adam/Kadın" "Şekil Değiştirici" vb. Hele sonundaki film analizleri, dikkate değer. Bu kitap sayesinde, büyük filmlerin kazara büyük olmadığını anlıyorsunuz. Eh, yazarı Disney'in en üst düzeylerinde çalışmış, daha ne olsun...

* * *

Şimdi oturun, elinizdeki hikayeleri, karakterleri, diyalogları ve sahneleri bu kıstaslara göre tekrar gözden geçirin. Bakın bakalım, kaçta kaçı hayatta kalıyor, kaçı çöp kutusunu boyluyor...

07 Mart 2008 Cuma

Bir Mail ve Cevabı...

Aşağıda, bana dün gelen bir mail ve benim ona yanıtım var. Gelen mail'de geçen bazı isimleri çıkardım. Anlamı bozmayacak ufak değişiklikler de yaptım. (Her mailinize sadece üç kelimeden oluşan bir yanıt vermediğim de böylece ortaya çıkmış oldu :).

* * *

"Merhaba

Bir yıl önce X filminin yönetmen ve senaristi Y ile tanıştım. İlerliyen saatlerde neden Türkiye'de güzel senaryo çıkamıyacağı sonucuna vardım. Y sadece İstanbul'da ve belli bir zümrenin içinde yaşamış. İnsan gördüğünü işler derler ya... Bir Z'de yaşamayan , onlarla birlikte olmayan birisi ancak Q'yu bu kadar kötü yazar.

W'da ders verdiğimde çocuklara bir senaryo taslağı yazmalarını istiyorum. İnanın %85 konu aynı. Esrar veya uyuşturucu kullanan oğlan, barda şarkı söyleyen genç kız, lisede tecavüze uğrayan birisi gibi ipe sapa gelmez onlarca konu. O kağıtların tamamını saklıyorum iyi mizah eseri çıkar. Senaryo yazmaya karar veren birisinin ya hayal gücü müthiş olmalı yada sizin anlattığınız gibi kendinden/yaşadıklarını yazmalı. Ancak yazarlık müthiş zor bir olay. Sizin yazılarınızı kerelerce okumuş birisi olarak yine de yazılmıyor. Gelelim 24p kamera ve boom ve ışığa...

Bence bu işler Bizans'ta (yani İstanbul'da) yaşayarak yapılacak şeyler. Düşünün bir kere koskoca J'den (bir il) bu güne kadar hiç sinema filmi çıktımı? Çıkmaz ki! Nedeni çok basit. İşin kolayına kaçmıyorum. İzin vermezler sayın hocam. ''Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'' filmi ne kadar gişe yaptı. Çünkü İstanbul'daki üç beş şirket kendilerine girecek kazığı sivritmek istemiyor. Arada sizin gibi çıkan bir kaç yiğit insan birşeyler öğrenelim diye kendini yırtıyor... Öğrensek/öğrenseler ne olacak ki? Anneannemin bir lafı vardı para pul olmadan çarşıya çıkanlar için '' gör popom yolları'' derdi. Bu çocukların onlarca senaryosu şu anda Ümraniye çöplüğünde. Belki aralarında çok iyi şeyler vardı kimbilir..."

* * *

"Söyleldiklerinize bir ölçüde katılıyorum. Benim "Cihangir Sendromu" dediğim birşey var. Sürekli orada yaşayıp orada takılan insanlar, bütün dünyayı oradan ibaret zannediyorlar. Kendi deneyim spektrumlarının ne kadar dar olduğunun da farkında değiller. Hayatlarındaki en büyük zenginlik de sinema. Ve birşeyler üretmeye başladıklarında kaçınılmaz olarak izledikleri filmlerden vb. büyük oranda etkileniyorlar. Bunun ya farkında olmuyorlar, ya da büyük bir ustadan "esinlenmeyi" maharet sayıyorlar. Her iki durumda da yaratıcılıktan uzak şeyler üretiyorlar.

