Benimle e-posta yoluyla yapılan bir röportajın tam metnini aşağıda bulabilirsiniz:
1-Gezgin Gezer bağımsız sinema ile uğraşan hemen hemen bütün insanların uğrak noktası olmuştur. Ülkemizde senaryo sorunsalı ile alakalı bilgi eksikliğini büyük ölçüde giderdiniz. Bunun dışında genel anlamda sinemanın sorunlarına da değinerek, ciddi bir öğrenim ortamını sağladınız. Bu bilgi paylaşımından "ONLİNE SENARYO KİTABI" ı da meydana geldi. Gezginin bu paylaşıma başlarken vermek istedikleri nelerdi? Bugün baktığımızda neleri gerçekleştirdiğine inanıyor? Öncelikle bir değerlendirmenize pek katılmadığımı söylemeliyim. Ülkemizdeki senaryo sorunsalı ile ilgili bilgi eksikliği o kadar büyük ki, değil bir, elli tane SANARİST sitesi olsa bu gedik kapanmaz. Senaryo yazma tekniği hakkında kendimiz orijinal fikirler üretmediğimiz gibi, dışarıda üretilen fikirlerin de çoğundan haberdar değiliz. SANARİST’in bu kadar çok takipçisinin olmasına ise bir yandan seviniyor, ama diğer yandan da çok üzülüyorum. Amerika’da ve Avrupa’da senaryo hakkında çok çeşitli bilgilerin bulunduğu yüzlerce site ve blog var. Hepsini takip etmeye kalksanız tek kelime yazı yazacak vakit bulamazsınız. Oysa bizde, benim haberdar olduğum bir tek SANARİST var. Bir eksikliği gidermek gibi bir görevi yerine getiriyor olmaktan dolayı sevinç duyuyorum ama tek başıma olmaktan dolayı üzülüyorum. Keşke on beş yirmi site daha olsaydı, gençlere daha fazla ve daha çeşitli bilgiler sunabilseydik. Bu sayede gittikçe daha da kaliteli filmler izleme olanağı bulurduk.
SANARİST sitesinde yazmaya başlarkenki amacım, senaryo yazımı ile ilgili bilgi ve tecrübelerimi paylaşmaktı. Gündemdeki filmleri analiz ederek, neleri doğru, neleri yanlış yaptıklarını göstererek, senaryo yazmak isteyenlere yardımcı olmaktı. (Bu siteye bilmeden vesile olan Aranan Adam’a bir kez de buradan teşekkür ediyorum.) İnsanlardan aldığım geribildirimlere bakarak, hedefime bir ölçüde ulaştığımı söyleyebilirim. Ama tamamen değil. Açıkçası şimdiye kadar anlattığım bilgileri kullanarak birkaç sinema filminin çekilmiş olacağını düşünüyordum. Sanırım o noktaya daha gelinmedi, en azından ben haberdar değilim, SANARİST’te anlatılan bilgileri kullanarak senaryo yazan ve/veya film çekenlerden. Herhalde o noktaya daha sonra, belki beş on yıl sonra gelinecek. Eğer kısa süre içinde başka siteler açılır, başka bilgi kaynakları (kitap, video ders, podcast, vb.) ortaya çıkarsa, bu süre kısalabilir.
2-Bugün konumuz genel itibari ile kısa film olacak. Kısa film için şudur, şöyledir diye bir tanım yapmak olanaksız. Üretilen yapıtlara bakarak, Avrupa’daki kısa film tanımıyla, ülkemizdeki kısa film tanımının örtüştüğünü söylemek de mümkün değil. Gezginin penceresinden kısa film nedir? Ne değildir? Kısa filmi iki şekilde ele almak mümkün: Olan ve olması gereken. İkinciden başlarsak, kısa film, etkileyici bir mesajı (bir duygu ya da düşünceyi ya da her ikisini birden) nispeten yaratıcı yöntemler kullanarak az bir zamanda sunan filmdir. Bunun belirli bir süresi yoktur ama genel olarak 20 dakikanın altında olması tercih edilmektedir.
