06 Şubat 2008 Çarşamba

Asrın Sorusu: GEZGİN Kimdir?

Siz de doğal olarak, "Eee, nerede bu senaryo yazma projesi" diyorsunuz.

Ben de diyorum ki, "Bu projenin baştan savma olmasını istemiyorum. İşlemeye değer bir fikir bulmaya çalışıyorum. Bu da vakit alıyor. O yüzden biraz gecikme var."

Ama demediğim şey, şu anda daha önceden başlamış iki projenin bilinçaltı enerjimi halihazırda emiyor olduğu. Bunlar belirli bir olgunluğa ulaştıklarında (ki eli kulağında), bilinçaltı, enerjisini bizim projeye yönlendirecektir. (Sıkıysa yapmasın. Dağıtırım valla...)

* * *

O vakte kadar kendimden biraz bahsetmem gerekiyor...

(Ad, adres, telefon verecek değilim herhalde! Ne tür filmlerden ve neden bunlardan hoşlandığımdan bahsedeceğim.)

Yan taraftaki profilimde de görülebileceği gibi en temelde üç film türünü seviyorum: bilimkurgu, aksiyon, ve romantik komediler. Neden, bilmiyorum. Ama tahminde bulunabilirim:

Bilimkurgu çocukluğumdan beri hoşuma gidegelmiştir. İçinde yaşadığımız gerçeklikten sıkılan her ademevladı gibi ben de ya geleceğe ya da geçmişe yönelecektim. Her ne kadar kaliteli tarihi filmleri de sevsem de (Spartaküs, Hamlet, Gladyatör, Son Samuray, Kurtlarla Dans, vb.), bu asla ve asla bilimkurguya olan tutkumla yarışamaz. Geleceğin nasıl olacağını hayal ve tahmin etmek, geçmişe hülyalı bir özlem (nostalji) duymaktan çok daha fazla heyecanlandırıyor beni. Neticede geçmiş, geçmiştir. Değiştirilemez. Ama gelecek, fırsatlarla ve olasılıklarla doludur. Herhalde bu yüzden geleceği daha çok seviyorum. (Bilimkurgu türü, asla ve asla çiçek-böcek-elf'lerle dolu fantastik filmlerle karıştırılmamalıdır. Fantastik filmler imkansız şeyleri anlatır, bilimkurgu filmler ise şimdi olmasa bile gelecekte olabilecek şeyleri anlatır.)

Aksiyon filmlerine olan düşkünlüğümü ise, bu şehir hayatının bizi yaşamak zorunda bıraktığı bu sıkıcı ve boğucu hayata olan bilinçaltısal tepkimle açıklayabiliyorum. Bizi "şehir fareleri"ne dönüştüren bu rezil hayattan (dikkat: hayatın kendisi rezil değil, bu versiyonu berbat) iki saatliğine de olsa kaçış sağladıkları için, aksiyon filmlerinin hemen her türünü severim. Aksiyon filmlerindeki kaçma kovalamacayı, bireyin toplumla olan çatışmalı ilişkisine benzettiğimi daha önce söylemiştim. Eh, ben de bu kovalamacadan kendime düşen payı almış durumdayım. Bu nedenle aksiyon aşkım bitecek gibi değil.

Romantik komediler ise bana, hayatı tekrar sevdiren filmler. Aslında içerik olarak bilimkurgu filmlerinden daha gerçekdışı olan bu filmleri izlemek bende acayip bir rahatlama yaratıyor. İnsana "saf aşkın" gerçekten de var olabileceği hissini veriyorlar, en azından iki saatliğine. Ben de bu uyuşturucu hissini seviyorum, ne yapayım :)

* * *

"Ee, bize ne bundan?" diyebilirsiniz.

Şundan size ne: İnsan ancak bildiği türden ("janr") ürün verebilir. Kurallarına, prensiplerine hakim olmadığınız türlerde iyi ürün (burada senaryo) veremezsiniz. Nokta.

Bu yüzden sevdiğiniz bir (ya da birkaç) tür belirleyin ve o türü olabildiğince iyi öğrenmeye çalışın. Benim sevdiğim türler bunlar. Ve bu türlerdeki en önemli eserlerden en uyduruk olanlara kadar yüzlerce film seyretmişimdir. Sadece seyretmekle kalmamış, bunların kuramını da yapmışımdır. Bilimkurgu geleneklerini, aksiyon klişelerini, ya da romantik komedi kurallarını bilirim.

Demem o ki, bulacağım fikir bu türlerden birinden olacak. Aklıma bir "suç", bir "tarihi film" ya da bir "dram" konusu gelirse bile yazmam. En azından burada yazmam. İleride bu konuda kendimi daha geliştirebilirim diye sadece bir kenara not ederim.