Karpuz Kabuğu'nu örnek vermişsiniz. Sanarist'in eski versiyonunda (Yani geçen temmuz yayından kaldırmadan önce) bu filmle ilgili bir eleştiri vardı blogda. Yazdım ama yayınlamadım. Kıyamadım. (Benim bile bir vicdanım var :) Bu kadar iyi niyetle yapılmış bir filmi, senaryosu yetersiz diye eleştirmek istemedim. Zira Uluçay'ın ne gibi engellerle karşılaşmış olabileceğini biliyorum. Ama o filmin başarısızlığı ne yazık ki İstanbul'daki canavar yapımcıların engellemesinden değil (ki arkasında İFR ve Ezel Akay vardı, ki bu da az buz değil) senaryosunun zayıflığından kaynaklanıyordu. O film, eğer "Cinema Paradiso" gibi güçlü bir hikayeye sahip olsaydı, kesinlikle çok iş yapardı. Ne yazık ki hikayenin odağı belirsizdi. Çocuğun kıza olan aşkı mı yoksa sinema sevgisi mi ön planda? belli değildi.

Ben bu işlerin "sadece" Bizansta yapılacak şeyler olduğuna da katılmıyorum. Ha, filminizi bitirdikten sonra İstanbul'daki dağıtımcılara götürmek zorundasınız, orası kesin. Ama bir filme başlamak ve onu bitirmek için artık Bizans'tan icazet almanıza gerek yok. Elinizin altında bir HVX200 olsun, bir 4 çekirdekli 1 terabayt 4 GB'lik bir bilgisayar olsun (artı bir sürü harici HDD), bir boom birkaç yaka mikrofonu ve yaklaşık 6-10 KW'lık ışık ile bu iş tamamdır.

Gerisi, iyi bir senaryoya, oyuncuları ikna kabiliyetinize, dostlarınızdan alacağınız ulaşım-lojistik-beslenme desteğine bağlıdır. Filminiz (hikayeniz) iyi olduktan sonra bütün yapımcılar size kapılarını açacaktır. ("Pamuk Prenses 2" filmini çeken çocuğun şu anda milyon dolarlık bir projenin başında olduğunu biliyorum - bence yanlış bir davranış, ama yapımcıların gençlere ne kadar açık olduğunu da gösteriyor).

İyi senaryo konusuna gelince. İyi senaryonun ne olduğu bilinmeden, bunun yazılma ihtimalinin çok ama çok düşük olduğunu düşünüyorum. Ve ne yazık ki iyi senaryonun nasıl yazılacağına dair bilgiler Türkçe'de çok ama çok az. Bunu defalarca yazdım. Bunları bilmeden birilerinin çok iyi senaryo yazması ve bunların kendini çöplükte bulması ise çok ama çok düşük bir ihtimal. Bu yüzden bu konuda pek hayıflanmıyorum.

Gelecek dijitalde ve hızlı internet bağlantısında. Bilgisayarlar nasıl masaüstü yayıncılığı ve müziği demokratikleştirdiyse, kısa bir süre sonra sinemayı da halka indirecek. Hele bir RED'ler ucuzlasın, ya da bir SCARLET'i (bkz. www.red.com) görelim, ondan sonra bu fırsatları daha net görebileceğiz. Mesela Adobe Premiere CS3 ve After Effects 7 (CS3 değil) bile, profesyonel kalitede film üretmeye uygun programlar. Ama hikayeniz sağlam olmak kaydıyla. Siz hikayelerinizi sağlam tutun, gerisi gelir.

g.g."

05 Mart 2008 Çarşamba

Videocu Hakkında Notlar - 2

"Videocu" ile ilgili ilginç mailler alıyorum. Gönderdiğiniz fikirler, aklıma başkalarını getiriyor ve hikayenin ilginçlik katsayısını artırıyor. Aşağıda, hikaye ile ilgili düşüncelerim, önem sırasız bir biçimde yer alıyor...

* Videocuların çok ilginç bir hayatı varmış. Yani ben sadece düğünler ve sünnet düğünleri ile bağlantılı olarak çalıştıklarını düşünürdüm. Ama kendisi bizzat bu mesleği icra etmiş olan L.'nin gönderdiği şu listeye bakın:

1 Sünnetler, ve kına geceler
2 Kurban bayramından önceki gün keseceği koyunla hatıra çektirenler
3 Bebeklerin ilk dişleri çıktığı zaman
4 Nişan ve söz günleri
5 Gelin evine çeyiz giderken
6 Asker uğurlama
7 Dedesinin öleceğini anlayan hayırsız torun tarafından hasta yatağında yaşlı adam çekimi
8 Boşanırken evdeki eşyaların tespiti
9 Kendi evini yakan adamın sigorta tarafından istenen belgeler arasında çekim
10 Cenazeler
11 Evinde porno çekim isteyenler
12 Çocuğunun doğum anını belgelemek isteyenler
13 Düğünden önce hayatını anlatan zengin baba belgeselleri
14 Zengin ve bunamış kendini ''Sakıp sabancı zanneden'' taşra zenginleri için yarı belgeseller
15 Zengin otel sahibinin abuk besteleri için klipler
16 Kocalarının 60. yaşgünü için parti veren menapozlu kadınlar için belgeseller, vb.