Olan’a gelirsek, özellikle ülkemizde kısa film, üzerinde yeterince durulmamış, yeterince işlenmemiş “biraz ilginç” bir fikrin, alt seviyedeki olanaklarla çekilerek, izleyiciye sunulmasıdır. Kısa film çekenlerin ellerindeki olanakları zorlamaması, filmlerin kalitesine büyük darbe vurmaktadır. Senaryo, oyunculuk, ses, ışık, kurgu… İzlediğim kısa filmlerin çoğunda bu alanlar geliştirilebilecekken genelde aynen bırakılmış oluyor. Bunun nedeni bilgisizlik olabilir, yani gençler, hangi alanda neyi ne kadar geliştirebileceklerini bilmiyor olabilirler. Bu vahim bir durum. Okulların ya da sinema eğitimi veren diğer kurumların görevlerini yapmadığı anlamına geliyor. Bir başka neden ise umursamazlık olabilir. Ki bu daha da vahim bir durum. Gençlerimizin iş disiplinlerinin, sanatlarına duydukları saygının az olduğuna işaret ediyor. Bence günümüz Türk kısa filmciliğinde bu ikisinin bir karışımıyla karşı karşıyayız. Yani hem bir cehalet, hem de bir umursamazlık var.
3-Birkaç yıl öncesine kadar İstanbul’daki yabancı ülkelerin kültür merkezleri ve birkaç televizyon kanalının düzenlediği festival, yarışmalarla sınırlı kalınıyordu kısa film etkinlikleri. Bu gün ise üniversiteler, belediyeler vb… birçok kurum ve kuruluşlar etkinlikler düzenliyor. Bu etkinlikleri ne kadar yeterli görüyorsunuz. Gerçek anlamında kısa filme katkısı nedir veya nasıl olmalıdır.Kısa film festivali düzenlemenin, son yılların “trendi” faaliyetlerinden biri haline geldiği doğru. Nerede adını bir faaliyetle duyurmak isteyen bir kurum ya da belde varsa, ilk olarak hemen kısa film festivali düzenlemek akıllarına geliyor. Bu festivallere baktığınız zaman ise, hep aynı filmleri görüyorsunuz. Yani bir iki sene içinde çekilen filmler, kafileler şeklinde festival festival dolaşıyor. Bunun (kısa film çeken kişinin bir yarışmayı kazanma şansını artırmak dışında) pek bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca kısa filmleri değerlendirecek jürilerin niteliği de, dikkat edilmesi gereken bir konu. Üniversiteler ve büyük şehirlerdeki bazı yarışmalarda kalifiye jüri üyesi bulmak mümkünken, daha küçük yerlerde nitelikli jüri oluşturmak mümkün olmayabiliyor.
Bu tür faaliyetler, kısa filmciliğe nasıl katkıda bulunabilir, sorusuna gelince: Eğer bu faaliyetlerin kısa filmlerin kalitesini artırması gerçekten isteniyorsa, büyük ödülün çok büyük olduğu (örneğin 50 ya da100 bin dolar) ve jürinin de gerçekten işinin ehli insanlardan oluştuğu yarışmalar düzenlenmelidir. Bu yarışmayı kazanacak kişiye uzun metraj bir film yapma olanağı da sağlanabilir. Yani yarışmaya katılacak kişiler, küçük ve sevimli bir ödülle değil, devasa bir ödülle motive edilmelidir. O zaman bütün katılımcılar, beyinlerinin ve kalplerinin son damlasına kadar filmlerinin kalitesini artırmaya çalışacaktır. İşte böyle bir yarışma kısa filmlerin kalitesini artırabilir.
4-Ülkemizdeki sinema eğitimi veren kurum ve kuruluşlar ne kadar yeterli? İçerik ve uygulama olarak üzerine düşen sorumluluğu yaptıkları söylenebilir mi? Sinema eğitimiyle ilgili bir şey söylemek için, sinema eğitimi veren kurumlardan çıkan öğrencilere bakmak yeterli olacaktır. Her sene yüzlerce gencin mezun olduğu bu bölümler, ulusal ve yerel TV kanallarına elaman yetiştiren meslek okullarına dönüşmüş durumda kanaatimce. Bu gençlerden kimi reklâm ajanslarında iş buluyor, kimi de özel yapım şirketlerinde. Bu bölümlerin adının “Sinema – TV” yazmasına karşın, ortada ciddi anlamda sadece sinemayla uğraşan birilerine rastlamak çok güç, neredeyse imkânsız. Oysa son beş altı yılda dünyada bağımsız sinema alanında (dijital teknoloji sayesinde) bir patlama yaşanırken, bizde bu konuda neredeyse “tık” yok. Bu da sinema bölümlerinin, kuruluş amaçlarına ne kadar uzak bir eğitim verdiğinin, sinema hocalarının çoğunun ne kadar yetersiz kaldığının kanıtı bence.
