07 Mart 2008 Cuma

Bir Mail ve Cevabı...

Aşağıda, bana dün gelen bir mail ve benim ona yanıtım var. Gelen mail'de geçen bazı isimleri çıkardım. Anlamı bozmayacak ufak değişiklikler de yaptım. (Her mailinize sadece üç kelimeden oluşan bir yanıt vermediğim de böylece ortaya çıkmış oldu :).

* * *

"Merhaba

Bir yıl önce X filminin yönetmen ve senaristi Y ile tanıştım. İlerliyen saatlerde neden Türkiye'de güzel senaryo çıkamıyacağı sonucuna vardım. Y sadece İstanbul'da ve belli bir zümrenin içinde yaşamış. İnsan gördüğünü işler derler ya... Bir Z'de yaşamayan , onlarla birlikte olmayan birisi ancak Q'yu bu kadar kötü yazar.

W'da ders verdiğimde çocuklara bir senaryo taslağı yazmalarını istiyorum. İnanın %85 konu aynı. Esrar veya uyuşturucu kullanan oğlan, barda şarkı söyleyen genç kız, lisede tecavüze uğrayan birisi gibi ipe sapa gelmez onlarca konu. O kağıtların tamamını saklıyorum iyi mizah eseri çıkar. Senaryo yazmaya karar veren birisinin ya hayal gücü müthiş olmalı yada sizin anlattığınız gibi kendinden/yaşadıklarını yazmalı. Ancak yazarlık müthiş zor bir olay. Sizin yazılarınızı kerelerce okumuş birisi olarak yine de yazılmıyor. Gelelim 24p kamera ve boom ve ışığa...

Bence bu işler Bizans'ta (yani İstanbul'da) yaşayarak yapılacak şeyler. Düşünün bir kere koskoca J'den (bir il) bu güne kadar hiç sinema filmi çıktımı? Çıkmaz ki! Nedeni çok basit. İşin kolayına kaçmıyorum. İzin vermezler sayın hocam. ''Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'' filmi ne kadar gişe yaptı. Çünkü İstanbul'daki üç beş şirket kendilerine girecek kazığı sivritmek istemiyor. Arada sizin gibi çıkan bir kaç yiğit insan birşeyler öğrenelim diye kendini yırtıyor... Öğrensek/öğrenseler ne olacak ki? Anneannemin bir lafı vardı para pul olmadan çarşıya çıkanlar için '' gör popom yolları'' derdi. Bu çocukların onlarca senaryosu şu anda Ümraniye çöplüğünde. Belki aralarında çok iyi şeyler vardı kimbilir..."

* * *

"Söyleldiklerinize bir ölçüde katılıyorum. Benim "Cihangir Sendromu" dediğim birşey var. Sürekli orada yaşayıp orada takılan insanlar, bütün dünyayı oradan ibaret zannediyorlar. Kendi deneyim spektrumlarının ne kadar dar olduğunun da farkında değiller. Hayatlarındaki en büyük zenginlik de sinema. Ve birşeyler üretmeye başladıklarında kaçınılmaz olarak izledikleri filmlerden vb. büyük oranda etkileniyorlar. Bunun ya farkında olmuyorlar, ya da büyük bir ustadan "esinlenmeyi" maharet sayıyorlar. Her iki durumda da yaratıcılıktan uzak şeyler üretiyorlar.

Karpuz Kabuğu'nu örnek vermişsiniz. Sanarist'in eski versiyonunda (Yani geçen temmuz yayından kaldırmadan önce) bu filmle ilgili bir eleştiri vardı blogda. Yazdım ama yayınlamadım. Kıyamadım. (Benim bile bir vicdanım var :) Bu kadar iyi niyetle yapılmış bir filmi, senaryosu yetersiz diye eleştirmek istemedim. Zira Uluçay'ın ne gibi engellerle karşılaşmış olabileceğini biliyorum. Ama o filmin başarısızlığı ne yazık ki İstanbul'daki canavar yapımcıların engellemesinden değil (ki arkasında İFR ve Ezel Akay vardı, ki bu da az buz değil) senaryosunun zayıflığından kaynaklanıyordu. O film, eğer "Cinema Paradiso" gibi güçlü bir hikayeye sahip olsaydı, kesinlikle çok iş yapardı. Ne yazık ki hikayenin odağı belirsizdi. Çocuğun kıza olan aşkı mı yoksa sinema sevgisi mi ön planda? belli değildi.

Ben bu işlerin "sadece" Bizansta yapılacak şeyler olduğuna da katılmıyorum. Ha, filminizi bitirdikten sonra İstanbul'daki dağıtımcılara götürmek zorundasınız, orası kesin. Ama bir filme başlamak ve onu bitirmek için artık Bizans'tan icazet almanıza gerek yok. Elinizin altında bir HVX200 olsun, bir 4 çekirdekli 1 terabayt 4 GB'lik bir bilgisayar olsun (artı bir sürü harici HDD), bir boom birkaç yaka mikrofonu ve yaklaşık 6-10 KW'lık ışık ile bu iş tamamdır.

Gerisi, iyi bir senaryoya, oyuncuları ikna kabiliyetinize, dostlarınızdan alacağınız ulaşım-lojistik-beslenme desteğine bağlıdır. Filminiz (hikayeniz) iyi olduktan sonra bütün yapımcılar size kapılarını açacaktır. ("Pamuk Prenses 2" filmini çeken çocuğun şu anda milyon dolarlık bir projenin başında olduğunu biliyorum - bence yanlış bir davranış, ama yapımcıların gençlere ne kadar açık olduğunu da gösteriyor).

İyi senaryo konusuna gelince. İyi senaryonun ne olduğu bilinmeden, bunun yazılma ihtimalinin çok ama çok düşük olduğunu düşünüyorum. Ve ne yazık ki iyi senaryonun nasıl yazılacağına dair bilgiler Türkçe'de çok ama çok az. Bunu defalarca yazdım. Bunları bilmeden birilerinin çok iyi senaryo yazması ve bunların kendini çöplükte bulması ise çok ama çok düşük bir ihtimal. Bu yüzden bu konuda pek hayıflanmıyorum.

Gelecek dijitalde ve hızlı internet bağlantısında. Bilgisayarlar nasıl masaüstü yayıncılığı ve müziği demokratikleştirdiyse, kısa bir süre sonra sinemayı da halka indirecek. Hele bir RED'ler ucuzlasın, ya da bir SCARLET'i (bkz. www.red.com) görelim, ondan sonra bu fırsatları daha net görebileceğiz. Mesela Adobe Premiere CS3 ve After Effects 7 (CS3 değil) bile, profesyonel kalitede film üretmeye uygun programlar. Ama hikayeniz sağlam olmak kaydıyla. Siz hikayelerinizi sağlam tutun, gerisi gelir.

g.g."

3 yorum:

İsimsiz dedi ki...

Hocam
Bence gizlilikte erdem yok... keşke açıklasınız kim kimdir

gezgin dedi ki...

Ben benim... Başka birşey bilmenize gerek yok... Neden gerekli olduğunu yeterince ikna edici bir biçimde anlatın, ben de açıklayayım... Ama kim olduğumu bilmeniz, bu siteden alacaklarınıza bir katkıda bulunmayacaksa, artık bu tür sorular sormayı bırakın... Sinirime dokunmaya başladı zira...

İsimsiz dedi ki...

hocam her gün onlarca defa ziyaret ediyorum

yeni yazılarınızı büyük bir heyecanla bekliyorum

yalnız olmadığıma inanıyorum
kabalık etmek istemem
sadece lütfen yazın demek istedim