Film içerisinde bunların hepsini kullanmak pek mümkün görünmüyor. Zaten bu film, videocuların (daha güzel bir isim bulmak gerek) hayatını detaylı bir biçimde anlatmayı hedeflemiyor. Aksine, genelde düğün videoları çeken bir adamla ilgili. Bu yüzden, bu listedekilerin en fazla bir ya da iki tanesini kullanabiliriz (ve evet, 11. maddeyi kullanmayacağız).

* Şimdi ortada bir videocu var ise, onun bir de patronu var demektir. Bir de uygun bir patron düşünmemiz gerekiyor. Bu konudaki tek şartım, İLGİNÇ olması. İlle de babacan biri olmak zorunda da değil. Hatta aksine hayatı genç adama dar eden biri olabilir.

* Bu videocunun bir de erkek arkadaşı (kankası) olmalı. Bu tip, genelde bütün romantik komedilerde görülür: You've got mail'de Tom Hanks'in zenci ortağı, Sleepless in Seattle'da yine Tom'un şişman arkadaşı, Must Love Dogs'ta John Cusack'in avukat arkadaşı, Just Like Heaven'daki psikolog arkadaş, vb. Bu şahsın temel fonksiyonu, kahramanımızın düşüncelerini paylaşabileceği biri olması. Kesinlikle kahramanımızdan daha derin, daha yakışıklı, daha espritüel, ya da daha semptaik veya daha acınası bir halde olamaz. Zira seyirci, kahramanla özdeşleşmelidir, arkadaşıyla değil.

* Bu arkadaşlar genelde, kahramanın ne kadar duyarlı, ne kadar iyi, ne kadar bişey olduğunu vurgulamak için "counterpoint" olarak konulurlar. Yani kahramanımız duyarlı biri ise (ki Romantik Komedi'lerde duyarsız erkekler genelde kahraman olamazlar), arkadaşı biraz daha duyarsız, dünyevi, aşktan çok geçici arzulara önem veren kişiler olur. Bu arkadaş da böyle biri olabilir. Ama patron için geçerli olan İLGİNÇLİK kuralı, onun için de geçerli. (Ama ilginç yapıcam diye de suyunu çıkarmayın).

* Gelelim, BAŞ KADIN KARAKTERE. (Hayır, bazı arkadaşların önerdiği gibi, kahramanımız eşcinsel olmayacak. Bu bir anadamar -"mainstream"- hikaye, asgari bir gişe beklentimiz var. Hikayemizi riske atmayalım). Kadın kahraman ile erkek kahraman arasında genelde temel zıtlıklar vardır. Filmi izleten de biraz bu zıtlıklardır zaten. Hatta romantik komedi izleyicileri, bu zıtlıklara rağmen ilişkilerin yürüyebileceğine inanan, ya da inanmak isteyen kişilerdir denilebilir.

* Örneklere bakalım: You've Got Mail'de Meg Ryan aklı bir karış havada, idealist ve duyarlı, küçük bir kitap dükkanı sahibi, Tom Hanks ise onun işini batıran, zengin ve nispeten duyarsız bir işadamı. Maid in Manhattan'da Jennifer Lopez bir otelde temizlik görevlisi, Ralph Fiennes ise bir senatör. Pretty Woman'da Julia Roberts bir fahişe, Richard Gere ise çok zengin bir işadamı.