Sinema ve Televizyon, birbirine ne kadar benzer görünse de, aslında çok farklı alanlar. Farklı tarafları, ortak taraflarından çok daha fazla. Oysa bizde, medya sektörüne baktığınız zaman, eskiden (yetmişli yıllardan önce) “Kral” olan sinema sektörü, artık televizyonun bir şamar oğlanı haline gelmiş durumda. Kendi başına sadece sinema filmi yaparak ayakta kalan şirket yok gibi. Bütün sinema oyuncuları, “asıl meslek” olarak TV ve tiyatro oyunculuğu yapıyorlar. Film müzikçilerinin asıl ekmek kapısı TV dizileri ya da müzik sektörü. Yani sonuç olarak Sinema, her şeyin sefasını süren TV’nin yanında hep itilip kakılan ve ikinci plana itilen külkedisine dönüşmüş durumda. Sinema TV bölümlerinin hali de, piyasadaki bu durumu yansıtır nitelikte. Oysa en azından akademide bu böyle olmamalı, sinema TV’ye kurban edilmemeliydi.
Özellikle devlete ait üniversitelerdeki sinema TV bölümü öğrencilerini dinlediğinizde, bölümlerindeki teçhizatın ne kadar eski olduğunu sık sık duyarsınız. Kurgu yapılacak bilgisayarların yetersizliği, kameraların eskiliği, hep sorun olmaktadır. Bu bölümlerde kurulacak bir döner sermaye mekanizması, bölümün ihtiyaçlarının kendi başına halletmesine olanak tanıyabilir. Bölüm öğrencileri hatta öğretim görevlileri tarafından çekilecek reklâm, klip, tanıtım, belgesel ve hatta dizilerden elde edilecek gelir, bölümlerin ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayabilir. Bu ayrıca öğrencilerin mezun olmadan önce piyasayla tanışmalarını da sağlayabilir. Bir fonda biriktirilecek paralar, birkaç senede bir uzun metrajlı bir filmin çekilmesinde kullanılabilir.
5-Yazılarınızın çoğunda dile getirdiğiniz bir teoriniz var “Hikâye sağlam olsun gerisi gelir ” Türk filmleri üzerine yaptığınız eleştirilerde de, oyunculuk vb, sorunlar değil hikâyelerinin yetersiz olduğu üzerin duruyorsunuz. Kısa film içinde aynı şeyi söylemek mümkün mü? Bugün kısa film hikâyeleri bu tezinizin neresinde duruyor? Bizdeki kısa filmleri kötü çizilmiş karikatürlere benzetiyorum. Karikatür çizerken şöyle bir durum vardır: karikatürist önce biraz ilginç, şaşırtıcı ve komik bir durum bulur. Kötü karikatürist, bulduğu bu fikri hemen çizer. Bu tür karikatürlere bir ya da en fazla iki defa bakar, güler geçersiniz. Daha sonra baktığınızda sizi tekrar güldürmezler. İyi karikatürist ise bu ilginç fikri alır, onunla oynar, zaman geçirir, onu kafasında evirir çevirir, içerdiği potansiyeli bulur ve sonuna kadar kullanır. Bu şekilde ortaya çıkan bir karikatür insanı her baktığında güldürür, hem de yıllar sonra bile.
Bizdeki kısa filmler genelde birinci kategorideki karikatürlere benziyor. Yani filmi çeken arkadaş, ilginç bir fikir buluyor, ama bu fikri sonuna kadar götürmüyor, o fikrin sınırlarını araştırmıyor, onunla oynamıyor. Aklına geldiği ilk haliyle hemen çekiyor. En azından öyle görünüyor. Filmi izlediğinizde de yeterince “işlenmemiş” bir eserle karşı karşıya olduğunuz hissine kapılıyorsunuz. Eğer ışık, ses, çerçeve, oyunculuk vb. de yetersizse, fikir etkisini daha da kaybediyor.