* * *

Lafın kısası şu: Hangi tür içinde yazacağınızı belirlemek aslında işinizi büyük ölçüde kolaylaştırır. Siz de kendi senaryonuzu yazmaya başladığınızda bu belirlemeyi yapıp o türe hakim olmaya çalışın. Zira, o türe, sizin sandığınızdan çok daha hakim bir seyircinin karşısına çıkacaksınız. Bunu unutmayın.

3 yorum:

İsimsiz dedi ki...

tüm yazılarını okudum gezgin... ama en çok hoşuma giden neydi biliyor musun? Açıklıyorum: 0 Comments :D

Bu kadar yazıdan sonra daha iyisini yapabilrisin dostum ;)
Çok süper bir fikir değil sende biliyorsun.

gezgin dedi ki...

Bunu olabildiğince açık bir biçimde söylemeye çalışacağım, ki bir daha bu tür yorumlar ile karşılaşmayayım:

Bu projenin amacı, bir fikrin alınıp, adım adım bir senaryoya dönüşme sürecini göstermektir. Yani bir yazarın, bir fikri nasıl işlediğini göstermektir. Başka birşey değil. Bu süreç içerisinde bol bol hata yapmayı ve bu hatalardan nasıl çıkıldığını göstermeyi hedefliyorum. (Yabancı ve yerli senaryo öğretmenlerinin bir "hindsight" -olay olup bittikten sonra konuşma- şeklinde, "Yazar şöyle düşünmüş, onun için böyle yapmış" gibi anlamsız yorumlarından farklı olarak, bire bir, an be an, bir yazarın fikirlerle, karakterlerle, olay örgüleri ile oynadığını kendi üzerimden anlatmak derdindeyim).

Ben burada hiçkimseye çok süper bir fikir bulacağımı söylemedim. Böyle birşeyi kimse söyleyemez. David Koepp bile. Size tek vaadettiğim, bir fikrin senaryoya nasıl evrildiğini göstermek.

Bunu da burada büyük bir ihtimalle ortalama bir fikirin ortalamanın biraz daha üzeri bir senaryoya dönüşmesi şeklinde göreceksiniz (ki Türk sineması için bu bile çok önemli birşey sayılır).

Bu süreçte karşınıza çıkacak ilk engellerden birinin, "erken yargılama", "iç eleştirmeni çok erken devreye sokma" olduğunu da önceki yazılarda belirtmiştim. (Siz de merak ediyordunuz o yazılar neden gerekli diye, değil mi?)

Ama daha ortada daha fikir bile yokken (gerçekten, ortada sadece fikire tohum olabilecek birşey var ve bunu da yazımda belirttim) bu tür yorumlar ile karşılaşınca hem şaşırıyorum, hem de üzülüyorum.

Yukarıdaki yorumun sahibi, hem kendisinin hem de başkalarının yaratıcı süreçlerini baltalayan zihniyetin çok güzel bir örneğini sergilemiş bulunuyor: "çok erken yargılama ve olumsuz değerlendirme!" Bu açından, bize hemen canlı bir örnek sunduğu için teşekkür ediyorum.

Yine de hatırlatmadan edemeyeceğim: Anlamsız ya da bu tür yıkıcı şeyler söylemek için dayanılmaz bir içgüdü hissediyorsanız, bunu başka bir yerde yapın. Kendi blogunuzu açın. Ya da boş bir araziye gidip bağırın filan. Buraya böyle yorumlar yazarak beni bu işten soğutabilir, kendi düşüncesizliğiniz yüzünden yüzlerce kişinin birşeyler öğrenme fırsatını baltalamış olursunuz.

Eğer sizin süper bir fikriniz varsa onu buraya yazmakta serbestsiniz. Onun süperliğini burada büyük bir zevkle inceleyebilirim.

Ama eğer en ufak bir senaryo fikriniz yoksa, içinizden de -kaynağı bilinmeyen bir hınçtan dolayı- olumlu şeyler söylemek gelmiyorsa, bir süre daha sessiz kalmanızı tavsiye ederim. Daha yolun çok başındayız. Eleştirilecek şeylerin daha ucu bile görünmedi. Asıl eleştirilecek şeyler geldiğinde ve siz onları eleştirmezseniz, sizinle o zaman görüşeceğiz :)

İsimsiz dedi ki...

eline diken batmadan kimse gül toplayamaz

ama size bu dikenler asla dokunamaz

bazıları görmezden gelmeyi sürdürebilme cüreti gösterse bile
gerçekler var olmaya devam eder

sy gezgin sizde benim hayallerime ulaşma umudumun gerçeyisiniz
yazdığınız her harf karanlığıma bir yıldız
bazılarının nereye gideceğini hesaplamadan savurduğu şımarık ve pervasız sözlerle hiçbir yere varılamaz

bu dikenler sizi asla kanatamaz
lütfen kanatmasın