* Ama bu farklar sadece dışsal özelliklerle ilgili değil. Kişilikleri ve hayatı algılayış şekilleri de farklı. Örneğin Notting Hill'de Julia Roberts kendini beğenmiş ve kolayca öfke nöbeti geçiren bir kadınken Hugh Grant son derece sakin, herşeyin iyi tarafını görmeye çalışan, duyarlı ve anlayışlı bir tip. Bu gibi zıt özellikler, romantik komedilere büyük bir dinamizm katar. Bu özelliklerin neden olduğu tatlı atışmalarını büyük bir zevkle seyrederiz. Bu zıtlıklar zaman zaman büyük kavgalara da neden olabilir.

* Bu işle ilgili herhangi birşey üretmeden önce, benim isteyene dağıttığım "SANARIST ULTIMATE" kitabındaki Romantik Komedi yazısını defalarca okumuş olmalısınız. Henüz okumadıysanız, şimdi tam zamanı. Okuduysanız, bir tekrarın olmaz zararı. :)

* Gelelim kızın mesleğine. İlginçlik kuralı burada da geçerli. Kızın mesleği, bize (genel seyirciye) bilmediğimiz birşeyler göstermeli ki, seyirci sadece kızın mesleğini icra edişini seyrederken bile gözünü perdeden/ekrandan ayıramasın. Bu alan hala tekliflerinize açık. (Videocu Hakkında Notlar 1 yazısının yorumlarında, bu konuyla ilgili bazı öneriler bulabilirsiniz: "Esas kız itfaiyeci veya seyis olabilir... ya da esas oğlanın monoton mesleğine inat kızınkisi daha hareketli, daha tehlikeli daha tempolu olabilir: broker, terörle mücedelede polis vb." "Esas kız düğün organizatörü olsun"-"Wedding Planner" diye bir film var-, "Kız boşanma avukatı olursa , nasıl olur mesela?")

* Bu son teklif, boşanma avukatı yani, aslında hoş gibi duruyor. Ama biraz da fazla "Kör kör parmağım gözüne" bir durum yaratıyor. Yani her ikisinin de sürekli evlilikle ilgili şeylerle uğraşması, işin tadını biraz kaçırabilir gibi. Yine de bu seçeneği tamamen elimine etmiş değilim.

* İlginç meslek derken, aklıma gelen en hoş örneklerden biri, "Failure to Launch" filminde, Matthew McConaughey'nin mesleğidir. Adamın işi, yat satıcılığı idi. Yani adam bildiğiniz yatları, kotraları, ve benzeri deniz araçlarını satıyordu. "Eh" demiştim filmi izlerken, "bu kadar mı hoş meslek olur, kim, nereden bulmuş bunu". Ama o filmi de izlerseniz, bu mesleğin hikayeye çok fazla katkısının olmadığını görürsünüz. Yine bir McConaughey filmi olan "How to Lose a Guy in Ten Days"te ise meslek ("reklamcılık") daha ön plandadır. What Women Want'ta da. Bizimkinde ise bu kadar fazla ekran zamanı almayacak. Zira sürekli farklı düğünler çekmek, prodüksiyon açısından sıkıntı yaratabilir.

* Aslında kızın mesleği, kızla ilgili bir başka meseleyi de çözecek gibi duruyor. O da kız ile oğlanın NASIL karşılaşacakları! Filmlerin en önemli sahnelerinden biridir bu. Esas kız ile oğlanın karşılaşması çok zorlama olmamalı, makul ama son derece ilginç olmalı. Örneğin When Harry Met Sally'de Meg Ryan ile Billy Crystal, şehirlerarası bir yolculuk vesilesiyle karşılaşırlar. Bu uzun yolculuk boyunca arabayı sırayla kullanacaklardır. Bu arada kaçınılmaz olarak da bol bol sohbet ederler. Maid in Manhattan'da Ralph Fiennes Jennifer Lopez'i, başka bir kadının giysilerini denerken görür ve aşık olur. Onun bir hizmetçi olduğunu uzun süre bilmez. Pretty Woman'da ise Julia ile Richard'ı karşılaştıran şey, Richard'ın genç kadından bir yerin tarifini öğrenmek istemesidir. Bu karşılaşma kesinlikle çok hoş olmalıdır. (İngilizcede buna "meet cute" derler, "hoş karşılaşma").