İzlediğim kısa filmlerin çok büyük bir bölümü böyle. Ortada hoş bir fikir var, ama bu fikir zekâ ile, yetenek ile yoğrulmadan, kaba haliyle önümüze konmuş gibi duruyor. Bu açıdan, kısa filmlerin senaryolarının da yeterince geliştirilmediğini düşünüyorum. Bunun nedeninin ise yeteneksizlikten çok bilgisizlik ve biraz da umursamazlık olduğu kanaatindeyim.
6-“Önce öğrenmeyi öğreneceksiniz. Sonra İngilizce. Sonra da dijital sinema... Ya da istediğiniz herhangi bir şey…” diyorsunuz. Daha öncede çoğu yazınızda özellikle İngilizce öğrenme konusunu defaatle dile getirdiniz. Gerçekten sinema adına, gerek basılı, gerekse internet ortamında Türkçe kaynak o kadar az ki. Bugün Kadir Köymen de olmasa, en basitinden montaj ve çekim dersleri adına görsel olarak neredeyse hiçbir Türkçe kaynak yok. Bu tezinizi çok önemsiyorum. Bu konuya bir kez daha değinsek, neler söylemek istersiniz.Önce bir ülke olarak kendi konumumuzu iyi saptamalıyız. Biz dağılan bir imparatorluktan kalan son parçayı Avrupalılara yem etmemeyi başararak, ucu ucuna kurulmuş bir ülkeyiz. Bundan beş yüz yıl önceki şaşalı dönemlerimiz artık çok geride kaldı. Biz bilim ve teknoloji üreten bir ülke değiliz, bunları tüketen bir ülkeyiz. Hayatımızı kolaylaştıran, hatta en temel hayati fonksiyonlarımızı yerine getiren bütün teçhizatı ya da teçhizatın bilgisini bile Batı’dan almaktayız. Durumumuz bu.
Bu durumda yapmamız gereken ilk şey, bilgiyi ve teknolojiyi üreten Batı ile olan iletişimimizi artırmak. Bunun için de önce İngilizce öğrenmek gerekiyor. Zira 20. ve 21. yüzyılda Batı’da kullanılan ortak bilim ve teknoloji dili İngilizce. İnternete bakıyorsunuz, içeriğin büyük bir bölümü İngilizce. Orada Japon da İngilizce yazıyor, Arjantinli de, Mısırlı da. Aradığınız bir konuda Türkçe 1-2 kaynak buluyorsanız, İngilizce 10 000 kaynak çıkıyor karşınıza. Kitaplara, makalelere, diğer kaynaklara bakıyorsunuz, hemen hepsi İngilizce. Ya da çok kısa bir sürede İngilizceye çevriliyor.
Sinema konusuna gelirsek: Sinemada gün geçtikçe daha fazla ve sık kullanılan dijital teknoloji (kameralar, ses kayıt, post-prodüksiyon) ile ilgilenen insanlar da bilgi ve deneyimlerini hep İngilizce olarak sunuyorlar. Bunun en önemli nedenlerinden biri, İngilizce sunulan bir bilginin, sadece bir ülkeye değil, bütün dünyaya satılabilmesi. Yani İngilizce bilgi alışverişini olduğu kadar ticareti de hızlandırıyor.
Sinema sektöründe en alt düzeyden en üst düzeye kadar görev alan insanlar da düşünce ve deneyimlerini sürekli olarak internete taşıyorlar. Forumlarda, bloglarda, web sitelerinde tecrübelerini bütün dünya ile ve ücretsiz olarak paylaşıyorlar. Dvxuser.com, dvinfo.net, creativecow.com, reduser.net, cinematography.com gibi ortamlarda her dakika yeni bir bilgi ile karşılaşıyorsunuz. Örneğin RED ONE kamerasını üreten şirketin başındaki kişi (Jim Jannard) reduser.net’te sorularınızı bizzat yanıtlıyor. Holivut’a çalışan yazarlardan bazıları, örneğin Jane Espenson (Buffy), John August (Charlie’nin Melekleri), Ken Levine (M*A*S*H, Simpsons, Fraiser) senaryo yazarken karşılaştıkları sorunları nasıl aştıklarını bloglarında anlatıyorlar. Holivut’ta ya da Avrupa’da film çekmiş oyuncular, görsel efekt yönetmenleri (Stu Maschwitz), görüntü yönetmenleri (David Mullen), hatta yönetmenler (Kevin Smith, Alex Cox), meslekleriyle ilgili düşünce ve tecrübelerini açıkça paylaşıyorlar.
