Bu kadar karanlık günler gördüğümü hatırlamıyorum. Karanlığın derinliği insanın ruhunu ürpertecek kadar büyük. Hele bir de "çoğunluğuz, haklıyız, istediğimizi yaparız" şeklinde ifade edilebilecek olan tavrın pervasızlığı, insanın cesaretini biraz daha kırıyor.
Neden bahsettiğimi anladınız: Türbanın üniversitelerde serbest bırakılması.
Burada insanın içini acıtan başka şeyler var, ve türbanın üniversitelerde serbest bırakılması, bence bunların en sonuncusu. Beni en çok nelerin sarstığını sırasız olarak yazayım, siz kendi sıralamanızı yapabilirsiniz:
1) CHP'nin kifayetsizliği. Yani nasıl oluyor da Cumhuriyet'i kuran parti bu kadar halktan ve gerçeklerden kopuk, bu kadar beceriksiz, akılsız, içe kapanık bir duruma gelip, düpedüz aptalca eylemlerde bulunabilir, insanın havsalası almıyor. Herşeye rağmen Deniz Baykal'ı başında tutan CHP yönetiminin kendilerini bu kadar sağlama alabilmiş olmaları, kesinlikle akademik inceleme gerektiren bir sosyo-politik fenomen.
2) Yüzde 47'lik körlük. Bu kadar geniş bir halk kitlesinin, azıcık istikrar ve rant uğruna, kendisine düpedüz zarar veren bir iktidarı yeniden görevlendirmesi de havsalamı aşan birşey. (Bunun nasıl başarıldığını eski bir yazımda anlatmıştım: "Şeriatçılar Neden Kazanacak"). Dış borcun intihar düzeyine ulaştığı , ekonomideki göreli istikrarın sadece ve sadece sıcak paranın varlığına bağlı olduğu bir ortamda, bu kadar çok sayıda insanın körü körüne kendi sömürücülerine, işkencecilerine, hatta gelecek katillerine oy vermesi insanın zihnini acıdan felç eden bir durum.
3) Medya'nın satılmışlığı. "Dördüncü Kuvvet Medya" felsefesinin bir hurafeden ibaret olduğunu kendi gözlerimizle görüyoruz. Neymiş, aslında üç kuvvet varmış: "Yasama, Yargı, ve Yürütme (+Medya)". Bu dönemde medyada görev yapanların, önümüzdeki yirmi sene içerisinde kanser ya da alkole bağlı rahatsızlıklardan (kendi ruhlarına ettikleri ihanetten dolayı) vefat edeceğini tahmin ediyorum. Ben İletişim Fakültesi Dekanı olsam, müfredatı değiştirir, "Basın Ahlakı" gibi gereksiz şeyleri kaldırır, "Hükümete Nasıl Yalakalık Yapılır" ya da "Kitle İletişim Araçları ile Şantaj" "Hükümetle Dans" "İhale Alma Sanatı" gibi dersler koydururdum. Çocuklar okuldan mezun olup biryerlerde çalışmaya başlayınca şok olmasınlar diye.
4) Türbanın yaygınlaştıran toplumsal mekanizmaların göz ardı edilmesi. CHP'nin ve bu konuda isyan edenlerin yaptığı en büyük hata bu. Türbanın bu kadar yaygınlaşmasını sağlayan toplumsal mekanizmalar sessiz ve derinden ama kesinlikle büyük bir güçle çalışırken, kimsenin gıkı çıkmıyor. Ne zaman ki Türban, sistemin temel kurallarından biri ile çatışmaya giriyor, insanlar o zaman ayağa kalkıyorlar. Oysa bu meselenin halledileceği yer, bu mekanizmalar: tarikatler, şeyhler, cemaatler, vb. Bu oluşumların son kuvvet çabalaması sonucunda yaygınlaşan türban artık üniversite kapısına geldiğinde, aslında çoktan geç kalınmıştır. Filmi başa sarmak ve mücadeleyi farklı bir zeminde, başkalarına karşı vermek gerekmektedir.
5) Para için ruhu satmak. Bu, 3. maddeyle ilişkili, ama bu kez ekonomik refahı için "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyenleri kastediyorum. Hükümetin sağladığı göreli ekonomik istikrardan büyük rant elde edenler var. IMKB 500'e bakmanız kafi. Hükümetin, onların desteği ile orada olduğu da açık. IMKB 500'e giremeyip bakanlıklardan ve belediyelerden aldıkları ihalelerle en kısa sürede köşe olanlar, hatta sadece kendisi ya da evladı bir iş bulsun diye parti değiştirenler de bu gruba giriyor. Bundan 30 yıl sonra, bu dönemle ilgili olarak yapılacak filmin adını da ben koyayım: "Bir Millet Karakterini Kaybediyor" ya da "Bedenime de Sahip Olabilirsin, Ruhuma da, Yeter ki Nakit Öde!"
6) Aydınlarımızın karanlığı. Kendi halkının gerçek sorunlarından ve durumundan bu kadar habersiz bir "aydın"lar topluluğu, acaba bu gezegen üzerinde görülmüş müdür? Kendi halkı üzerindeki etkisini tamamen yitirmiş, onun nazarında hiçbir güvenilirliği kalmamış bir gruba aydın demek, aslında "aydın" tanımıyla da bağdaşmayan birşey ya! Emin olun, 100 yıl sonra aydınların bu durumunu en iyi özetleyen tek bir isim olacak: Orhan Pamuk!
7) Gençlerin Ultra-Salaklığı. Gençler her zaman salaktır. Bu doğanın bir kuralıdır. Bu salaklıktan kurtulma sürecine biz olgunlaşma diyoruz. Yaklaşık 30 yaşlarında başlar ve devam eder. Ve aslında biraz sevimlilik de vardır bu salaklıkta. Yürümeyi yeni öğrenen bebeklerinki gibi hatalar vb. yaparlar, düşerler, filan. "Onlar genç, olur böyle şeyler" dedirtirler bize. Ama bu dönemdekiler, düpedüz ultra-salaklar:
a) Ya bir iş bulabilmek için bütün ruhlarını satmış durumdalar,
b) Ya bazı büyüklerin kendilerine biçtiği rolleri oynamakla birşey (birey!) olduklarını zannediyorlar (buna türban takan kız da dahil, sokak ortasında gazete satarak devrim yapacağını zanneden oğlan da),
c) Ya da tamamen apolitik ve yabancılaşmış (ve çok miktarda yabancı hayranlığı içeren) bir konformizm içinde debeleniyorlar (bkz. ekşisözlük ahalisi, en azından çoğu).
Bu gençleri (fiziken ve ruhen) üreten anne-babaları ve öğretmenleri (ve de eğitim sistemini) de unutmamak gerek!
* * *
Anladınız mı neden türbanın en son derdiniz olması gerektiğini. Hastamız kanser, verem, iç kanamalı... ve siz tutmuş başağrısını asprinle kesmeye çalışıyorsunuz.
Eh, kolay gelsin...