* Ama iş karşılaşma ile bitmiyor. Bu ikisini bir araya getirecek bir ya da birkaç vesileye de ihtiyaç var. İşte bunu çözdüğümüz zaman, hikayenin yarısını halletmiş olacağız, emin olun. (Buna senaryo literatüründe "crucible" diyorlar, kazan, pota yani. Yani kahramanları birbirlerine muhtaç eden, birbirlerine zorunlu olarak bağlayan bağ. Bu, You've Got Mail'de çok belirgindir. Orada kahramanlar ticari rakip, sanal sevgilidirler: Çifte bağ! What Women Want'ta kahramanlar aynı şirkette çalışan ama alttan alta rekabet eden iki reklamcıdır. Alın size kazan. My Best Friend's Wedding'te kahramanlar eski en iyi arkadaşlardır. Ve Julia Roberts kesinlikle en iyi arkadaşının düğününe katılmalı ve onu mahvetmelidir! As Good As It Gets'te Jack Nicholson sadece ve sadece Helen Hunt'un sunduğu yemekleri yiyebilmektedir. Bu kadar güzel bir bağ olabilir mi :) Yalnız bu bağ, ille de bu kadar zaruri olmak zorunda değildir. Yani kahramanları bir arada tutacağım diye de kasmayın kendinizi. Ama hoş birşey bulursanız, bu da iyi olur.

* Kız kim olmalı? Evliliği yaklaşan bir gelin adayı? Genç adamın düğünlerini çektiği insanları bir süre sonra boşayan bir boşanma avukatı? Kendi düğünü de genç adam tarafından çekilmiş ama sonra evliliği hüsranla sonuçlanmış bir kadın? Çeşitli düğünlerde hep arka planda kalan, yani hep arkadaşlarını evlendiren ama kendisi bir türlü evlenemeyen biri?

* Bilinçaltınızı çalıştırmaya devam. İyi gidiyorsunuz...

* * *

* Bu senaryoyu iyi bir paraya satarsak, ki satarız gibi geliyor bana, onunla güzel bir 24p HD kamera alırız, bunu da film çekmek isteyenlere veririz sırayla. Bir de ışık ve mikrofon da almak gerekiyor tabii... Gerisi ise halledilir... :)

27 Şubat 2008 Çarşamba

ORİJİNAL KENDİM BEN

"Edebiyatta ve sanatta, orijinal olmayı kafaya takan hiçkimse orijinal olamaz: ama eğer sadece hakikati anlatmaya çalışırsanız (bunun daha önce kaç defa anlatılmış olduğuna bakmaksızın), on seferin dokuzunda, farkına dahi varmaksızın, orijinal olursunuz".

C.S. Lewis

"Kendiniz için yazıp okuyucunuzun olmaması, okuyucu için yazıp kendiniz olmamanızdan daha iyidir"

Cyril Connolly

("Better to write for yourself and have no public, than to write for the public and have no self.")

25 Şubat 2008 Pazartesi

BÜLENT ERSOY'un Saçmalıkları

(Eh, burada B.E. hakkında bir yazı da yazdım ya, artık gözüm açık gitmez.)

Hazret şöyle buyurmuş:

"Bir çocuğun ne demek olduğunu ben sizler gibi bilemem. Ben anne değilim, olamayacağım da. Ama insan olarak o anaların yüreğinin nasıl cayır cayır yandığını ben anlayamam ama anneler anlar" ... Bülent Ersoy'un "başkalarının savaşı için doğurduğum çocuğu toprağa veremem" sözleri...

Bülent Ersoy'un sözleri aslında birçok insanın hissiyatını yansıtıyor. Bu yaklaşımla o kadar sık karşılaşıyorum ki, artık bununla ilgili birşeyler yazma gereğini duydum.

* * *

"Şehir Fareleri" olarak kendinizi toplumun genelinden, onun değerlerinden, onu oluşturan dinamiklerden son derece soyutlanmış hissediyor olabilirsiniz. Ama biz, Anadolu Yarımadasını (ve Trakya'nın bir bölümünü) dolduran bir toplum olarak, Türk toplumu olarak belirli ortak değerlere, hala sahibiz. Bugün akşam başınızı yastığa huzurlu bir biçimde koyuyorsanız, bunun nedeni, emin olun, Polis ve askeri gücümüzün göz açtırmayan kudreti değil, bizi, burada, bu çağda, bu şekilde yaşamaya sevk eden bu değerlerdir.