Ve bütün bunlar hep İngilizce yapılıyor. İngilizce bilmek size bu insanların bilgi ve deneyimlerini öğrenme olanağını tanıyor. Bu yüzden İngilizceye bu kadar önem veriyorum. Bu kişilerden doğrudan bir şeyler öğrenmek, kendimizi geliştirmek, onlarla aynı lige çıkabilmek için, bu dili bilmelisiniz. Daha doğrusu İngilizce, bu süreci çok daha kısaltıp kolaylaştırabilir.
Ayrıca yine İngilizce sayesinde, yurt dışında çıkan bir kitaba ya da video dersine anında internetten ulaşmak mümkün. Bir kitabın elektronik kopyasını daha çıkar çıkmaz satın alabilir, derhal okumaya başlayabilirsiniz. O kadar aceleniz yoksa Amazon’dan da getirtebilirsiniz. Okulunuzun o kitabı satın alıp kütüphanenize getirtmesini ya da bir yayınevi sahibinin o kitabı beğenip basmaya karar vermesini beklemek zorunda değilsiniz. (Yayınevlerinin senaryo kitapları konusundaki aymazlığı, insanı hayrete düşürecek boyutta. Senaryo yazarlığının temel kitabı sayılan Syd Field’ın “Screenplay” (1979) kitabı hâlâ Türkçede yok. Oysa adamlar artık bu kitabın bile demode olduğunu iddia etmeye başladılar.) Ya da bir video dersi birkaç dakikada evinizdeki bilgisayara indirebilir ya da hiç indirmeden “online” seyredebilirsiniz. Tabi bunlardan faydalanmak için hep İngilizce bilmeniz gerekiyor
İngilizce bilirseniz, bütün bu bilgilere ve daha fazlasına anında ulaşabilirsiniz. Yabancı sinemacılarla, ajanslarla, kurumlarla doğrudan iletişime geçebilirsiniz. Kendi filminizi daha önce hiç hayal etmediğiniz kişilere tanıtabilir, ummadığınız ülkelerde promosyonunu yapabilirsiniz. Cannes’ı kazanırsanız ödül törenindeki konuşmanızı doğrudan (tercümansız) yapabilir, gazetecilere doğrudan röportaj verebilirsiniz. Yapabileceklerinizin neredeyse sınırı yok!
İngilizce, bizim “Cehalet” adlı bu Hapishaneden kaçış tünelimizdir. Bu yüzden genç sinemacılara, hayatın hayhuyuna henüz kendilerini kaptırmadan, olanakları varsa İngilizce öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Olanakları yoksa bile zorlasınlar. Kesinlikle karşılığını göreceklerdir.
7- Bilmiyorum ne kadar katılırsınız ama ben kısa film yönetmenlerini fırlatılmaya hazır ok gibi görüyorum ülkemin sinema geleceği adına; fakat düşünce ve teoriler oluşsa da bir türlü uygulamaya geçilmiyor. Dinlediğimiz kısa film yönetmenleri, bin türlü mazeret ve zorluktan bahsediyor. Bağımsız, sizin tabirinizle Gerilla sinemacılara genel anlamda neler öneriyorsunuz. Bu okun yaydan ayrılması için neler gerekiyor.Gençlerimizde büyük bir potansiyel görüyorum. Onlarla sık sık bir arada olduğum için, dertlerini, ihtiyaçlarını, duygu ve düşüncelerini iyi biliyorum. İçinde bulundukları pasif durumun nedenlerinin de farkındayım. Ve bunda çok fazla suçlarının bulunmadığını düşünüyorum. Neticede ben de onlarla aynı yollardan geçtim, benzer öğretmenlerden benzer eğitimler aldım, benim de ruhum aynı öğretmenler tarafından ezilmeye çalışıldı.
Ama benim bir farkım, sürekli “arıza” çıkartan bir öğrenci olmamdı sanırım. Yani benden şikâyetçi olmayan öğretmenim yoktu. Önceleri ben de kendimi “yaramaz” zannediyordum, ama daha sonra fark ettim ki “işe yaramaz” olan onlarmış.