Bu değerlerin ne olduğunu burada tek tek yazmayacağım. Eğer bunların hala farkında değilseniz, bırakın ortalama bir senarist olmayı, sıradan bir vatandaş dahi olamazsınız.

Bülent Ersoy, bu değerlerden birini fena halde ıskalamış görünüyor, ki bu tür sözler söylemiş, daha doğrusu ona bu sözleri söyletecek bir hissiyata sahip olmuş. Nedir bu değer peki?

Şudur: Birlikte yaşamak, topluluk üyelerine, bireysel olarak pek de hoşlanmayabilecekleri bazı görevler yükler. Toplumlar, bu görevleri yerine getirenleri ödüllendirir, onları yüceltir, aziz tutar. Bir toplum olarak hayatta kalabilmemiz için bu görevlerin yerine getirilmesi elzemdir. Bu nedenle kişisel konforumuzu bir kenara koyup bazen bu görevleri üstlenmek zorunda kalırız.

Askerlik bunlardan biridir. Sizin kişisel keyfiniz ve konfor anlayışınız size ne buyurursa buyursun, bu görevin, bizim bu coğrafyada toplu olarak hayatta kalabilmemiz için kilit bir önemi vardır. Ve toplumun çok ama çok büyük bir bölümü bu önemin farkına vardığı için, oğullarını, ölüm riskinin bulunduğu bu hizmete, davulla zurnayla gönderir. Askerliğini yapmayana kız verilmemesinin ardında, bu görev esnasında elde edilen olgunluğun yanı sıra, topluma olan bu borcun ödenmesine verilen önem de yatar.

* * *

Şu anda Güneydoğu'da ve K. Irak'ta süren operasyon, başkasının savaşı değildir. Bizim savaşımızdır. Bizim bu topraklardaki yaşam hakkımızı elimizden almaya çalışanlara karşı verilen, baştan sona meşru olan bir mücadeledir. Bu uğurda ölenler de, toplum için, bizim için canlarını vermiş kardeşlerimiz, çocuklarımızdır.

Bülent Ersoy'un ıskaladığı en önemli gerçek budur. Bu savaş "bizim" savaşımızdır. Bunun, Bülent Ersoy'un savaşı olması için, bombaların onun evinin yakınında patlaması, terörist örgüt elemanlarının onu ve yakınlarını mı uyuşturucuyla zehirlemesi gerekiyor?

Bir de şu var: çocuklarını askere yollayan analar, orada neler olabileceğini bilmiyorlar mı? Emin olun, bir çocuk sahibi olmayan B.E.'den çok daha iyi biliyorlardır. Ama yine de gönderiyorlar. Neden? Çünkü kişisel hayatlarımızdan daha büyük şeyler söz konusu. İşte bunu, ilkokul dahi okumamış analar anlıyor da, trilyonluk servet sahibi B.E. anlamıyor.

* * *

B.E. hakkında halkı askerlikten soğuttuğu için dava açılmış. Bence gerek yok. Bir toplu iletişim organında saçmaladığı için dava edilse daha iyi olurdu. Toplumun temel kurumlarını (örn. evlilik) yıpratmaktan da dava edilebilirdi. Ya da hiç dava etmeyin bence. Yani, başına daha ne gelebilir ki...

24 Şubat 2008 Pazar

ANINDA YARATICILIK!

Osman Tan Erkır'ın "Anında Görüntü Show"unu (FOX TV) kaçırmış olamazsınız. İki grup tiyatro oyuncusu, kendilerine verilen bazı ipuçlarından yola çıkarak, daha önceden belirlenmiş formatlarda, yaratıcılıklarını konuşturuyorlar. Ve genelde de, yazılı metne sahip şovlardan çok daha komik şeyler üretiyorlar.

Peki bu şov bize neler söylüyor. Ben kendi anladıklarımı sıralayayım:

1) Herkes yaratıcıdır.

2) Sınırlamalar, yaratıcılık için aslında faydalı şeylerdir. Sınırlamalar, (zaman sınırlaması, kaynak sınırlaması, konu sınırlaması, yer sınırlaması, oyuncu sınırlaması, vb.) yaratıcılığın çıkış noktası olabilir.

* * *

Bu şovu kaçırmayın derim. İnsan bilinçaltının nelere kadir olduğunu "canlı" olarak görecek, kendi bilinçaltınıza olan güveniniz biraz daha artacaktır.