Gerçekten de eğitim kurumlarımız (hem öğretmen, hem müfredat, hem de teknoloji açısından) içler acısı bir durumdadır. Hem de anaokulundan üniversiteye kadar. Türkiye’de eğitim, gençlerin yaratıcılığını, kendilerini ve dünyayı anlama, kabiliyetlerini, zekâ ve yeteneklerini geliştirmeye yönelik bir süreç değildir. Aksine, 7 ila 22 yaş arasındaki gençlerin ayakaltında dolaşmasına engel olmaya çalışan Dev Bir Kreş’tir Türk Eğitim Sistemi. “Bu 15 senenin ardından mümkünse eline bir meslek de verelim bu çocukların” derler ama bunu bile yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Mezunların büyük bir çoğunluğuna bakarak bunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
“Ezberci öğretim sistemi” klişesine girmek istemezdim ama durum ne yazık ki bu. Yani bir insana kitapta yazan bir şeyi bir süre sonra aynen tekrarlatabildiğimiz zaman bunu bir öğrenme olarak kabul eden bir sistemimiz var. Bir bilgiyi, bir olayı, bir durumu sorgulatan, araştırtan, onunla ilgili analiz ve sentez yaptıran, yaratıcı çözümler buldurtan bir eğitim sistemimiz yok. Çocuklarımızın beyni kavanoz işlevi görüyor: doldur, boşalt, doldur boşalt. Bu esnada, genetik yapılarında var olan yeteneklerin ve potansiyelin büyük bir bölümü boşa gidiyor, köreliyor, ya da yanlış yönlere kanalize ediliyor.
Bu süreçte gençlerimizin hiçbir suçu yok. Gerçekten tamamen masumlar. Ama onların sorumluluğu, bu formel eğitim bittikten sonra başlıyor. Kendilerine atılan bu devasa kazığın, “eğitim öğretim” adı altında yutturulan muazzam saçmalığın farkına varmalı, onun dışına çıkmalı, mümkünse onu unutmalı ve kendi kendilerini, hem kendi potansiyellerine hem de hayatın gerçeklerine uygun bir şekilde yeniden eğitmeleri gerekiyor.
Kısa ve uzun filmcilerin, mahallenin yaşlı kadınları gibi sabahtan akşama kadar ağlaşmalarının altında büyük ölçüde bu yanlış eğitim sistemi yatıyor. İnsanlara sorun çözmeyi, zorlu bir durum karşısında yaratıcı çözümler üretmeyi, kendi içlerindeki potansiyele ulaşarak onu gerçekleştirmeyi, zorluklar karşısında yine kendi kişiliklerinde yatan güce dayanarak azmetmeyi öğretmedikleri için, “Çaresiz Ev Kadınları” gibi, sızlanıp duruyorlar.
Yapmaları gereken, kendilerindeki güçlerin, yeteneklerinin, yaratıcılıklarının farkına varmak. Ve bunları kullanmaya başlamak. Ayrıca karşılarına bir engel çıktığı zaman hemen pes edip sızlanma moduna geçmek yerine, vazgeçmeyip sorunu çözmenin yollarını aramaya başlamak. Ve bu süreçte karşılaşılan geçici başarısızlıklara rağmen yılmamak. Amerikalı bunu yapıyor, Fransız bunu yapıyor, Japon bunu yapıyor, Arjantinli de bunu yapıyor… Neden Türk çocukları yapamasın? Bilgi, cesaret ve azim dışında, dünyadaki benzerlerinden hiçbir eksikleri yok.
Okullarımızın yapması gereken şey, gençlere hayatta hiçbir işlerine yaramayan bilgileri ezberlettirip sonra unutturmak yerine, hatta gerçekten önemli olan bu meziyetleri kazandırmaya çalışmaktır. Ama bunun için önce bunu öğretebilecek bir öğretmen kadrosuna ve bu yönde hazırlanmış bir müfredata ihtiyaç var, değil mi? Hatta ondan da önce, bu öğretmenlerin eğitilmesini ve buna uygun bir müfredatın hazırlatılması gerektiğini fark edecek bir yönetici kadroya ihtiyaç var. İşin köklerinin ne kadar derine gittiğinin farkında mısınız?!
Yani bu durum, bugünden yarına, bu on yıldan gelecek on yıla düzelecek bir şey değil. İçinden çıktığınız eğitim sistemini suçlamak da bir yere kadar. Bunun için gençlerin, her şeyden şikâyet etmek yerine kendi kaderlerinin sorumluluğunu kendi ellerine almaları ve kendilerini geliştirmeye, kendilerini düzeltmeye başlamaları gerekiyor.
8 - İyi filmlerin ortak özelliğinden bahsederken, bu filmlerde ki büyük istekten; bir şeyi çok isteyen karakterlerden bahsettiniz. Size, kendisini tekrar tekrar izletmeyi başaran bu filmleri bizimle yeniden paylaşır mısınız?Belirli bir sıra olmaksızın, en sevdiğim filmleri şöyle sıralayabilirim:
Terminator 2: Gelmiş geçmiş en iyi aksiyon filmi. Onu takip eden bütün filmlerde ondan çeşitli parçalar bulabilirsiniz. Bir saniye bile nefes aldırmayan senaryosunun yanı sıra, insanlığın durumu ve geleceği ile ilgili içerdiği büyük mesaj, filmi izleyen kuşakların zihinlerinde silinmeyen bir iz bırakıyor.
Eşkıya: En iyi Türk filmlerinden. Türk sinemasının yeniden doğuşunu müjdeleyen iki filmden biri (diğeri İstanbul Kanatlarımın Altında). Hikayesi sağlam, oyunculuğu sağlam, görüntüsü sağlam, kurgusu sağlam, müziği sapasağlam. Şener Şen belki de kariyerinin en iyi rolünde. Yavuz Turgul’un on yılda yazdığını söylediği senaryo, kelimenin tam anlamıyla taş gibi.
Matrix: Tipik bir “kahramanın yolculuğu” hikâyesinin, modernize edilmiş hali. İçinde genç izleyicinin izlemek isteyebileceği her şey var: kavga sahneleri, uzay gemileri, canavarlar, kovalamaca sahneleri, silahlı çatışma, ve aşk! Gerçekliği bu kadar az sözle bu kadar derinden sorgulatabilmesi de bir başka başarısı.
Casablanca: Bu filmi mutlaka izleyin. Hem de defalarca. Yüksek hızda bir hikâye anlatmanın seksenlerde icat edilmediğinin bir kanıtı. (Ayrıca Türk filmlerinin çoğunda görülen düşük ritmi de daha iyi fark etmemizi sağlayan bir örnek). Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman çok başarılı. Yarım kalan bir aşk ve vatan sevgisinin aşktan da üstün olduğuyla ilgili romantik bir klasik. Arşivde mutlaka olmalı.
Rocky: Bir boks filmi zannedilmesine karşın aslında tam bir karakter filmidir. Boks sahneleri filmin sadece en sonunda, o da şaşırtıcı derecede kısa bir şekilde gösterilir. Kaybeden bir kahramanı bu kadar sevdiren bir film az görülür. Her sahnesi bizi usul usul bir sonraki sahneye taşır, ve her sahne ile birlikte bizim heyecanımız da Rocky’ninki ile birlikte artar.
Field of Dreams: Otuzlu yaşlarının ortasında sesler duymaya başlayan bir çiftçiyi anlatıyor hikâye. Ama bu sesler o çiftçiye (Kevin Costner), mısır tarlasını bozup bir beysbol sahası yapmasını söylüyor. Hiç abartıya kaçmadan, fantastik ve komik öğelerle bezeli bir öykü ve en temelde insanların geçmişleriyle barışık olmalarının önemini anlatıyor.
Titanic: Batacağı belli bir gemide yaşanan bir aşk. 12 yıl sonra bile hala dünyanın en çok gişe yapan filmi. Ana hikâyenin yanı sıra onlarca küçük hikâyeyi daha anlatıyor ve finalde her birini sorunsuz bir biçimde bağlıyor. James Cameron’un sadece bir yönetmen olarak değil bir hikâyeci olarak da dikkate alınması gerektiğinin en önemli kanıtı.
Pixar filmleri ve diğer bilgisayarlı animasyonlar: Oyuncak Hikâyesi 1-2, Şrek, Kayıp Balık Nemo, Sevimli Canavarlar, Wall-E. Her biri bir senaryo dersi olacak kadar iyi yazılmış, iyi çekilmiş, iyi yapılmış filmler. John Lasseter “Neden bizim filmlerimiz Oscar’larda “En iyi film” dalında yarışamıyor?! diye isyan etmekte son derece haklı.
“Singing in the Rain”, “Back to the Future” “Kutsal Hazine Avcıları (1)” “Âşık Şekspir” “Esaretin Bedeli” “Bourne Identity” gibi başka onlarca film daha var. Ama hepsini yazmak için yer yok.
9-Son olarak kısa film yönetmenlerine neler söylemek istersiniz?Uzun metraj film çekmek için çabalasınlar. Ellerindeki olanakları bu yönde zorlasınlar. Sinemada, uzunluk da önemlidir. Ellerini bu yönde alıştırsınlar. “Üç arkadaş bir hafta sonu bir araya gelip kısa film çektik” mentalitesinden çıkıp daha uzun bir süreye yayılan, daha kalabalık kadrolu, ve uzun hikâyeli işler yapmaya çalışsınlar. Böylece acemiliklerini olabildiğince çabuk üzerlerinde atarlar. Kendilerini iki yüz TV dizisi bölümü çektikten sonra film çekmeye hazır hissedeceklerini zannetmesinler. Film çekmek, film çekerek öğrenilir. Sürekli kısa film çekerseniz, kısa film çekmeyi; hep TV dizisi çekerseniz de TV dizisi çekmeyi iyi öğrenirsiniz. Ama uzun metraj bambaşka bir şeydir.
Sürekli 100 metre koşarak, maratona hazırlanamazsınız.Gençlerin kendilerini geliştirebilecekleri bir başka alan da, hayata bakış açıları. Hayata, insanlara, olaylara bakışlarını derinleştirebilirler. Benim en sık rastladığım yetersizliklerden biri, gençlerin insanları tanımamaları. İnsanların (ve kendilerinin) iç dünyalarının nasıl işlediğini yeterince derinlemesine bilmemeleri. Bu bilgisizlik senaryolarına en çok karşı cinsten bir karakter eklerken ortaya çıkıyor. Bir bakıyorsunuz, bütün karşı cinsler klişe, yüzeysel. Derinlikten, derin kavrayıştan eser yok. Bu nedenle gençlere psikoloji okumalarını tavsiye ediyorum. Özel bir alt branş olarak, karşı cinsin psikolojisi ile ilgili kitaplar okusunlar. Kadınlar ise erkekleri anlamaya çalışsınlar, erkek’ler ise kadınların iç dünyasına girmeye çalışsınlar.
Gençler, film çekmek kadar, filmlerini olabildiğince çok kişiye ulaştırmakla da yükümlüler. Bunu unutmasınlar. Filmlerinin senaryosunu yazma anından post prodüksiyona kadar, bu dağıtım ve tanıtım konusunda bir sorumlulukları olduğunu bilmeliler. Seçimlerinin bazılarını (hepsini değil) bunu düşünerek yapmalılar. Bu nedenle filmleri olabildiğince çok insana ulaştırmak amacıyla pazarlama, halkla ilişkiler, hatta tüketici psikolojisi gibi alanlarda kendilerini geliştirmeliler. Hikâyelerine azıcık ticari ve genel halka hitap eden unsurlar katmanın, dünyanın en aşağılık işi olduğunu düşünmesinler. Öyle değil zira. Kimsenin seyretmediği filmler çekmenin, sadece sinema hocalarının takdir ettiği bir trend olduğunu unutmasınlar. Filmlerinin gişesinin iyi olması için çabalamaktan çekinmesinler, utanmasınlar, hatta ellerinden geleni yapsınlar. Ama bu sözüm “Gidin, Recep İvedik 4’ü siz çekin” anlamına gelmiyor. Kendi ruhlarına sadık kalarak da ticari açıdan başarılı olmak mümkün. Bunu yapmaya çalışsınlar. Sinema tarihi bu tür örneklerle dolu.
İyimser olsunlar. Engeller karşısında yılmasınlar. Eğer önümüzde hiçbir engel olmasaydı, yaşamanın hiçbir tadı, hiçbir macerası, hiçbir zevki olmazdı. Engeller, siz onları aşma zevkini tadın diye oraya konuldu, önlerinde durup aval aval onları seyredin diye değil. Biraz yaratıcılık, biraz bilgi, bir miktar dayanışma ve bolca azim ile aşılamayacak engel yoktur.
Ve her şeyden önemlisi, kendilerini tanıyarak, kendi ruhlarına dokunarak, kendileri için gerçekten dert olan meselelere eğilerek, özenti değil sahici hikâyeler anlatmaya çalışsınlar. Samimi olsunlar. Herkes farklı bir dünyadır, bize o farkı anlatsınlar.
* * *
Bu söyleşi önce
kısacafilm sitesinde yayınlanmıştır.